Orhan Pamuk: “Evet, %50 sende ama bizde de tamamen senin gibi olmayan yetmiş iki milyon insan var”

New Republic’de 29 Temmuz’da Pankah Mishra‘nın Orhan Pamuk ile yaptığı röportajı Yeşil Gazete ekibinden Özde Çakmak‘ın çevirisi ile paylaşıyoruz.

* * *

Mayıs ayının sonlarında, İstanbul’da Taksim Meydanı’ndaki bir parkın planlanan yıkımına karşı düzenlenen barışçıl protesto, Türkiye’nin giderek otoriterleşen başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’a karşı ulusal çapta gösterilere dönüştü. O haziran günü akşama doğru İstanbul’a vardığımda, protestocular çekilmeye başlamıştı. Fakat, güvenlik güçleri daha da acımasızlaşmıştı; o akşamüzeri polis ara sokaklarda protestocuları kovalarken, biber gazı kokusunu alabiliyordum. Ertesi akşam arabalara izin verilmeyen bir ada için isyanın izini taşıyan İstanbul’u feribotla terketmek ve Orhan Pamuk’un deniz kenarındaki dairesini görmek üzere rıhtımdan at arabası kiralamak, yavaşça başka bir – İstanbul burjuvazisinin yazlık, şimdi büyük ölçüde terkedilmiş olan – dünyasına girmek gibiydi.

Bu paslı yatlar ve çürüyen iskeleler arasındaki deniz manzarası, Pamuk’a yaramışa benziyor. İyi bir yüzücü, her gün işten önce ve sonra kendisini Marmara Denizi’nin dalgalı sularına bırakıyor. Akşam yemeği için feribot rıhtımının yanıbaşındaki restaurantlardan birine yürüyor, 2005’de Pamuk’un Türkiye’nin etnik azınlıklara karşı zulümlerine değinen belli ki vatansever bulunmayan sözlerini hoş karşılamayan militan laik-ulusalcılardan aldığı ölüm tehditlerinden sonra kıymeti bilinen bir özgürlük.

Önceki onyılın dünya çapındaki yoğun vahşeti, Nobel ödüllü yazarın – Boğaz’da edebi bir gemi görevi görebilecek esasen Batılılaşmış ve sözde Müslüman bir yazar – İslam ile laik Batı arasındaki ilişkilerin iyileşmesi konusunda yatıştırıcı bir maskot gibi görünmesine neden oldu. Fakat, bu sınıflandırma, Türkiye’nin kendine has katı laik tutumu ile Pamuk’un resmi olarak hor görülen Osmanlı ve İslam kültürüne düşkünlüğü arasındaki çizgiyi ıskaladı. Türkiye, genellikle kaba kuvvetle de olsa, tepeden inmeci Batılılaşma ve laikleşmeye kalkışan ilk Müslüman ulus devletti. Pamuk’un yazılarına melankolik anaforu veren de, ülkenin bu taklitçilik ve kökten uzaklaştırma tecrübesi.

Batı haricindeki çok sayıda okur için, doğal olmayan yollarla ulusal yenilgi, aşağılama ve modern dünyanın bekleme odalarında sonsuza dek çürümeye mahkum olanların yaralı kibir ve öfkelerine karşı tetikte görünüyor. Çok az yazar “dışarda bırakılma korkusu, hiç sayılma korkusu ve bu tür korkularla beraber gelen değersizlik hissi; toplu aşagılamalar, kırılganlıklar, küçümsemeler, kindarlıklar, hassaslıklar ile hayali hakaretler ve onların en yakın akrabası olan milliyetçi övgüler ve şişinmeler,” onun kadar iyi ifade etmiştir.

Pamuk’un absürt tanımı ve paradoks zevki, ezen ve ezilen rollerinin laikler, İslamcılar, muhafazakarlar, liberaller, Marksistler ve faşistler arasında durmadan değiştiği diyalojik bir hayalgücü yaratıyor. Umarsız ikilem senaryoları da Türkiye’de ve daha önce bastırılan uyuşmazlıkların şimdi kamusal alanda patlak verdiği başka ülkelerdeki kitle demokratik siyasetin gelişini öngörmüştü. Kar romanındaki bir karakter Türkiye’de olduğu kadar Mısır’daki liberallerin de korkunç açmazına işaret eder:

Onları koruyan laik bir ordu olmadan azıcık da olsa Batılılaşmış hiçkimse bu ülkede rahat nefes alamaz. Bu korumaya en çok ihtiyaç duyanlar da, herkesten iyi olduklarını düşünen ve halkı hor gören entelektüellerdir. Ordu olmasaydı, fanatikler paslı bıçaklarını onlara, onların boyalı kadınlarına doğrultur ve hepsini küçük parçalara bölerlerdi.

Pamuk’la olan görüşmemi Mayıs sonlarında protestocular Gezi’de toplanmadan çok once ayarlamıştım.  Pamuk, deniz kenarındaki bu limon kokulu verandada otururken protestolar hakkında konuşmakta isteksizdi, fakat konu açıldığında kurnaz bir politik zeka ve göstericilerin temsil ettiği yeni toplumsal bilince duyduğu güveni ortaya koydu. – Pankaj Mishra

 

Pankaj Mishra: İngilizce konuşan dünyada eserlerinin iki ortak tanımı var görünüyor. Biri, seni Türkiye tarihine değinen bir Türk yazar olarak tanımlıyor. Diğeri ise, dünya edebiyatı yaratma uğraşında olan uluslarası bir yazar olarak. Bu tanımların ikisi de bana pek doğru gelmiyor. Eserlerin bana Dostoyevski ya da Junichiro Tanizaki gibi en büyük kaygının eksik modernlik olduğu toplumlar, Batı’yı yakalama projesi buyrulan toplumlar hakkında yazan insanların geleneğine ait gibi geliyor.

Orhan Pamuk: Bu tanıma katılıyorum. Bir tarafım, hayattaki ayrıntılara, insanların insanlığına dikkat kesilmekle, sokağın sesini yakalamakla, orta sınıfın, üst-orta sınıf Türklerin gizli hayatlarıyla meşgul. Bir tarafımsa, tarih, sınıf ve cinsiyetle ilgili, tüm toplumu çok gerçekçi bir bir şekilde yakalamaya çalışıyor.

PM: Fazlasıyla seküler elit sınıfa ait, bir Batı sanat formu olan roman için Osmanlı tarihi, İslam tarihinden yararlanan bir yazara karşı Türkiye’de oluşan ilk tepki neydi?

OP: İlk başta, bazı kişiler biraz aksi ve öfkeliydi. Bir önceki nesilden yazarların kullandığı saf Türkçe’yi kullanmıyordum. Büyükannemin – Türklerin gündelik hayatta kullandığı Osmanlı, Farsça, Arapça kelimelerden oluşan – dilini, aşırıya kaçmadan, kullandım. Bu yüzden, bozuldular. Hatırlıyorum da ilk eserlerimden bazılarını gösterdiğimde: “Neden bütün bu mağlup Osmanlı tarihiyle ilgileniyorsun? Neden günümüzün siyasi sorunlarıyla ilgilenmiyorsun?” diye sorarlardı. Osmanlı tarihinin romantik ve azıcık da siyasi olan karanlık tarafını anlatmak, bir önceki neslin yazarlarına “Bakın, Osmanlı’yla ilgileniyorum, bundan korkmuyorum, üstelik yaratıcı birşey yapıyorum” demek istiyordum.

PM: Sanırım bir keresinde 1985’de ABD’ye yaptığın bir gezi sırasında Osmanlı tarihi ile Fars ve Arap edebiyatını eserlerinin kaynağı olarak düşünmeye başladığını söyledin.

OP: O zaman 33 yaşındaydım. Eski eşim Columbia’da doktorasını yapıyordu, hayatımda ilk kez Amerika’ya uçtum: Amerikan kütüphaneleri, Amerikan kültürü, bu kültürün açıklığı, genişliği beni çok etkiledi. O zamanlar Türkiye’de 3.000 kitap basıyorlardı – Amerika’da o devasa kütüphanelerde yılda 80,000 kitap. Amerikan medyasında yer almıyordum, beni kimse tanımıyordu. Önemsiz bir Türk yazardım. Kendinizi aşağılanmış ve öfkeli hissediyorsunuz. Geri dönmek, bütün Sufi materyalle odana çekilmek ve modern bir Türk kimliği ve kültürü yaratmak istiyorsun. Endişeler, Naipoul gibi aşağılanma hisleri de vardı.

PM: Cinayet, siyasi şiddet ve devlet baskısının tavan yaptığı 1975 ile 1982 arasındaki dönem hakkındaki şu satırlarına rastladım: “Yeni bir tarih; alegorilerle, bilinmezliklerle, sessizliklerle ve daha önce duyulmamış seslerle yeni bir hikaye yazmak için bir odaya kapanmak, elbette, hatalarımızı başka hatalar aracılığıyla açıklamaya çalışan başka bir hatalar tarihi yazmaktan yeğdir.”

OP: 30 yaşlarındayken, Batı dışındaki dünyada şikayetin baldan tatlı olduğunu öğrenmeye başladım. Rüşvetten şikayet ediyorsun, onun bunun yokluğundan şikayet ediyorsun. Ama sonuçta, kurguyu iyi yapan bu değildir. İyi kurgu, dünyanın güzelliklerini ortaya koymak; iyi, pozitif birşey yaratmakla ilgilidir. Bunu nereden ulaşacağım? Üstelik orijinal olmalı; klişe olmamalı. Bu yüzden, tarihe bakma biçimim onu yenilgiyle suçlamak değildi. Bir açıdan, benim neslim saf bir soru soruyordu: Nerede başarısız olduk? Osmanlıları kastediyorum. Neden Avrupa gibi bir burjuvazimiz olmadı? Hep bu soruyu yanıtlamaya çalışıyorlardı.

PM: Bu soru şimdi farklı biçimlerde soruluyor: Türkiye neden İslam’a döndü? Laikliğin yenilikçi siyasi güçlerinin ve yenilikçi sanat formlarının gelişimine yol açtığı farzedilir; oysa, Türkiye, geriye doğru gidiyor ve daha çok Müslümanlaşıyor gibi.

OP: Siyasi ve de kültürel açıdan, bu değişimin gerçekte o kadar da derin olmadığını söyleyebilirim. Belki ait olduğum sınıfın artık siyasi gücü yok ama kendi neslimin kültürel gücü olduğunu hissediyorum. Ve evet, belki Türkiye’de İslami muhafazakar bir hükümet var, fakat öte yandan, kültürel açıdan o kadar güçlü değiller. Kültür, – sol demeyeyim ama kesinlikle laik kesim tarafından temsil ediliyor. Bu yüzden, geçtiğimiz günlere kadar, Erdoğan hükümetinin kültür bakanı altı ay kadar önce kovulan laik, solcu bir adamdı.

PM: Peki, sizce (Adalet ve Kalkınma) AK Parti, kültürel açıdan güçsüzlüğünü gerçekten bu şekilde hissediyor mu?

OP: Hayır, şimdi güçlü hissediyorlar. Uzun zamandan beri, AK Parti ve bütün o muhafazakarlar hep laikleri sahipleniyordu ve – kullanıyorlardı demek istemiyorum ama teşvik ediyorlardı: İstediğin gibi yaz, gazetemizde laik görüşlerini bile ifade edebilirsin. Çünkü, o zaman, endişeliydiler. Modern kültürü bilmiyorlardı. Hepsi köylü, çağdışı hissediyordu. Gazetelerin sanat sayfalarını bile yönetmeyi bilmediklerini hissediyorlardı; hep alıntı yapıyorlardı. Artık alıntı yapmıyorlar.

PM: Erdoğan’ın konuşmalarında hala eski laik elitlere yönelik çok sayıda iğneleyici söz var.

OP: Bunu kültür alanında yapmıyor. Başka şekillerde yapıyor. Ayrıcalıklar hakkında, her zaman sinir olduğu siyasi oyunun kuralları hakkında, ordunun müdahelesi hakkında.

PM: Yani, çok sayıda liberal ona oy verdi çünkü –

OP: Bilmiyorum, ben hiç ona oy vermedim.

PM: Endonezya ve Pakistan’ın önde gelen siyasetçilerinin Erdoğan’ın sertliğine övgüler düzmesiyle karşılaştım. “Orduyu ve kaçıkları kışlaya geri yollamak ve onyılların despotizmini ve askeri yönetiminden geçiş yapmak için böyle bir adama ihtiyacımız var” diyorlar.”

OP: Evet, orduya hayır diyebilmesi bakımından cesur biri. Öte yandan, Avrupa ile zekice müzakere ediyordu – “Hey, Türkiye’yi almak istiyor musunuz?” diyerek. Ve de, “Bana yardım edin, ordu beni alaşağı etmesin.” Katı İslami politikaların Türk seçmenini korkuttuğunu da öğrenmişti. Daha önceki İslamcı Necmettin Erbakan, daha tutucuydu; ama, Erdoğan bu ideolojiyi izleseydi, oy kaybederdi. Erdoğan başlangıçta daha mütevazı bir yaklaşım güttü – “Kültürünüze saygı duyacağım, operanıza saygı duyacağım” vs. Şimdi kendine daha çok güveniyor, partisi daha özgüvenli ve ordu ötekileştirildiği için Avrupa’ya ihtiyaç duymuyor. Haddinden fazla kibirli hissediyor olabilir.

PM: Buradan Kar’a geçelim.

OP: Hem Kar hem de Benim Adım Kırmızı, siyasi İslam’ın bir gün iktidara gelebileceği öngörüsüyle yazıldı.

PM: Kar burada nasıl tepkiler aldı?

OP: Kar, Amerika Birleşik Devletler’indeki en bilinen kitabım. Ama seküler liderler, bu burjuvazi Orhan’ın başörtülü kızları anlamaya çalışmasını istemedikleri için Türkiye’de Benim Adım Kırmızı ve hatta Masumiyet Müzesi kadar popüler değildi.

PM: Christopher Hitchens’ın eleştirisinde de aynı beklenti var: Orhan Pamuk burada bizim için Doğu’yu yorumlamaya çalışıyor. Ama neden bizim istediğimiz şekilde yorumlamıyor? Neden İslamcılara karşı bu kadar yumuşak?

OP: Bana göre, asıl ilginç olan Erdoğan’dan çok daha köktenci olan Mavi gibi biri ile özdeşleşmeye çalışmaktır. Açıkça görüldüğü üzere, ben onun siyasi programına da karşıyım ve okurlarımın, hiç olmazsa radikal İslamcı bakış açısını anlamalarını istedim.

PM: Kar, bana demokratikleşeceksen belli ölçüde İslamlaşman da kaçınılmaz, diyor gibi geliyor.

OP: Ben İslamlaşma demezdim – İslami kültürü kabullenmek, her açıdan olumsuz gözle bakmamak ve kendine has özelliklerini kabul etmek derdim.

Benim neslimin farklı olduğunu da unutmayın. Şöyle düşünüyorduk, Askeri darbelerden gına geldi. Savunulması gereken laikliğin bir bedeli var. On yılda bir askeri darbe oluyor. İki yılda bir sıkıyönetim ilan ediliyor. Kürtler bastırılıyor, muhafazakarlar bastırılıyor. O çok dar laiklik tanımınıza bağlı kalmak istiyorsanız, nasıl demokrasi olacak?

PM: Kitapta, solculuktan köktenciliğe geçiş yapan bir karakter de var.

OP: Bu kişi, bugün muhtemelen Erdoğan’ın partisinde olurdu.

PM: Müslüman ülkelerde pek çok kişi bu geçişi yapıyor.

OP: Özellikle de şairler. Gençliğinde çok katı Marksist olan, Batı medeniyetinin hayranı olan o kadar çok şair İslam’a döndü ki.

PM: Örnekler, seküler ideolojilerin tükendiğini gösterir gibi. Bir noktada, bu insanların çoğu kucaklamaya karar verdiler –

OP: Ulusu, kültürü, tarihi, ait olma fikrini.

PM: Hitchens dahil o zaman çok sayıda okuru galeyana getiren şey, Türkiye çoktan dinden modernliğe geçiş yapmakta iken kitabın sofu Müslümanları ya da siyasi Müslümanları sempatik bir bakış açısıyla betimlemesiydi. Peki, neden bu insanlardan sempatik bir şekilde bahseden modern, Batılı bir yazara ihtiyaç duyuyoruz?

OP: Romancının görevi, etik olacaksa eğer, teorik bir kaçınılmazlığa boyun eğmektense dünyayı bir karakterin bakış açısıyla görmektir. Ve inan bana, tarihte o kaçınılmazlıklar asla işe yaramaz. Her zaman başka bir şey olur.

PM: Bu kitapların hepsinde, her zaman bir tür görülmeyen siyasi huzursuzluk var. Ve bu kitapların çoğunda, bu huzursuzluklar bir darbeye ya da hemen sonrasında bir duruma yol açıyor. Sence gerçekte bu siyasi sorunların bazılarına doğrudan değinemediğin gerçeği –

OP: Korkak olduğumdan değil.

PM: Hayır, hayır, hayır.

OP: Çünkü başka yazarlar, bunlara o kadar çok değindi ki. Kendi neslimin sağ kanat hükümet güçleriyle savaşan, hapse giren, işkenceye uğrayan cesur adamlar hakkında açıkça siyasi biçimde yazma biçimi beni her zaman rahatsız etti. Üçüncü Dünya romanlarının kaçı böyle? Biz Türklerde bunlar sürüsüne bereket. Bu yüzden, kasten bu literatürden kaçınmak istedim; öte yandan, bu kişiler benim arkadaşlarımdı. Ben de onların inandıkları şeylere inanıyordum. Örneğin; Kara Kitap’ta işkenceye uğrayan bir karakterin küçük bir tasvirini hatırlıyorum. Kitabın atmosferini öldüreceğini düşündüğüm için o kısmı çıkardım. Bu sorunlara değinmek için ahlaki bir eğilimim vardı, ama aynı zamanda da herkes aynısını yaptığı için kitabı ucuzlatacağını hissettim.

PM: Tuhaf biçimde, bu politik baskı ve sansür ortamı yazarların hayal güçlerinin daha çok özgürleşmesini sağladı.

OP: Hayır. Bakın. Türkiye’de oldukça siyasi baskı var, özellikle de önceki nesillerde. Yazarlar bundan çok çekti. Benim de sorumlarım oldu. Benim sorunlarım romanlarım yüzünden değil, hep röportajlarımdan kaynaklandı. Romanlarımın dışında yaptığım siyasi beyanlardan. Erdoğan’ın partisinden önce bile, romanlardaki sorun cinsellikti. Siyaset, onun kadar sorun değildi.

PM: Sanırım günümüzde Çin’de de durum aynı. Romanda pek çok şey yapabilirsin.

OP: Evet. Biraz da ünlüyseniz, bunun da faydası olur.

PM: Eskiden dünyanın merkezinin başka bir yerde olduğunu, ama şimdi bu yerin İstanbul’da olduğunu düşündüğünü söyledin. Senin için değişen ne oldu?

OP: Altmış bir yıl önce doğduğumda, bu şehirde bir milyon insan vardı. Şimdi onüç, ondört milyon olduğunu söylüyorlar. Türkiye, fakir bir ülkeydi. Pek ilginç değildi. Şimdi dünyanın gündeminde siyasi İslam var ve herkes burada olan bitenle ilgileniyor. Özellikle son onbeş yılda, ekonomik başarının ardından çok sayıda toplumsal değişim meydana geldi. Türkler, bu anlamda, dünya onların sorunlarına dikkat kesildiği için gurur duymalılar.

PM: Türkiye, Hindistan ya da Çin gibi ülkelerin ekonomi alanındaki başarısı romana yeni bir soluk getirecek mi?

OP: Sanırım. Buna kuvvetle inanıyorum. Roman, orta sınıfın sanatıdır. Hindistan, Çin ve kuşkusuz Türkiye’de orta sınıfın çoğaldığını görüyoruz; bu yüzden, herkes roman yazıyor. Kehanette bulunmak isterseniz, gelecekte edebi romanların öneminin Avrupa’da, Batı’da azalacağını; Çin’de ve Hindistan’da ise popüler edebiyatın devam edeceğini söyleyebilirim. Yenilik oradan gelecek, çünkü; nüfusu çok; çok sayıda üretim olacak.

İstanbul’a göç ile ilgili bir roman yazıyorum. 50’lerin sonunda, özellikle 60’larda Türkiye’nin en yoksul bölgelerinden İstanbul’a göç başladı. Ve sonra ‘50’lerin ortalarında gecekondu mahalleleri kurulmaya başlandı, ama ‘60’larda yaygınlaştılar. Bu, orta sınıf kültürün değişmesi değildir. Bu, proleteryadır, malı mülkü olmayanlar.

Araştırma yapan, insanlarla konuştuklarını bana rapor eden asistanlarım var şimdi. İşportacılar ya da yoğurt satıcıları 1970’lerde nasıl hareket ediyorlardı? Bu tür küçük detaylar. Materyal toplarken kendi kendime Tanrım, Stendhal’ın yaptığını, Balzac’ın yaptığını yapıyorum derdim. Stendhal’dan sonra, Balzac’dan sonra, Jorge Louis Borges’dan Thomas Pynchon’a, sürrealistlerden James Joyce, William Faulkner ya da Gabriel Garcia Maques’e dek bütün o tecrübe – onların tecrübesinden yararlanabilirim. Ama aslında Kızıl ve Siyah’ta Stendhal’ın yaptığını yapıyorum – kasabaya gelen ve mücadele eden fakir bir adam – ama çok sayıda farklı biçimde. Ki bu da roman sanatının engin bir devamlılığı olduğunu kanıtlıyor, çünkü esnekliği var. Antropolojiyi kullanabilir, Yeni Gazetecilik’i, makaleleri, blogları, interneti. Herşeyden roman çıkarabilirsin. Gazeteciler arayıp, “Orhan Bey, roman sanatı ölüyor,” diyorlar. Hayır, ölmüyor. Hala güçlü, herkes yazıyor, herkes okumak istiyor. Belki Londra’da olanlarla o kadar ilgilenmiyoruz ama Zadie Smith’in yeni romanında olanlarla ilgileniyoruz. Bence bu biçimin sayısız olasılıkları var.

PM: Amerika’da televizyon dizileri – “The Wire” ya da “Breaking Bad” – yavaş yavaş romanın yerini alıyor.

OP: Katılıyorum. Dickens’ın yerini alıyorlar. Sofistikeler. Bu romanı gerçekten öldürüyor – roman okumanın düzenli hazlarını alıp götürüyor. Bu sofistike dizilerin gücü karınızla, arkadaşlarınızla izleyebilmeniz ve hemen onun hakkında konuşabilmenizde. Bir sanat eserinden zevk almak ve sevdiğiniz biriyle bunu paylaşabilmek büyük bir haz.

PM: Son zamanlardaki olaylara dönecek olursak, sence siyasi tercihlerin ifade edilebildiği demokratikleşme dönemi boyunca milyonlarca insanın şehirlere geldiği süreç yüzünden siyasi İslam’ın muhafazakar farklılıkları büyüyecek mi?

OP: Bir bakıma, Taksim ve Gezi olaylarında görülen, ülke zenginleştiğinde bireysellik hissinin de daha güçlü olduğudur. Eski otoriter yöntemlerle ülkeyi yönetemezsin. Erdoğan gibi, medyayı kontrol etsen bile bireyler sokağa çıkar ve parkta ayaklanırlar. Üstelik organize değildi. Siyasi partiler onu yönetmeyi beceremediler. Eğer herkes sınırını bilirse, ılımlılar ve modern bireyler toplumda birarada yaşayabilir. Buradaki sorun, Erdoğan’ın 1930’lardaki eski kafalı hükümdarlar gibi davranmasıydı. Herşeyi yapıyor, herşeyi yönetiyor. “%50 bende, çenenizi kapayın,” diyor. Evet, %50 sende ama bizde de tamamen senin gibi olmayan yetmişiki milyon insan var.

Taksim olayları, Erdoğan’a ya da Türkiye’nin gelecekteki liderine ya da dünyanın bu kısmındaki herhangi birine bir ülke gereğinden fazla zengin ve karmaşık olduğunda liderin kendisini her şeye muktedir görebileceğini söyleme biçimiydi. Ama bireyler de kendilerini güçlü hissediyorlar. Parklara gidiyor ve hayır diyorlar. Siyasi programları ya da partileri olmayabilir, ama yine de dışarı çıkıyor ve etkili biçimde hayır diyorlar. Bu beni çok mutlu etti.

PM: Guardian’da Avrupa’nın Erdoğan’ı resmi olarak kınaması gerektiğine dair bir yazı vardı.

OP: Uzun vadede, bence, Erdoğan tarafından son derece kötü yönetilen Taksim olaylarını almak ve Türkiye’yi atmak için kullanmak Avrupa açısından çok büyük bir hata olur. Taksim Meydanı’ndakiler – hepsi siyaseten doğrucu değildi, ama yeni yeni gelişen Türkiye’nin bireyselliğini temsil ediyorlar. Onlara bakılması ve “Bunlar bizim değerlerimizi paylaşan ve olumlu anlamda Avrupa fikrine katkıda bulunacak olan modern bireyler” denmesi gerekir. Sadece Erdoğan’ı cezalandırmak için Türkiye’deki insanları cezalandırmak yanlış olur.

PM: Bunda Avrupa Birliği projesinin kendi içinde oldukça sorunlu bir proje olmasının da payı var mı?

OP: Elbette. Yunanistan’a komşuyuz. Avrupa Birliği’nin sorunları Türkiye’ye bir üstünlük duygusu verdi: E, beş yıl önce, bizi alıyordunuz bile? Ha ha ha.

Bence bu yanlış bir düşünce – uzun vadede, Türkiye Avrupa Birliği’ne katılmalı. Bu tür bir kültürel kibir doğru değil. Hala pek çok ifade özgürlüğü sorunumuz var; demokrasimiz eksiksiz değil.

PM: Bir yazar olarak, bu çok karmaşık sorunları dünyaya izah etme yükünü taşıdığını düşünüyor musun?

OP: Evet, Taksim olayları olduğunda postam “Orhan, lütfen bize açıkla…” diyen mektuplarla doldu. Bunu onbeş yıl önce yapardım ama gazeteci olmak istemiyorum. Belki de yaşlandım. Şiirsel, Bu parti, şu parti var sosyal demokrasi demekten daha kişisel bir şey yazmaya çalışacağım. Bunu genç nesil yapmalı. Hiçkimseye gazetecilere özgü biçimde Türkiye’yi anlatmak istemiyorum. Sen hariç, Pankaj. (gülüşmeler)

Röportajın orjinalini newrepublic.com/ da okuyabilirsiniz.

 

Röportaj: Pankaj Mishra

New Republic’ten çeviren: Özde Çakmak – Yeşil Gazete