Hukukçu gözüyle demokratikleşme paketi

Hun Danışmanlık’tan İnsan Hakları Hukuku Danışmanı Sinem Hun, demokratikleşme paketi kapsamında geçtiğimiz hafta mecliste gönderilen 17 maddelik kanun tasarısının tartışmalı maddelerini Yeşil Gazete için yorumladı.

Yeşil Gazete: 5 Aralık günü meclise gönderilen  “Temel Hak ve Hürriyetlerin Geliştirilmesi Amacıyla Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı”yla ilgili dikkat çeken hususlar sizce hangileri ? Demokratikleşme Paketiyle, temel hak ve hürriyetler konusunda, özellikle Toplantı, Gösteri ve Yürüyüş hakkıyla ilgili bir iyileştirme yapıldığından söz edebilir miyiz ? Bir de, yeni tasarıyla birlikte göstericilerin fişleneceği şeklinde yorumlar yapıldı. Siz ne düşünüyorsunuz ?

Sinem Hun: Toplantı, Gösteri ve Yürüyüşlerin düzenlenmesi hakkındaki 2911 sayılı kanunun şu haliyle insanların temel hak ve hürriyetleri ile anayasal haklarını ihlal edecek şekilde dizayn edildiğini söylemek gerekir. Kanun ne yazık ki devletin kadim fişleme ve kontrol merakının bir meyvesi olarak da yorumlanabilir. Her ne kadar 2000’li yıllarda toplantı, gösteri ve yürüyüş için kolluktan izin şartı kaldırılmışsa da kanunda aşırı bir kontrol ve fişleme mekanizması olduğundan izin şartının kaldırılması anlamsız hale gelmiştir. Son yapılan değişiklikleri o bakımdan kanunun ruhuna uygun buluyorum.  Sadece var olan o karanlık ruh biraz daha koyulaşmıştır.
Bunu anlamak için değişikliğin yapıldığı kanun maddelerine bakmak gerekir. Kanun tasarısında yer alan 7. Madde 2911 sayılı kanunun 11. maddesinin değiştirilmesi için yürürlüğe girecektir. O bakımdan kanundaki 11. maddeye bakmak gerekir. Madde şöyle:

“TOPLANTININ YAPILMASIMADDE 11 – Toplantı, 6 ncı madde hükümlerine uymak suretiyle bildirimde belirtilen yerde yapılır. Düzenleme kurulu, kendi üyelerinden başkan dahil en az yedi kişiyi toplantının yapıldığı yerde bulundurmakla yükümlüdür. Bu husus, katılanların kimlikleri belirtilmek suretiyle hükümet komiserince bir tutanakla tespit edilir.”

Dolayısıyla maddenin kendisi zaten bir fişlemeyi öngörüyor. Bu yapılan değişiklikle devlet gösteriyi düzenleyen kurula diyor ki: “Biz artık sizi fişlemeyelim, siz kendi kendiniz fişleyin, bize bildirin.”

2911 sayılı kanunun 13. maddesinde hükümet komiserine zaten daha önce görüntü ve ses alınmasıyla yetki verilmiş. Bunun bir yenilikolarak değerlendirilebileciğini düşünmüyorum.

13. maddenin ikinci fıkrası şöyle: “Hükümet komiseri, toplantı yerinde uygun göreceği bir yerde bulunur ve toplantıyı teknik ses alma cihazları, fotoğraf ve film makineleri gibi araçlarla tespit ettirebilir”

Yapılan değişiklikle yasa koyucu bu görevi sadece hükümet komiserine değil kolluğa da vererek yetkili kişi bakımından bir genişlemeye gitmiş.

Her ne kadar önceki kanundan farklı olarak kaydedilen bu görüntülerin suç tespiti dışında kullanılamayacağını belirterek kişisel verileri bir nebze de olsa korumaya gitmiş olsa da bu görüntü veya seslerin başka konularda kullanılması elbette çok muhtemel geliyor. Bununla ilgili ne taslakta ne de yasada insan haklarını koruyucu bir mekanizma bulunmuyor.
Kanun tasarısında yer alan 13’ncü maddesi, Gezi Parkı, ODTÜ ve HES gibi konularda gerçekleştirilen eylemlere yönelik hapis cezası öngördüğü belirtilerek eleştirildi. Bu maddeyi nasıl yorumlamak gerekir ?

13. madde ise Türk Ceza Kanunun 113. maddesinin değiştirilmesiyle ilgili. Hürriyete karşı suçlar başlığı altındaki madde şöyle:

“Kamu kurumu veya kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının faaliyetlerinin engellenmesi

Madde 113- (1) Cebir veya tehdit kullanılarak ya da hukuka aykırı başka bir davranışla, kamu kurumu faaliyetinin yürütülmesine engel olunması halinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.”

Yeni değişiklikle maddenin içeriği kamu hizmetinden yararlanma hakkı ekseninde yeniden konumlanmış. Kanun koyucu büyük ihtimalle bir hakkın korunması mevzu bahis olduğu için de cezayı arttırma yoluna gitmiş (ya da böyle temellendirmek istemiş). Ancak neyin kamu hizmeti olup olmadığı tartışması yine idarenin ve yargının yani savcı ve hâkimlerin keyfiyetine kalmış durumda. Değişiklik üzerinden niyet okumak ilkesel olarak bana doğru gelmese de Gezi’den sonra böyle bir düzenlemenin yapılmasını bir kenara not düşmek gerekir.

Nefret Suçları ile ilgili tanımlama, kamuoyunda tartışıldı ve çeşitli kesimlerden eleştiriler aldı. LGBTi örgütleri, LGBTi bireylerin yine yok sayıldığı belirterek, düzenlemenin hiçbir sorunu çözmediği belirtti. Bu düzenlemeyi nasıl okumak gerekir ?

Bu konu da torba yasanın 15. maddesinde düzenlenmiş; ancak düzenlemeyi hiç doğru bulmuyorum.Aslında bu konuyla ilgili Nefret Suçları Platformu’nun hazırladığı bir taslak metin vardı, aradaki anlamak için okumak faydalı olur :

Yukarıdaki taslak çalışmada da görüleceği üzere sivil toplum AGİT prensiplerinden yola çıkarak nefret saikinin TCK’daki cürümlere yedirilmesi gerektiğini söylüyor. Ancak kanun koyucu 122. maddeye adeta bir süs gibi “nefret” kelimesini eklemiş. “Yasa koyucu nefret suçu konseptini hiç anlamamış” diyesi geliyor insanın.

Kaldı ki TCK’nın görece en ilerici maddesi 122. madde olmasına rağmen maddenin pratikte savcılar tarafından hiç kullanılmıyor.
Ben şu ana kadar bu maddeden dava açıldığını bilmiyorum, görmedim, duymadım.

Değişiklik yapılan cümlede de yeni eklenen iki kelime var: biri “milliyet” diğeri de “nefret”. Yoksa madde olduğu gibi aynı. Yasa koyucu yasaca korunacak statüleri sadece “milliyet” esasına göre genişletmiş; etnik köken, cinsel yönelim, cinsiyet kimliği, toplumsal cinsiyet gibi talepler hiç dikkate alınmamış.
Hele ki Türkiye’deki her türden azınlığın çok mağdur olduğu nefret söylemiyle ilgili düzenleme hiç yapılmamış bile. Bu haliyle değişiklik hem yöntem hem de kapsayıcılık itibariyle kabul edilemez. Ortada yasaca kabul edilmiş bir nefret suçu düzenlemesi olduğu söylenemez.

Konunun ayrıca, uluslararası hukuk rejimi bakımından yorumlanması ve karşılaştırma yapılması gerekmektedir.”

Haber: Berkhan Çağlar Karaduman – Yeşil Gazete

Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on LinkedIn0Email this to someonePrint this page