Yakamıza barış rozetleri takalım!

Bugünkü gazetelerde yayınlanan “Barışa omuz vermeye çağırıyoruz!” başlıklı ilan metninde Kürt sorununun çözümü için sürdürülen müzakerelere destek veriliyor. Şu adreste imzaya açılan metni ilk imzalayanlardan biri olarak önce yaptığımız çağrıyı aktarayım:

“Bizler, toplumumuzun demokratik bir yönde gelişmesi için çaba gösteren yurttaşlar olarak, son gelişmeler üzerine aşağıdaki açıklamayı yapma gereğini duyuyoruz.

İmralı’da PKK lideri Abdullah Öcalan ile yürütülen görüşmeler, özlemini çektiğimiz barışın kapısını ciddi bir biçimde aralamıştır. Toplumun neredeyse bütün kesimlerinde farklı ölçülerde var olan güvensizliği, korkuyu, tedirginliği ve kaygıyı gidererek süreci ilerletmek, huzur ve güveni artıracaktır.

Sürecin mümkün olduğu kadar şeffaf hale getirilmesi büyük bir ihtiyaçtır. TBMM’den başlayarak, çözüme katkı sunabilecek bütün taraf ve kesimleri sürecin parçası haline getirmek demokratik, adil ve kalıcı çözümü kolaylaştıracak ve hızlandıracaktır.

Bizler bu doğrultuda atılacak demokratik adımları, adresine bakmadan sahipleneceğiz. Hiç kuşku yok ki, bu büyük sorunun çözümü istisnasız herkese büyük sorumluluk ve görevler yüklemektedir. Bunun bilincinde olan ve yıllardır bu doğrultuda çaba gösteren insanlar olarak, geçmişten çıkarılan dersler ışığında herkesi bu zorlu büyük yürüyüşe katılmaya, destek olmaya, sorumlu davranmaya çağırıyoruz.

Bu yoldan yürünerek barış ve refah içinde, demokratik ve yeni bir Türkiye’ye ulaşabiliriz.”

***

İlk akla gelen soru böyle bir metnin gerekli olup olmadığı olabilir. Zaten “çözüm süreci” adı verilen müzakerelerin gayet iyi sürdüğünü, bizim gibi “barış istiyoruz bildirilerini imzalamaktan yorgun düşmüş aydınların” kendi kendilerine gelin güvey olduğunu düşünen köşe yazarı arkadaşlarımız var. Onlara göre devletin önce bizi barışa ikna etmesi gerekiyormuş! Kimse ne düşündüğümüzü merak etmediği halde habire bir şeyler imzalayıp duruyoruz sanırım.

Aslında durum oldukça açık. Ak Parti hükümeti, devletin ilgili kurumlarıyla (başta MİT olmak üzere) birlikte Türkiye devletinin 30 yıldır savaşmakta olduğu silahlı Kürt hareketi PKK ile müzakere ediyor, Kürt hareketinin sivil kanadı (BDP, DTK) da süreçte kolaylaştırıcı rol oynuyor ve taban desteği sağlıyor. “Dördüncü kuvvet” medyanın ana akımı ise bu kez “barış gazeteciliği” deyimini bile kullanacak kadar olumlu bir tavır sergiliyor. Yani barış için şartlar her zamankinden daha olgun. Bütün bu sürecin nasıl geliştiği hakkında bir de benim bilgiç değerlendirmeler yapmama ihtiyacınız olduğunu sanmıyorum. Sonuçta silahların susması, Kürt halkının haklı taleplerinin hiç olmazsa bir kısmının karşılanması ve her zaman Kaf dağının ardında olduğunu düşündüğümüz barışın bu ülkenin dağlarına da gelmesi imkanı doğmuş bulunuyor. Bize de hem bu süreci, hem de süreci yürütenleri, eyvah Ak Parti’yi destekliyoruz, eyvah PKK’yi destekliyoruz, kaygısına kapılmadan desteklemek düşüyor.

Sürece destek vermenin önemsiz ve hele ki dalga geçilecek bir çaba olduğunu düşünmüyorum. Toplumda barış isteği hiç olmadığı kadar görünür halde, ama ortada sarsılmaz bir toplumsal mutabakat falan yok. Parlamentodaki dört partinin ikisi sürecin içinde, ikisi (CHP ve MHP) karşısında. (CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, ilk başta açıkladığı sessiz desteği sürdürmeyi yanlış muhalefet anlayışı yüzünden  maalesef başaramadı.) Milliyetçilik bu ülkenin iliklerine işlemiş ve hakim ideoloji olmayı sürdürüyor. Irkçılık ve ayrımcılık hiç yokmuş sanılacak kadar yaygın. Savaş, silah, kahramanlık, şehitlik, hala olumlu değerler olarak görülüyor. Şiddet toplumsal yaşamın bir parçası. Üstelik 30 yıllık savaşın yarattığı travma asıl evlerin içinde sürüyor.

Bu toplumsal yapı elbette pasifist bir barış arayışı doğuramadı, barış sürecinin çok daha pragmatik bir noktadan başlaması kaçınılmazdı. Üstelik Türkiye’de “yaşayan” insanların “hiçbiri” Türkiye sınırları içinde yaygın olarak süren topyekun bir savaşı yaşamadı. Türkiye (çok şükür!) İkinci Dünya Savaşı’na girmedi, mevcut cumhuriyet döneminde hiçbir yeri işgal edilmedi (tam tersine kendisi işgalci oldu), herhangi bir kenti havadan bombalanmadı (Dersim hariç, o da kendi kendine!), yeni devletin büyük bir soykırımın üzerine kurulduğu bile son yıllarda bilinç düzeyine çıkmaya başladı. Evet, iç çatışmaların bedelini çok ağır ödedik, ama İkinci Dünya Savaşı ve sonrasındaki topyekun savaşların hiçbirini yaşamadık. Bu da bugün Türkiye’de “yaşayan” insanların savaş hafızasının büyük ölçüde Kürt meselesiyle sınırlı olması anlamına geliyor. Bu şansımız, yani topyekun bir savaş yaşamamış oluşumuz, ironik bir şekilde toplumdaki barış özleminin pek çok faktör tarafından kolaylıkla etki altında bırakılabilir ve kararsız bir hal almasına neden oluyor.

Bu nedenle süreci yüksek sesle desteklemek, toplumda her zamankinden daha güçlü hale gelen barış talebini canlı tutmak zorundayız. Bunun için destek bildirileri yayınlayalım, imzalar atalım, arabaların camlarına, evlerin kapılarına barış çıkartmaları yapıştıralım, yakamıza barış rozetleri takalım, sokakları, otobüs duraklarını, kamusal alanın (tabii internet dahil) her yerini barış afişleri, barış sözleri, barış işaretleriyle donatalım. Her şeyi devletten beklemeyelim yani!

Gelinen noktada en büyük kazançlardan biri Abdullah Öcalan’ın tartışmasız öncülüğünün sadece devlet değil, toplum tarafından da kabul edilmesi, sivil Kürt hareketinin rolünün de çok daha iyi anlaşılması oldu. Tayyip Erdoğan’ın barış sürecinin liderliği rolünü sürdürmesini sağlamak için de elimizden geleni yapmalıyız.

Ben bu sürecin barışla sonuçlanacağına inanıyorum. Eğer barışı kazanabilirsek, işte asıl o zaman yıllardır barış istemiş ve barış bildirileri imzalamaktan yorgun düşmüş olmakla övünebiliriz.