Dönüşen kentlerin ihtiyacı bölge yönetimi- İkbal polat

İkbal Polat

Türkiye, Kürt sorununda müzakerelerin yeniden başlamasıyla çözüm ve de barış sürecine girmiş durumda. Altan Tan, Sırrı Süreyya Önder ve Pelvin Buldan’dan oluşan BDP heyetinin Abdullah Öcalan’la görüşmesinin ardından barış sürecinin yol haritası tekrar gündeme geldi. Kamuoyunda gerek 2009 yılındaki yol haritası gerekse de şimdi Öcalan tarafından BDP, Kandil ve Avrupa’ya yazılan mektuplar ve sürecin nasıl işleyeceği konuşuluyor.

Çatışmasızlık, silahların bırakılması, siyasi partiler yasasındaki barajın düşürülmesi, anadilde eğitim gibi konular bu yol haritasında bulunan ve müzakerenin önemli başlıkları. Diğer bir madde ise yerel yönetimlerin güçlendirilmesi olup yazımızın da temel konusu.

Yerel Yönetimlerin üzerindeki merkezi idarenin vesayetinin kalkması, bunun için de Anayasal değişiklik yapılması ve Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartındaki çekincelerin kalkması gerektiği bir süredir yazılıyor, konuşuluyor. Hatta 2012 Aralık ayında yapılan MGK toplantısında kabul edilen “Terörle Mücadele Eylem Planı”nda Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na konulan çekinceye son dönemde yapılan demokratik reformlar sonrasında gerek kalmadığı ve bu çekincenin kaldırılması gerektiği ifade ediliyor. Yeni Büyükşehir Yasası’nın da bu süreci etkilediği söylenebilir.

Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartındaki çekinceler kalkınca ne olur? Ya da yerel yönetimlerin güçlendirilmesini nasıl sağlayacağız? BDP’nin bu kapsamdaki önerisi 22 Bölge Yönetiminin oluşturulması. Hatta 2005 yılında çıkarılan yasayla kurulan Kalkınma Ajansları da 26 bölge üzerinden yapılandırılmıştı. Peki bölge yönetimine neden ihtiyaç duyuyoruz? Meseleye kentsel dönüşümün çerçevesinden bakacağım.

Bunu anlatabilmek için 1800’lerin sonunda belediye teşkilatına neden ihtiyaç duyduğumuzu tekrar hatırlamamız gerekir.  Sayın Prof. Dr. İlhan Tekeli, bu süreci Mimarlar Odası’nın düzenlediği Yerel Yönetimler Okulu’nda çok güzel anlatıyor. Belediye öncesi zamanlarda, sanayi öncesi bir toplum, kent içindeki ihtiyaçlarını Vakıf müessesleri ile çözdüğünü, su, bedesten, altyapı gibi ihtiyaçların Vakıflar eliyle yapıldığını, yöneticinin ise Kadı olduğunu aktarıyor. Ve ardından soruyor, 19. Yüzyılın ihtiyaçları bu sistemle çözülebilir mi?

19. yüzyıl sonrası kentin dönüşümünü sorguluyor: “Neler değişti? Bir kere şehir bir yayalar mekânıydı, şehirde ata askeri sınıf üyesi dışında kimse binemezdi. Araba ise, kimse kullanamazdı. Şehir, yalnız yayaların olduğu, eşeklerin ve katırların da biraz yük taşıdığı bir mekândı. Böyle bir hikâye vardı, ata binmek o kadar önemli bir olay ki, II. Mahmut’a bir esnaf çok güzel işlemeli bir kılıç yapıyor, hediye ediyor. Padişah da diyor ki, “dile benden ne dilersen” O da, “Padişahım ben ihtiyarladım, işe gidip gelirken yürüyemiyorum, bana izin ver de atla gidip geleyim” diyor. Padişah da yanına dönüyor, “bunun işyerinin yanına bir ev yapın” diyor.”

Konutla işyeri aynı yerde, fonksiyonlar ayrışmamış. Ama böyle gitmiyor, 500 binlik bir İstanbul’u beslemek kolay değil. Bu nedenle besin hayvanla taşınmak zorunda…

Tekeli’den devam edelim: “Ama bunun ötesinde bir başka mesele var: O da salgın hastalık. Kent çok büyük hastalıklarla karşı karşıya, yani veba salgını, kolera salgını olduğu zaman, kentin yüzde 30’u falan ölüyor. Bu hayvan ahırları vs. olması da, bunu hızlandıran bir süreç oluyor. İlk olarak kentte yaya trafiğinin dışında araba kullanılmaya başlıyor, yolların genişletilmesi gerekiyor. Eskiden ticaret, kervan gelir ve kervansarayda yükünü boşaltırdı, o adam da malını satar, dönerdi. Ama 19. Yüzyılda Osmanlı sistemi dünya ticaretiyle eklemlenmeye başladığında, bu ticaretin olabilmesi için ne olması gerekmeye başladı? Kervansarayın yerine, ya demiryoluyla, ya limanla gelecek, onların bir binası, bir demiryolu garı, mallar bir yerde saklanacak artı depolar, tüccar kalacak otel lazım. Para nasıl gelecek? Tüccar hareket etmiyor, banka sistemi geliyor. Görüyorsunuz bir hanın yerine, kentin merkezinde yeni binalar kuruluyor. Bunun trafiği, taşıması filan çıkıyor.

Kent, hem ciddi olarak yapısını dönüştürmek zorunda… Bu vakıf sistemiyle filan olabilecek bir iş değil. Bir tramvay döşenecek, bütün yollar yapılacak, o altyapılar usulüne göre yapılacak, şehrin merkezinde yeni bir iş merkezi oluşacak, bankalar sistemi oluşacak. Bunu hiçbir yatırım, plan yapma, yönetmelik beceresi olmayan bir kadıyla, bir de ne zaman nereye ne yaptıracağı belli olmayan vakıf işletmeleriyle yürütmek olanağı yok.”

Ve böylelikle belediyeler kurulur. Kentin ve üst yapının dönüşümüne bağlı olarak bir idari yönetim ihtiyacı olarak kurulur. Peki şimdi bölge yönetimlerine neden ihtiyaç var? Aynı sebepten, kentler dönüşüyor. Herkes fizik mekandaki kentsel dönüşümden bahsediyor. Halbuki daha makro bir dönüşüm yaşanıyor. Kırla Kent arasındaki ayrımın kalktığı, çeperlere değil içinde bulunduğu bölgeye yayılan bir kentleşme süreci içerisindeyiz. Kentsel dönüşüm de bu büyük dönüşümün bir parçası, tıpkı 19. Yüzyıl sonrası yaşandığı gibi.

Bursa’nın ova köylerinde oturan gençler, otomotiv sektöründe işçi olarak çalışıyorlar. Şimdi bu köylerin ve kentlerin sorunlarını bir önceki yüzyılın idari teşkilat yapılanması ile çözmek mümkün mü?

Ayrıca duble yollar, hızlı trenler, deniz otobüsleri var. İnsan ve mallar bir bölge içerisinde daha hızlı hareket edebiliyorlar. Misal, Bursa kent merkezinden deniz otobüsüyle 2,5 saatte Taksim Meydanında Operaya gidebilir, ya da hızlı trenin inşasından sonra 1 saat içinde Ayvalık’ta olup akşam yemeğini Cunda’da yiyebilir, 3 saatte Ankara’da partinin MYK toplantısına katılabilirsiniz. Ulaşım ve iletişim teknolojilerindeki değişim mekanın ölçeğini de değiştiriyor.

Yine aynı toplantıda Tekeli, bugün hala geçerli olan vilayet sisteminin Osmanlı livasından geldiğini, Osmanlı livasının atla seyahat yapılan dönemin yönetimi olduğunu belirterek otomobille hızlı seyahat edilen bugünün döneminde acaba daha mı büyük birimlere ihtiyaç var diye soruyor. 81 il yönetimi yerine 26 bölge yönetimini kurmak dönemin ihtiyaçlarını karşılamak açısından daha mı anlamlı?

Bölgesel düzeyde dönüşen mekansal alanlar kendilerine yeni bir ölçekte yönetim yapısına ihtiyaç duyuyorlar. Bu noktada temel soru bu yeni ölçeğin yönetimi nasıl olacak? Demokratik mi yoksa otoriter mi? Beraberinde bu tartışmayı da yapmamız gerekiyor.

 

 

 

Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on LinkedIn0Email this to someonePrint this page