Köşe YazılarıManşet

Chavez

Chavez, kayıtsız şartsız destekçisi olmadan veya can düşmanı bellemeden, hakkında net bir fikir oluşturmanın zor olduğu bir liderdi. Yandaşlarına bakarsanız Bolivarcı damardan sıkı bir devrimci, karşıtlarına bakarsanız (başarısız da olsa) darbeci bir diktatördü. Benim gibi Chavez’i bu iki kategori altına sokmaya çabalamayanlar ise “tarafını seçmeyen bertaraf olur” klişe deyişinin günümüze uyarlanmış hali olan “tarafını seçmeyen için gıyabında üçüncü kişilerce itinayla taraf seçilir” yaklaşımı gereği kendilerini istemeden de olsa bu kamplardan biri içinde buluveriyor. Belki son kertede yetersiz ve sığ kalan her iki nitelemeden de kaçınmak için Latin Amerika’nın caudillo geleneğini (çoğu zaman seçimle gelen karizmatik ve popülist liderler Latin Amerika’da böyle tanımlanıyor) hatırlatmak faydalı olabilir.

Zaten Chavez’in ne olduğu üzerine fazla kafa yormaya niyetli değilim. Bu defaatle ve benim yapabileceğimden çok daha derinlikli bir şekilde yapıldı zaten. Bildiğim kadarıyla da kamplardan biri ötekini henüz ikna edebilmiş değil. Bu yazının konusu Venezuela’nın Chavez yönetiminde geldiği nokta ve bunun bedelleri. Bunu yapmak için önce bazı sayılar vermek gerekiyor. Aşağıdaki rakamlar büyük ölçüde Uruguaylı antropolog Daniel Chavez’in (isim benzerliği) yazısından alınmıştır.

1992’deki darbe girişiminden sadece 7 yıl sonra, bu defa seçilerek, 1999’da devlet başkanı olarak görev başı yapan Chavez döneminde Venezuela köklü değişiklikler geçirdi. Evet, bugün başkent Caracas dünyada suç oranının en yüksek olduğu yerlerden biri. Ekonominin ciddi ve yapısal sorunları var. Enflasyon yüksek, temel bazı gıda maddelerine erişim sıkıntılı, fosil yakıt zengini ülke sık sık güç kesintileri yaşıyor. Bunların hepsi doğru olmakla birlikte (ki Chavez iktidarından önce de bu sorunların önemli bir bölümü zaten mevcuttu) Venezuela’da 1996 – 2010 yılları arasında yoksulların oranı nüfusun %71’inden %21’ine, aşırı yoksulluk ise %40’tan %7.3’e geriledi. İşçilerin reel gelirleri artış gösterdi ve ülkenin kaynaklarının paylaşımı Chavez öncesi kleptokrasiye göre çok daha eşitlikçi bir şekilde gerçekleşmeye başladı.

Latin Amerika ve Karayipler için Birleşmiş Milletler Ekonomik Komisyonu’nun rakamlarına göre Chavez’in desteklediği Bolivarcı “misyonlar” sayesinde okur yazarlık oranı %98.5’e çıktı. 2000-2011 yılları arasında ortalama yaşam süresi, ülkeye gelen çok sayıdaki Kübalı doktorun da katkısıyla tam dört yıl arttı (bu kadar kısa bir süre için müthiş bir artış). İnsani Kalkınma Endeksinde ülke puanı 2000 yılında 0.656’yken bu sayı 2011’de 0.735’e çıktı.

Venezuela’nın çok eleştirilen ekonomisine bakıldığında yine bazı çarpıcı rakamlarla karşılaşıyoruz. Her ne kadar ekonominin sağlığına ilişkin bu rakamlar tek belirleyici olmasa da Chavez karşıtları tarafından dillendirilen abartılı rakamlardan eser yok. Uluslararası Para Fonu verilerine göre, ülkenin bütçe açığı GSYİH’nin %7.4’ü civarında (Türkiye’de %2.6). Bu rakam epey yüksek ama Chavez karşıtlarının bahsettiği çift haneli rakamların yanına bile yaklaşmıyor. Ülkenin kamu borcu ise %50 civarında (Türkiye’de %40, Avro alanı ortalaması ise %80 civarında).

Peki Chavez yönetimindeki Venezuela bu büyük dönüşümü nasıl gerçekleştirdi?

İşte bit yeniği de burada ortaya çıkıyor. Venezuela’nın mevcut sosyal atılımına kaynak çok büyük ölçüde ülkenin petrol rezervlerinden sağlandı. 2000’lerin başından beri sürekli artan petrol fiyatları Venezuela’nın gelirlerini katladı. Hatta, Hugo Chavez’in biyografisini de yazan Rory Carroll’un The Guardian’a yaptığı değerlendirmeye göre Venezuela’nın büyük dönüşümünün arkasındaki en büyük etkenlerden biri bu petrol vurgunuydu. Carroll, Venezuela’nın her zaman fosil yakıt piyasalarındaki dalgalanmalara tabi olduğunu ve bu dalgalanmalara göre büyüyüp küçüldüğüne dikkat çekiyor. Petrolün Venezuela ekonomisi için önemini rakamlara vurduğumuzda insanın gözleri yuvalarından uğruyor: Ülkenin ihracat gelirlerinin %94’ü, toplam bütçesinin ise %50’sinden fazlası petrolden geliyor ki Chavez liderliğindeki Venezuela’nın kapasitesinin altında petrol ürettiğine de dikkat çekelim.

Bu önemli çünkü Venezuela’nın mevcut rezervlerinin tamamını kullanması halinde iklim değişikliği için geri dönülmez noktayı geçiyoruz. Öte yandan, yine burada ufak bir parantez açarak “ufuk açıcı” bir karşılaştırma yapalım: Venezuela’nın kişi başına sera gazı salımı 6 ton civarında. Bu rakam dünya ortalamasının neredeyse iki katı. Türkiye ise kişi başına 5.5 tonluk sera gazı salımıyla dünyanın en büyük fosil yakıt rezervlerinden birisine sahip bir ülkeyle aşık atıyor! İklim politikası konusunda ne kadar felaket bir durumda olduğumuzu Chavez vesilesiyle bir defa daha görmüş olduk; bu bile teşekküre değer!

Chavez’in iklim zirvelerindeki tüm söylemlerine rağmen, dikkatli bakıldığında ekonomisi tamamıyla petrole ve doğalgaza bağlı bir ülke görüntüsü özelikle iklim mücadelesini yürüten kesimin canını sıkıyor. Zaten, bugün iklim mücadelesi söz konusu olduğunda Shell’den, Exxon’dan, Peabody’den, Rio Tinto’dan bahsederken Statoil, Aramco, Petrobras ve bunun gibi diğer devasa devlet şirketlerinden bahsetmemek olmaz.

Ayrıca, Venezuela’daki doğa yağması bununla da sınırlı kalmıyor. Amazon ormanlarının Venezuela sınırları içinde kalan kısmı ve diğer doğa alanları boru hatları, madencilik ve barajlar tarafından ciddi tehdit altında. Yani ülke, hem fosil yakıt üretimi nedeniyle doğrudan iklim değişikliğine sebep oluyor hem de ormansızlaşma nedeniyle iklim değişikliğini engelleyen etkenleri ortadan kaldırıyor.

Ancak, tüm bunların sorumluluğunu bir tek Chavez’in omzuna yüklemek haksızlık olur. Zira Chavez’in ölümünü takiben Venezuela devlet petrol şirketinin çok daha büyük ölçekte üretim yapabileceğine yönelik analizler yapılmaya ve yatırımcılar ile sektör analistlerinin gözlerinde dolar işaretleri dönmeye başladı bile.

İşte bu noktada durup Chavez’i ve Venezuela’yı bu yıkıcı politikaları izlemeye iten sebep üzerine düşünmemiz gerekiyor. Her iki kampın üyelerinin savunduğunun aksine Chavez’i bu yıkıcı enerji politikasını izlemeye iten sebep devrimci veya diktatör olması, hatta sağcı veya solcu olması değildi. Her ne olursa olsun, halkının refahını artırmak için mevcut ekonomik paradigma içinde hareket etmek zorunda hissetmesi belirleyici oldu. Bu sorgulanmayan paradigma, “sınırsız büyümeye” (bu arada, neoklasik iktisatçılar kaynakların sınırlılığına neredeyse ayet muamelesi yaparken sınırsız büyümeye nasıl ikna oluyorlar onu da anlamak mümkün değil ya neyse) dayanan kalkınmacı politikanın ta kendisi. Bizim de epey aşina olduğumuz, HES’lerimizle, nükleer ve termik santrallerimizle, “Tabiatı Koruma Kanunu”muzla, Elektrik Piyasası Kanunu’muzla iyice tanıdığımız anlayış bu.

Bu çerçeveden bakınca Chavez’e veya başkalarına saydırmakla bir yere varılamayacağını görmek kolaylaşıyor. İklim mücadelesi, çevre, doğa veya yaşam mücadelesi, adına ne dersek diyelim, bu mücadelelerin hiçbiri bir fanusun içinde, etrafından izole bir biçimde gerçekleşmiyor. Dünyada olan her şeyden etkileniyor ve her şeyi etkiliyor.

Chavez’i, günahıyla sevabıyla, anarken şunu hatırlamakta fayda var: İktisadi ve toplumsal olarak adil çözümler üretemezsek, iklim mücadelesini (ve dolayısıyla uzun vadede insanlık için yaşam mücadelesini) kaybetmeye mahkum oluruz. Ürettiğimiz çözümler ezen ve ezilen saflarını yeniden belirleyecekse eğer, asla kalıcı olamazlar.

Son olarak insani bir notla bitirelim: “Ölmek istemiyorum. Lûtfen ölmeme izin verme.” Associated Press’in Chavez’in ölümünden sonra Caracas’tan geçtiği habere göre bunlar Venezuela Devlet Başkanı’nın son sözleriymiş. Chavez’in son sözlerini Associated Press’e geçen General Jose Ornella, bu sözlere “ülkesini çok sevdiği için kendisini feda etti” gibi bir açıklama ekleme ihtiyacı hissetmiş. Ölmek üzere olan ve bunu istemediğini fısıldayan bir adamın sözlerine ülke sevgisi dipnotu eklemeye gerek var mı bilmiyorum ama biz Chavez’i bir şarkı ile uğurlayalım. Tom Waits’in müthiş parçası “The Fall of Troy”un başlangıç dizelerinde vurucu bir sadelikle ifade ettiği gibi: “Atlar ve köpekler için nasılsa insanlar için de öyle, Hiçbir şey ölmek istemez”.