Dış Köşe

Militan çevrecilik ve hayvan hakları savunuculuğu

Çevreciliğin ülkemizdeki modus operandi’si (eylem planı) “ağaç dik, çöp topla, çevreyi koru” mottosunun miadını doldurmuş olmasından kaynaklı yeni bir çevrecilik anlayışını hâkim kılmanın zamanı geldi de geçiyor. Bu yüzden dünya örneklerinin üzerinde durmak bir anlamda zihin açıcı olabilir. Henüz literatürde yer edinmiş olmasa da, dünyada uzun süredir gelişen, ancak ülkemizde henüz emarelerine rastlanılmayan militan çevrecilik değerlendirilmeyi fazlasıyla hak ediyor. Militan çevrecilik özellikle sonuçlarla boğuşan ve protesto eden pasif çevrecilikten, müdahale eden ve sorunun kaynağını ortadan kaldırmaya dayanan aktif çevreciliğe geçişin zorunluluğunu savunanların alternatif bir sığınağı konumunda. Ancak insan türü, Homo consumer (tüketen insan) olma eşiğini çoktan aştığı için, artık günümüz dünyası için aktif ve müdahale eden çevreciliğin yaşam şansı, bağımlı insan sayısının artmasından kaynaklı olarak oldukça azalmıştır. Her türlü yasanın, çevreyi ve çevreciyi korumaktan öte, onu aforoz edip düşkünlükle suçladığını ve çevreyi de boşa sürüp giden kaynaklar manzumesi olarak gördüğünü düşünürsek, militan çevrecilik bir zorunluluktan öte zamanın ruhuna uygun olmasa da uydurulması gereken bir anlayış olarak karşımızda durmaktadır. Hali hazırda binlerce canlı son nefesini vermek üzereyken, son vahşinin yitirilmesine ramak kalmışken, hayvan barınakları birer hayvan işkence hanesine dönüşmüşken ve de bilim, hayvanları birer deneme tahtasına çevirmişken elimizi çabuk tutmalıyız desek yeridir. Üzülmeyin, henüz doğa korumadan bahsedip bir yandan da lastik reklamında oynamadıysanız ve çevrecilik pozunu katlettiği canlının süs haline gelmiş kellesinin önünde vermediyseniz ilk taşı atabilirsiniz.

Militan Çevrecilik veya Hayvan Hakları Savunusu Nedir?

World Fist FistSonda söyleyeceğimi baştan söyleyeyim. Şüphesiz ağaç dikmek ya da sokak hayvanlarını beslemek değildir. Hatta öyle ki teoride bunlara kökten karşı çıkmaktır. Ancak karşı çıkarken tutarlı alternatifleri ortaya koymak gibi de bir iddiası vardır.

Endüstri devrimi sonrası gerek doğal ortamın tahribatı gerekse de insan-hayvan arası iletişimin yozlaşıp tamamıyla anlamsız bir hale bürünmesi, insanoğlunun çevreye ve diğer türlere olan bakışında da ciddi değişimler yaşamasına neden oldu. Endüstrileşme ile birlikte ortaya çıkan kent kültürü ve beraberinde yarattığı modern hayat, yüzyılın en asimptot(sonuşmaz) döngüsü olan moda ve anlamsız estetik kaygılarını yaratan sürdürebilir bir ticari alanı meydana getirmekten de geri kalmadı. Bu sürdürülebilir alanın kuşkusuz ilk faturası kedi, köpek ve kuş gibi süsleştirilmiş hayvanlara ve estetik kaygıları gidermenin yegane ürünlerini barındıran kozmetik sektörünün birincil muhatabı memeli hayvanlara kesildi. Çevre açısından ise ilk olarak, aşırı CO2 salınımı ile tüm doğaya eşit bir şekilde fatura edildiğini söyleyebiliriz. Fark ettiyseniz henüz egzotik canlılardan bahsetmedik bile.

İnsanın sosyal evrimi ile ilişkisi, onun etrafında konumlanmak ve ondan arta kalanı ya da ondan aşırdığını yemek şeklinde olan hayvanlar bugün oldukça şaşırtıcı bir insanlaşma sürecine girmiş gibi görünüyorlar. Bir kısmı insanların yaşam alanına çeşitli genetik modifikasyonlar ve evrimsel şartlar neticesinde girebilmişken bir kısmı ise sokaklarda kalmış ya da atılmışlardır. Ancak sokak dediğimiz yer, henüz bu canlıların insana tam anlamıyla eklemlenmeden önceki sokaktan oldukça farklıdır. Kısmen vahşi doğa yerini kent dediğimiz doğanın kendisiyle uzaktan yakından alakası olmayan ortamlara bırakmıştır. Her dönem kendi insan tipini yaratır söylemi boşuna söylenmemiş. Kendini tekrarlayan insan sosyalitesi kendi hayvan severini de kent yaşamına uygun olarak yaratmaktan de geri kalmamıştır. İnsanı hayvanlardan soğutan sözüm ona çevreci ikoncanlar ya da ağaç dikmekten başka doğaya katkısı koca bir hiç olan dernekler bunun en güzel örnekleridir. Bu tür oluşumların ya da adından söz ettiren bir kısım “çevrecinin” sermayeden nasıl da destek kotardıklarını da unutmamak lazım. Hal böyleyken sırf hayvanlara sıcak yaz günlerinde bir kap su bırakarak kendi içinde vicdan teatisine girişen kişi haliyle hayvan sever olmaktan öte tam bir hayvan sevmezlik örneği sergilemektedir. Buradan hayvanları beslemeyelim algısı çıkmayacağı gibi sadece onları besleyerek hayvan sever olalım anlamı da çıkmıyor. Özü itibariyle evde hayvan beslemenin sokakta beslemekten tek farkı insan şefkatinin değişim aralığını ortaya koymasıdır. Nitekim sokakta yaşayan ile evde yaşayan hayvanlar arasındaki algı farklılığı incelendiğinde bu durumdan ne kastedildiği daha iyi anlaşılacaktır. Kaldı ki bu hayvanların bu şekilde sokaklarda sefil vaziyette benliklerinden uzak bir halde yaşamalarının tek nedeni olan biz ve tüketim kültürümüz olduğunu eklemekte fayda var.

Peki her türlü modern hayat nimetini sonuna kadar kullanıp tamamen sermayeye yönelik saldırılar doğanın geleceğini gerçekten kurtarabilir mi? Ya da militan çevrecilik gerçekten de böyle bir şey mi? İnsanların hayat tarzını değiştirme çabasından ziyade çevreye zarar verdiği düşünülen kurum ve kuruluşlara saldırmanın romantik olsa da sansasyonel olmaktan öteye gidememesi bize bir şeyler anlatıyor gibi. Artık petshopların birer sevgililer günü hediye dükkanı haline geldiğini, organik tarımın da diğer tarım uygulamaları gibi kapitalizme eklemlendiğini, asıl sorumluluk sahiplerinin suçunu örtbas etmek için uydurulmuş tasarruf söylemlerini afişe etmek yapılabilecek en büyük çevrecilik eylemidir.

Konunun bu açmazlarını bir kenara bırakırsak, militan çevreciliğin kısmen de olsa başarılı olabilmiş iki örneğine değinmekte yarar var. Bir sonraki yazıda da bu iki örnek üzerinden konuyu ayrıntısıyla değerlendirelim.

 

Sedat Gündoğdu – www.mühimhadiseler.org

 

 

Kategori: Dış Köşe