Tayyip Erdoğan’ın çevreciliği ve Türkiye’de çevresel direniş / Ali K. Saysel

Tayyip Erdoğan Taksim direnişine ülke turuyla, meydanlardan reaksiyoner islamcı bir tabana seslenerek yanıt veriyor. Direnişle ilişkilendirilebilecek tüm kesimlere göz dağı verdiği bu konuşmaların bir teması da “çevrecilik”. Çünkü, olup biteni anlamak hususunda çaba göstermeyenler  için “herşey o üç beş ağacı keserek başladı”. Tayyip Erdoğan ve çevre bakanı Veysel Eroğlu’nun kendilerini çeşitli vesilelerle çevreci addettiklerini zaten biliyorduk. Veysel Eroğlu çevre bakanı bir akademisyen, Tayyip Erdoğan ise doğu Karadeniz’de HES’lere karşı direnişe cevaben yaptığı bir konuşmadaki ifadesiyle “çevrecinin daniskası”.

Gezi Parkı'nın ağaçları birkaç ay önce işaretlendiğinde Taksim Dayanışması park içinde bir basın açıklaması gerçekleştirmişti

yazıyı paylaşmak için tklynz / click for to share

Erdoğan’ın kendi çevreciliğini temellendirirken başvurduğu temel argüman, İstanbul belediye başkanlığı ve hükümeti döneminde dikilen ağaçların sayısı. Başbakan’ın konuşmaları ilerledikçe dikilen ağaç sayısı ve niteliği de bir netliğe kavuşmaya başladı: İki milyar fidan ve sekiz yüz milyon genç ağaç. Şimdi bahsi geçen çevresel başarı siciline, hava kirliliği kontrolü, kanalizasyon işleri, deniz deşarj kontrolündeki bazı yatırımlar da ekleniyor.

Erdoğan direniş içerisindeki çevrecilere seslenerek kendisiyle beraber olmaya da çağırıyor. Bunun iyi çocuklarla kötüleri, halisane duygularla hareket edip bir komploya alet olanlarla bizzat o komplonun peşinde olanları ayırmak gibi kasıtlı fakat sanal bir kurgu barındırdığını görmek zor değil. “Çevrecilik” ve “çevreciler”, giderek reaksiyoner bir kesime hitap eden konuşmaların önemli temalarından birisi olmayı sürdürücek. O halde bahsi geçen “çevreciliği” ve “çevrecileri” tanımakta yarar var.

Birileri çevreciliğin has pratiği olarak ağaçlandırmaya dikkat çektiğinde ona şüpheyle yaklaşmak gerekir. İnsanlar doğayı pekçok nedenle korumak isterler. Doğanın varlıklarını kullanıyor, ondan rızk sağlıyor olabilirler; o varlıkları hiç kullanmasalar, gidip görmeseler bile sırf güzel olduğu için, varlığı manevi huzur verdiği için korumak isteyebilirler; veya o varlıklardan bugün nasıl yararlanacaklarını bilmeseler bile gelecekte daha makul bir şekilde yararlanma hakkını gelecek kuşaklara tanımak için korumak isteyebilirler. Ağaçlandırma çevreciliği, çevre korumanın yalnızca birinci boyutunu dikkate alır. Gözümle gördüğüm, tomruğundan kereste ürettiğim, erozyonla mücadele için diktiğim, altında uyuduğum ağaç ağaçtır; görmediğim yeşil vadiler, asırlık ormanlar, biyolojik çeşitlilik, akan sular vs. bunların ne bugün için manevi bir önemi ne de gelecek kuşaklar için muhtemel bir kullanım değeri vardır.

Ağaçlandırma çevreciliği üzerine ikinci bir husus da, agro-ormancılık gibi endüstriyel biçimler alan ağaç dikme faaliyetlerinin endemik, yerleşik bir orman sisteminin yerine getirdiği eko-sistem işlevlerini sağlayamamasıdır. Örneğin, ormanların doğanın akciğeri olduğu söylenir. Çünkü olgun ve zengin ormanlar bol miktarda karbon dioksit tutup karşılığında oksijen üretirler. Agro-ormancılık gibi endüstriyel biçimler alan ağaçlandırma çalışmalarının karbon bütçesi çoğu zaman negatiftir. Yani, o ağaçların doğadan özümsediği karbon dioksitten daha fazlası o ağaçların üretimi ve bakımı esnasında doğaya salınır. Tüm bunlar özellikle iklim değişimiyle mücadele gibi bir derdiniz varsa önemlidir. Ayrıca, endemik, yerleşik ormanlar çoğu zaman önemli birer biyolojik rezervken, endüstriyel ormanlar çeşitlilik içermeyen monokültürler halinde şekillenir. Diğer bir ifadeyle, orman ağaçların toplamından fazladır, ormanlar ağaçlandırmayla telafi edilemez.

Erdoğan’ın çevrecileri yanına çağırırken ağaç sever, ağaçlandırma çalışmalarını taktir eden kurgusal bir gruba seslendiği anlaşılıyor. Oysa modern dünyada çevreciliğin ve çevre hareketlerinin boyutları bu indirgemeci, ehlileştirilmiş tasarımı aşalı on yıllar oldu. Taksim direnişi çevreci öncüllere sahip bir direniş olarak başladı ve öyle devam ediyor. Bugün yeryüzünde sadece çevre hareketleri değil, sınıfsal, etnik, dinsel, cinsel ayrımcılığa karşı mücadele yürüten hareketlerin pekçoğu aynı zamanda çevreci öncüllere sahip çıkıyor.

Kentlerde mutenalaştırma çalışmaları nedeniyle yerlerinden edilenlerin, endüstriyel kirliliğe esir düşmüş getto sakinlerinin, insan sağlığını tehdit eder koşullarda çalışanların çevresel adalet hareketleri; doğa ve yaşam alanları sözüm ona kalkınma projeleriyle tehdit edilenlerin kırsaldaki mücadeleleri; çiftçilerin topraklarını, su ve gen kaynaklarını savunmak üzere yürüttüğü köylü mücadeleleri; doğayla uyumlu bir yaşam üzerine inşa edilmeye çalışılan yerel-bölgesel öz-yönetim pratikleri. Bu hareketlerin tümü birden, çevreci öncüllerle hareket ediyorlar.

Çevreci öncüllerin çok çeşitli muhalif hareketlere sirayet etmesinin anlaşılır bir nedeni var: Şimdi, bundan on yıl öncesinden farklı olarak, tahripkâr ekonomik büyümenin doğanın sınırlarını zorladığı, doğal varlıkları tüketip bitirdiği ve onarılmaz şekilde kirlettiği bir çağda yaşıyoruz. Son kalan ormanlar, dereler, göller, kıyılar, parklar, mahalleler… Bunlar artık göz bebeğimiz.

Bu gelişmelerin Türkiye üzerindeki yansımalarına baktığımızda karşımıza Erdoğan’ın kafasındaki çevrecilik değil, bir çevresel direniş atlası çıkıyor:

https://dl.dropboxusercontent.com/u/17970711/cevresel%20direnis%20atlasi.pdf

Henüz tüm hazırlıkları tamamlanmamış olan bu haritayı okuduğumuzda, orman, mera, tarım alanı ve akarsu vadisi gibi değerli ekosistemler içerisinde yürütülen sözde kalkınma projelerinin yarattığı tahribatı ve yol açtığı çevresel direnişin boyutlarını görebiliyoruz. Kuşkusuz, haritaya (henüz eksik) yansıyan bu gelişmeler, doğal varlıkların özelleştirilerek yapılaşmaya ve işlenmeye açılmasına bağımlı Türkiye ekonomisiyle yakından alakalı. Son on yıl içerisinde orman, mera, madencilik, yenilenebilir enerji, petrol arama, ÇED (çevresel etki değerlendirmesi) vb. kanunlarda yapılan değişiklikler doğal varlıkların talan edilmesine dayanan bu ekonomiye yasal dayanak sağlıyor.

 

Ali K. Saysel / 10 Haziran 2012