Köşe Yazıları

Ekolojik Adalet 2 : Doğayı anaakımlaştırmak

Neler ile karşılaşacağımızı, ne tür tehditler ile yüzyüze geleceğimizi bilemeyiz. Ama sıkıntılara karşı mücadele ve marifet gücümüz bizim içimizde var olan; genetik kodlarımızın bir parçası. Sıkıntılar ile baş edebilmek ve baş edebilmeye dair inancımız, belki de en önemli özelliğimiz[i]

Ekotopya kitabının yazarı Ernest Calenbach son yazısında yukarıdaki sözleri söylerken dünyanın geleceğine dair umutun ne kadar önemli olduğundan da bahsediyordu. Umut etmeye devam etmemiz gerekiyor diyordu. Ancak umudun bir yandan hayatımızı besleyen önemli bir yaşama enerjisi kaynağı olduğunu unutmadan, umuda biraz da başka bir yerden bakmak gerekiyor diye düşünüyorum.

Hepimiz, kendimizin iyi olduğunu düşünürüz.  Burada bahsettiğim “iyi” ahlaki iyiden ziyade biraz “en iyi” anlamına geliyor. Kötü yönlerimizi görmezden gelir ve iyi olduğumuz yönlere odaklanırız. Yani matematikte iyi değilsek, o yönümüzün bize verdiği dezavantajlılık halinden hiç de haz etmez, görmezden gelmeye çalışırız. O yüzden mesela “insan ilişkilerinde” iyi olduğumuzu düşünürüz. Başkalarına iyi olduğumuzu düşündüğümüz yönlerimiz ile üstünlük kurmaya çalışırız. Zekamıza güveniyorsak, çok zeki olduğumuzu düşünüyorsak “ben dünyanın en zeki insanıyım deriz, rasyonel gelmez ise en zeki insanlarındanım” diye düşünürüz kendi kendimize. Bu en zeki insanlardan biri olduğumuza inandırırız kendimizi, bunu umarız. Eşimize, dostumuza üstünlük kurarız bu şekilde. Üstünlük kurmaya çalışırız, üsten bakmaya yönleriniz. 

En iyi, en üstte olma umudumuz ile besleniriz. Hep daha iyi olma durumu ile hep daha iyi şekilde yaşama durumu burada karışır.

Üstten bakma durumumuz da buradan kaynaklanıyor gibi geliyor bana. Yani kendimizin en iyi olduğunu düşünme durumu, bu şekilde umut etmek, güç ilişkilerinin kökenine dair önemli bir kanıt veriyor bize.

Tarih boyunca hep böyle üstünlükler kurma halinde mi yaşamışız bilmiyorum, bu genetik mi onu da bilmiyorum ancak, şu anda toplumda böyle yaşıyoruz gibi geliyor; daha iyi olduğumuzu düşündüğümüzden daha üstün olduğumuzu düşünüyoruz ve bu durumu ilişkilerimize yansıtıyoruz.  Kimseyi akranımız, kimseyi eşimiz olarak görmüyor gibi. Görmüyoruz.

İlişkilerimizi, davranışlarımızı bu üstün görme durumu üzerinden kurguluyoruz, adil olmayan, herkesin farklı olduğunu görmeyen, en iyiyi arayan akıl durumu; bu umut etme durumu da adaletsiz, tahakküm merkezli, hiyereraşik bir piramite dönüyor.

Mesela besin piramiti yapıyoruz, besin döngüsü yapmak yerine.

Mesela, otoriteler üretiyoruz, öğretmen diyoruz birine, birine “baş”bakan diyoruz. Sosyal hayatımız besin zinciri şeklinde kurallar bütününe bağlanıyor.

O yüzden insan ve doğadaki diğer varlıklar ilişkiselliğini kurguluyoruz; insanı besin zincirinin tepesinde konumlandırıyoruz ve doğayı zincirde alta yerleştiriyoruz., Kendimizi doğadan üstün görme durumu, belki de üstün olduğumuzu umut etme durumu;doğa ile bu yapay sınırlandırmayı yaparak doğadan bağımsız bir toplumsal düzen kurguluyor.

Yaşam kurallarımızı belirlerken, devleti kurgularken, devletler arasındaki ilişkileri kurgularken, sınırları kurgularken doğadan bağımsız olduğunu düşünerek kurguluyoruz. Yapay olduğunu biliyoruz, ama kendimizin üstün olduğunu umut ediyor olduğumuzdan dolayı, yapaya “daha iyi” muamelesi yapıyoruz.

Bu yüzden herkesin kendi algısının yansıması kendi gerçekliği iken, objektivite diye oksimoron, yapay kavramlar üretiyoruz. Bu yüzden, kendi yaptığımız, kendimizi üstün görmek üzerine odaklanmış yapay gerçekliğimizi, objektivite ile tek gerçek gibi görüyoruz.

Ürettiklerimiz, yaptıklarımız doğadan ne kadar uzak olursa, o kadar iyi olur gibi geliyor..

Anayasaları bu sanal yapay durumu tek gerçeklik olarak görerek yapıyoruz. Anayasa doğadan bağımsız insanlar arasındaki ilişki metni olarak kurgulanıyor. Anayasalarda doğa ile ilişkiler üzerine maddeler olsa da, doğadan bağımsız varlıkların yaşamları ve doğa ile ilişkileri üzerine oluyor bu maddeler.

Hep doğa – insan dialektiği yapıyoruz, karşıt varlıklar gibi, insan diğerinden daha iyi gibi davranıyoruz. Çünkü öyle olduğumuzu umut ediyoruz.

Devlet doğadan bağımsız kurguluyoruz. Yapay bir zemindeymiş gibi devlet kurguluyoruz.

Daha iyi olduğmuzu düşündüğümüzden, öncelikli olarak kendimizi, sonra sevdiklerimizi, sonra kendimizi ait hissettiğimiz insan topluluğunu (belki etnik kimlik, belki ulus, belki zeki akıllı insanlar, belki kemalistler vs.) merkeze koyarak, ilerliyor zihnimiz, davranışlarımız. Yani öncelikli olarak kendimizin, sonra sevdiklerimizin, sonra ait hissetiğimiz insan topluluğunu, “diğerlerinden daha iyi olarak” konumlandırıyor. Kademe kademe besin piramidi / hiyerarşi piramidi yapıyoruz. İç içe geçmiş küçük merkezler kuruyoruz. Kendimiz merkezde, sonra sıraladıklarımız, sonra iyi olduğunu düşündüklerimiz de giderek daha uzaklaşan, çepere / dışarıya doğru giden, ama “merkez” diye adlandırdığımız çeperler şeklinde ilerliyoruz.

Bu halka halka merkez diyip uzaklaştırdığımız hiyerarşi piramidinin en altına doğayı koyuyoruz. O yüzden, doğayı, hayvanları, sebzeleri, en yetersiz / en kötü (ahlaki değil bir işte, bir halde iyi kötü olma hali) diye konumlandırıyoruz:

“Hayvanmısın lan sen”,

“Otsun oğlum” vs. vs.

O en kötü olduğu için, doğadan uzaklaşmaya çalışıyoruz. Yaşamımızı devam ettirmek, (nefes almak, yemek yemek vs.) için doğaya bağımlı olduğumuza göre ve bu yönden uzaklaşmak mümkün olmadığına göre, kendilerimiz – diğer insanlar ile ilişkileri olabildiğince doğadan uzaklaşan bir biçimde kurguluyoruz. Doğa ile ilişkilenme halimizi olabildiğince en aza indirmek isteyen bir histeri halinde yaşıyoruz.

Doğa bize doğanın parçası olduğumuzu hatırlattığında ise; daha da sinirleniyor, daha da doğadan uzaklaşmaya çalışıyor, doğa ile ilişkimizi, doğadan üstün olduğumuzu kanıtlamaya çalışan bir tahakküm / baskıya dönüştürüyoruz.

Bu durum bence en merkeze kendimizi koyma halimiz ile başlıyor. Doğa da ilişki içinde bulunduklarımızdan en uzağa koyduğumuz öğe.

Ancak içten içe doğa, aynı zamanda karşısında en çok çaresiz hissettiğimiz öğe olduğu için, en çok güvensiz hissetiğimiz öğe olduğu için, bize doğadan üstün olduğumuzu kanıtlamaya destek olacak kendimiz dışındaki öğeler ile işbirliği haline giriyoruz. Ancak onlar ile de ilişkilerimizde ise bireysel olarak kendimizin en üste olduğunu kanıtlayacak bir kurgu halinde müzakere ediyoruz.

O yüzden güç ilişkilerini biçimlendiriyoruz. Mesela erkekler olarak kadınlardan üstün görmeye çalışıyoruz, bu üstün görme halinde kadınları konumlarken, yaşamımızı devam ettirmemiz için gerekeni alacak kadar “güçten” feragat ediyoruz.

Ya da işçilerimiz ile ilişkilerimizi kurgularken, öğrenciler ile ilişkilerimizi kurgularken, patronumuz ile olan davranışlarımızı kurgularken, hep bu yönde kurguluyoruz. Kafamızda bir hiyerarşi var ve bu hiyerarşinin en tepesinde biz varız. Çünkü “en iyi olduğumuzu” düşünüyoruz hep.

Konjoktürel olarak hangimizin konumu, özellikleri vs. bu kurguladığımız hiyerarşide daha avantajlı konuma yerleştiriyorsa bizi toplumsal düzeni de o avantajlılık durumunu koruyacak bir biçimde kurguluyoruz.

Devletleri böyle kurguluyoruz, anayasaları böyle yazıyoruz, ödülleri, cezaları böyle belirliyoruz. Kısaca böyle yaşıyoruz.

İçten içe ise, en başta doğanın parçası olduğumuzun farkındayız, kimseden üstün ya da kimseden altta olmadığımızı da arada sırada fark ediyoruz. Görmezden geliyoruz, çünkü kendimize göre “en iyiyiz”.

Koyduğumuz kurallar da kurguladığımız toplumsal düzen de bu histerimize uygun olararak biçimleniyor.

Bu histeriden kurtulmamız gerektiğini düşünüyorum. Ya da bu histeriyi devam ettirecek isek, en azından; bu histeriyi merkeze doğayı koyarak devam ettirmemiz gerekiyor. Bu karmaşık ilişkilerde birinin “en iyi, en güçlü vs. olduğunu düşünmeye devam edeceksek , onun kendimiz olduğunu değil doğa olduğunu umut ederek başlayalım ve merkeze doğayı koyalım.

Toplumsal yaşamımızı kurgularken doğa merkezli kurgulamak gerekiyor.

Ekoloji adaleti konuşurken, bu yukarıda kabaca, hiç de objektif olmayan bir biçimde yazdığım, her hangi bir bilimsel analize dayanmayan bir biçimde anlatmaya çalıştığım güç ilişkilerinde yani toplumsal düzendeki av – avcı ilişkilerini konumlandırdığımız besin piramidini yok etmek gerekiyor.  Belki yazı size çok genellemeci gelebilr, bana da böyle gelmiş olabilir, bir sürü insan bir sürü şekilde bu güç ilişkilerini anlamaya çalışıyor ben ise genellemeler ile üfürüyor olabilirim.

Böyle yapıyorsam bile çok da önemli değil.

Bence önemli olan, toplumsal düzeni yeniden bu güç ilişkilerinin varlığını itiraf ederek ilerlememiz gerekiyor.

Yani toplumsal akitimizin değişmezi gerekiyor. Doğayı hayatın her alanında anaakımlaştırmak ve tanımlayacağımız toplumsal akiti, doğadan bağımsızmış gibi tanımlamamamız gerekiyor.

Yurttaşlık tanımımızı, eğitim sistemimizi, seçim sistemimizi, aklınıza politik, sosyal vs. her hangi bir konuyu bir akite bağlarken, kurallaştırırken doğanın parçası olduğumuz gerçekliliği ile kurguluyor olmamız gerekiyor.

Adil olmayan, adaletsiz güç ilişkilerinin bugün yaşanılan iklim değişikliğinin, siyasi sorunların vs. herşeyin kaynağında olduğunu düşünüyorsanız, ki ben böyle düşünüyorum; benim aklıma gelen tek müdahale alanı; basitçe toplumsal yaşamda doğayı ana akımlaştırmak,

Yurttaşlığı konuşurken, adaleti konuşurken, kapitalizmi konuşurken doğayı anaakımlaştırmalıyız.

Yurttaşlık ekolojik olmalı, adalet ekolojik olmalı.

[i]http://www.tomdispatch.com/blog/175538/

 

Devin Bahçeci

twitter.com/yesildevo