Ey Cemaat Tabiatı ve Biyoçeşitliliği nasıl bilirdiniz? – Bülent Şık

Tolstoy’un “Savaş ve Barış” adlı romanının kahramanı “Prens Andrey”, romanda ayrıntılı bir biçimde anlatılan Austerlitz savaşında başından vurulup yere düşer ve o kızılca kıyametin ortasında gökyüzünü seyretmeye başlar.

“Sadece gök vardı üzerinde: İçinde kül rengi bulutların ağır ağır akıp gittiği, yüksek, belki pek parlak değil ama alabildiğine yüksek bir göktü bu. ‘Ne sessizlik, ne dinginlik, ne yücelik diye düşündü prens Andrey. Hiç de hani şu biraz önce koşmakta olduğum, koşmakta, haykırmakta ve vuruşmakta olduğumuz zamanki gibi değil! Fransızla Rus topçusunun, top tomarını öfke ve dehşet içinde birbirlerinin elinden koparıp almağa çalıştıkları zamanki gibi değil hiç de! Bu uçsuz bucaksız yüce gökten hiç de öyle geçmiyor bulutlar! Nasıl oldu da görmedim ben bu yüce göğü daha önce! Ve şimdi onu görüp tanımış olduğum için nasıl da mutluyum işte! Evet, evet! Bu sonsuz bu bitip tükenmek bilmeyen gök dışında bütün her şey boşunalık ve yalandan ibaret… Hiç ama hiç bir şey yok onun dışında… ‘ (Ada Yayınları, çeviri: Attila TOKATLI)

Prens Andrey’in, ölümcül bir yara aldıktan sonra doğanın fark edildiği ender anlardan birini yaşaması, insana, doğada yarattığımız ve belki ölümcül sonuçlara yol açmadan fark edemeyeceğimiz tahribatı anımsatıyor. İnsanın kendisine ait olduğunu düşündüğü, kirlenmesini ve tükenmesini artık kanıksadığı ve ancak kendi varlığı da yitip gidecekken farkına varabileceği ya da hiç farkına varamayacağı bir doğayı akla getiriyor.

 

Altıncı büyük yok oluş krizi

 

İnsani faaliyetlerin neden olduğu çevre kirliliği ve doğa tahribatı, her geçen gün daha fazla canlı türünü yok oluş veya soyunun tükenmesi tehlikesiyle karşı karşıya bırakıyor. Bu konuda oluşan kaygılar, 1992’de Rio Dünya Zirvesi’nin toplanması ve Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin imzalanmasını sağlamıştı.  Ancak geçen yirmi yıldan fazla süre içinde doğru düzgün hiçbir şey yapılamadı ve durum günden güne daha kötü oldu. Oluyor.

Bundan yaklaşık olarak yirmi yıl önce bu konuda yayınlanan en önemli kitaplardan birini yazan Richard Leakey ve Roger Lewin (The Sixth Extinction: Patterns of Life and the Future of Humankind 1995) insani faaliyetler nedeniyle önümüzdeki 100 yıl içinde yeryüzünde yaşayan canlı türlerinin yarısının yok olabileceği uyarısında bulunmuşlardı.  Dünyada yaşayan türlerin zaman içinde yok olması olağandır. Olağandışı olan şey günümüzde doğal yok oluş oranlarının normale kıyasla 1000 kat hatta bazı bilimcilere göre 10 bin kat artmış olması.  Dünyamızdaki yaşamın üç buçuk milyar yıllık tarihinde biyolojik türlerin kısa bir jeolojik zaman diliminde ve büyük oranlarda yok oluşuna neden olan 5 büyük soy tükenmesi belirlenmiş. Örneğin 65 milyon yıl önce dünyaya çarpan bir göktaşı var olan türlerin yüzde doksan beşinin yok olmasına neden olmuştu.  Ama böylesi felaketler oldukça seyrek gerçekleşir. Şimdilerde var olan altıncı yok oluş krizinin nedeni ise çok daha farklı. Dünyada vuku bulan altıncı büyük soy tükenmesinin tek faili Leakey ve Lewin tarafından da vurgulandığı gibi insan.

 

Tabiat ve biyoçeşitliliği koruma-ma yasası

 

Bütün bunlar gün be gün daha şiddetle ve yoğun bir şekilde dile getirilmesine rağmen ülkemiz politik gündemi için bu konular hala çok lüks kaçıyor. Buna en güncel örneklerden biri, kamuoyunun gündemine giremeyen ve şu an mecliste olan Tabiat ve Biyoçeşitliliği Koruma Yasa Tasarısı. Tabiat ve biyoçeşitliliği nasıl korumamalıyız rehberi gibi de okunabilecek yasa tasarısı, yapılacak yatırımlar önünde bir engel oluşturabilecek her türlü toplumsal itirazın önünü “yasa marifetiyle” kesmek niyetiyle hazırlanmış gibi görünüyor. İsteyen istediği kadar itiraz etsin, yasa tasarısında yer alan “üstün kamu yararı” kavramı gerekçe gösterilerek istenilen her yere her türlü yatırım yapılabilecek. Doğal parklar, sit alanları, korunması gereken bölgeler… vs. aklınıza neresi gelirse gelsin fark etmiyor; her yer potansiyel bir yatırım alanı oluyor.

Gerçi ülkemizde öyle şeyler oluyor ki bu yasa değişikliğine ne gerek vardı ki diye sormadan edemiyorsunuz. Örneğin, Hürriyet Gazetesi yazarı Melis Alphan (9 Mart 2013 tarihli “Batsın sizin vahşi madenciliğiniz!” yazısı) tarafından dile getirilen Manisa’nın Turgutlu ilçesindeki Çaldağı’nda yapılacak madencilik faaliyeti gibi. Dünyanın yedinci büyük tarım havzası olarak nitelenen bölgede yapılacak nikel madenciliği için tam olarak 15 ile 18 milyon ton gibi insanın inanmakta hakikaten zorluk çektiği bir miktarda sülfürik asit kullanılacak.  Bu miktar ülkemizi dünyadaki ikinci büyük sülfürik asit üreticisi haline getiriyor. Ne mutlu!, ama bu kadar çok miktarda sülfürik asiti üretecek ve yapılacak madencilik faaliyeti esnasında yukarıdaki resimde de görülebileceği gibi kullanarak bölge topraklarına akıtacak fabrika için ÇED raporunun bile istenmemiş olması sizlere ne anlatıyor? Bu faaliyetin zaman içinde ülkemizin en verimli tarım alanlarından birini, yer altı ve yerüstü su kaynaklarını ve haliyle tabiat ve biyoçeşitliliği yok edeceğini bilmek için kâhin olmaya gerek var mı?
Gerçekte yok olacak olan ne?

Her ne olursa olsun insana hiçbir şey olmayacağına, hep var kalacağımıza inanıyoruz. Şu an mecliste olan yasa, çıkması durumunda hayata büyük zarar verecek. Bu yasa bir ölüm fermanıdır. Hem doğa ve hem de biyoçeşitlilik hakkında çok az şey bilsek de zarar görmesinin nelere yol açabileceğini biliyoruz. Doğa insanın varoluş zeminini oluşturur. Biyoçeşitlilik ise bir tür olarak varlığımızın sürekliliğini güvence altına alan en önemli şey. Yitirilmemesi veya örselenmemesi gerekir. Bir zamanlar sahip olduğumuz ve yitirince değerini anladığımız diğer şeylere benzemez. Yitince insan da yiter. Yani aslında yitirdiğimiz ve yok ettiğimiz kendi türsel varlığımızdır. Pek muhtemel değil ama cenaze namazlarında olduğu gibi, “Tabiat ve biyoçeşitliliği nasıl bilirdiniz?” diye soracak tek tük birileri kalsa da geride; bu soruya yanıt verecek bir cemaat kesinlikle kalmayacak…

Bülent Şık – www.t24.com.tr