Ben kediyim anne, bana kızma! – Bilge Öztürk

Bilge (solda) ve Maura Uganda'da

Kedi gibiyim. Şimdi ben Afrika’dayım ya, sanki Afrikalıymışım gibi hissediyom. Yani aslında Yambiolu* gibi… Dört ayı geçti bu arada buraya geleli. Bu arada çok şeyler oldu, Uganda’ya gittim örneğin, tatile ama. Afrikam çok güzel, inanılmaz, uçsuz bucaksız… Kampala’da bi kampta kaldım önce, bahçesinde evcil olmayan maymunlar vardı. Böyle oturup da yemeğinizi yerken, maymunlar oynuyo gözünüzün önünde, bi tanesi naylon dosya bulmuş onu kaçırıyo falan arkadaşlarından, ağaçların o dalından ötekisine ağzında dosyayla zıplıyo. Böyle ağzın açık izliyosun.

Sonra Uganda’nın ulusal parkına gittik, Murchison Şelaleleri’nin olduğu park, Doktor Maura ile. Bir nevi safari diyelim. Aslında önce baya kendime sordum doğru bir şey yapıyo muyum, yapmıyo muyum diye, yani hayvanların doğal ortamlarına giderek onları rahatsız etmiş olmucak mıyız falan diye düşünürken, giden arkadaşlarım hani öyle de çok zararlı bişi değil dediler. Güvendim arkadaşlara ve de gittim.

Yambio'da bir kedi olmak...

Aslında safari Uganda için önemli bir gelir kaynağı. Hani belki oralarda safari yapılmasa belki de oralara fabrika kurulcak, ne biliyim belki şimdi baktıkları gibi bakmıcaklar diye düşündüm. Ormanın içinde topraktan yol var, o yolun üzerinden ormanın içinde yol alıyosunuz arabayla, o sırada dünyanın süprizleri birbirini izliyo ardı sıra. Önce adını bilmediğim unutkan hayvan. Öyle unutkanmış ki, arkasını döndüğünde arkasında bi aslan olduğunu unuttuğundan aslana yem olacak kadar. Sonra ceylanlar, geyikler, zürafalar, aslan, gergedan, hipopotamus, türlü kuşlar ve de en sevdiğim filler… Filleri çok seviyom, çok güzeller, böyle hani ayakları en yere basan hayvanlar fillermiş gibi geliyo, hani dünyanın, toprağın en farkında olan, tabi bu da benim hayal dünyamın ürünü ya da belki de bi belgeselde duydum… Ertesi gün tekneyle şelaleye doğru yol aldık, Nil’in kollarından birinin üzerinde. İnanılmaz bir doğa, bence herkes Afrika’ya gelmeli, görmeli…

Yambio'da MSF (Sınır Tanımayan Doktorlar) ekibi

En son gün de yürüyerek şelalenin kaynağına gittik, nasıl çağlıyodu anlatamam, güzelliğine dayanamadım, mutluluktan ağladım, bi de korktum ya bişey olursa bu güzelliğe dedim, ya baraj yaparlarsa ya kötü bişi gelirse başına dedim… Sonra döndük Kampala’ya, ordan Jinja’ya geçtik. Jinja Nil’in doğduğu yer, oradan sonra 6000 km yol alarak Akdeniz’e dökülüyor ve Afrika’ya hayat veriyo. Orda da bi kampta kaldık, çadırda, hemen önünde çadırın küçük bi uçurum, uçurumun üzerinde uzun uzun ağaçlar, uçurumun dibinde ise yine Nil var. Hani ormanın içinde ya, gece sessiz sakin olur diyodum amanın geceleyin nasıl bir gürültü, nasıl bir cümbüş cemaat, dedim bu orman hayvanları baya eğleniyolar geceleyin… Sonra çadırınızdan çıkıyosunuz sabahleyin uyanınca, karşınızdaki manzara çığlık çığlığa ağaçtan ağaca atlayan maymunlar… Tüylerim diken diken oldu güzelliklerinden…

Yambio'da bahçecilik:)

Sonra ayrılma vakti geldi ve de evimize, Yambio’ya geri döndük… Çok özlemişim… Hani kedi olma durumu var ya, Uganda’yı çok sevdim ama gene de Yambio’yla karşılaştırıyodum, işte Yambio’da şu daha güzel, bu daha güzel diye Amaan hepsi çok güzel işte diyom sonra tabi… Hasret giderdik kamptakilerle, hastanedeki ekiple, çok heycanlandım gitmeden önce hastaneye hani iki hafta görüşmedik ya, ne güzel karşıladılar beni, sarıldık, özlem giderdik… Aslında hep bi yanım Afrikalı gibi hissettim, Afrika müziğini hep çok sevdim ne biliyim Afrika kıyafetlerini, belgesellerini falan hep çok sevdim hayatımda. Bi sürü Afrikalı arkadaşım da oldu hayatımda. Buraya gelince daha da bi ait hissettim kendimi. Basit hayat, az kıyafet, az tüketim, doğayla uyum, doğayla içiçe olmak, herkese selam vermek… Sabah yürüyüşe gidiyom arkadaşımla ve yolda gördüğüm herkese selam veriyom. İstanbul’a dönünce çok garip olcak, valla herkese selam vericem, burdakiler gibi gülen yüzlerle herkese selam vericem, bakalım neler olucak… Neyse işte burdayken Afrikayla ilgili filmler izliyom, okumaya çalışıyom, ne biliyim insanların hikayelerini öğrenmeye çalışıyom falan.

Doktor Belen ve bir bebek

Zorluklar var bu kıtada, hatta hani o turuncu yollar var ya, o turuncu yollar kanla karışınca almış bu rengi diyolar… Örneğin Güney Sudan’ın “kayıp oğlanları” hikayesi var. Bundan yıllar önce Sudan ikiye ayrılmamışken daha, Sudan’ın güneyinde yaşayan Müslüman olmayan küçük çocukların öldürülmesini emretmiş hükümet. Saldırgan gruplar gelip köyleri yağmalıyolarmış, sonra bi keresinde çocukları bi kulübenin içine koyup o kulübeyi yakmışlar bile ya da bazılarını hadım etmişler çocukları olmasın da çoğalmasınlar diye… Sonra bu çocuklar ailelerinden ayrılıp kilometrelerce yol gitmişler, kaçmışlar oldukları köyden ve de bu çocukların olduğu bir mülteci kampı oluşmuş, hep beraber orada binlerce çocuk yaşamaya başlamışlar… Annelerinden, babalarından, kardeşlerinden uzakta… Kimisi giderken yürümeye dayanamayıp hayatını kaybetmiş, kimisi açlığa, susuzluğa dayanamamış…

Yambio'nun çocukları

İşte bu kayıp çocuklarını arayan ailelerin isimlerinin olduğu listeler geliyomuş arasıra, heycanla hepsi arıyolar ailelerini falan, bazıları izlerini buluyo, bazıları bulamıyomuş falan… Neyse bu çocuklarla ilgili bi belgesel vardı, onu izledim. Belgeselde oğlu, anasına, kardeşine on sekiz yıl sonra kavuşuyodu, annesi mutluluktan bayılıyodu, şarkılar söylüyodu. Ne güzel de kavuşmuştu annesine, kardeşine… Ama tabii bu kayıp çocukların hepsi ailesini bulan o kayıp çocuk kadar şanslı değiller… Ve o kayıp çocuklar belki de hala o kampta yaşıyolar, aileleri ve geçmişleri kaybolmuş şekilde… İşte tüm bunları izlerken düşündüm, aileler ne kadar basit ve de çoğu zaman aslında gereksiz sebeplerle birbirlerini kırıyolar. Çocukları mutlu olmak için doğurmuyo mu insanlar, önemli olan mutluluğu düşünmek diye düşündüm yani Afrika’da ya da Türkiye’de ya da başka bi yerde işte… Hani ananem, çocuğunu kaybetmiş, yıllar geçti üzerinden, ananem hala ağlıyo…

Yambio'nun çocukları

Geçen gün akşam yemeği sofrasındaydık. Ben afiyetle yemeğimi yiyodum. Bizim kampın yanında bi bina var, oraya yerinden yurdundan edilmiş insanlar geliyomuş, evlerine dönmek için bir tür geçiş noktası, yani bulundukları yerden buraya geliyolar, buradan da evlerine dönüyolar. Oradan çocuk ağlamaları geliyo bazen. Bizim ekipten biri sormuş , niye ağlıyo bu çocuk diye, birisi belki de açlıktan demiş. İşte tam yemeğimden o güzel lokmaları aldığım anda bu hikaye beynime çakıldı, lokmalar ağzımda büyüdü, bi süre yiyemedim, belki de aç değildi çocuk, hani çocuklar ağlıyo sonuçta, hani yokluk bölgesi de diil burası ama yine de açlığı düşündüm.

Ben aslında gerçekten hiç aç kalmadım. Hani küçükken durumumuzun zor olduğu zamanlar olmuştu, hani öyle çeşitli yiyecekler alamadığmıız zamanlar olmuştu ama kötü de olsa yiyecek bişiler oluyodu evde. Üniversiteye giderken bazen akşam yemeğine kadar bişeyler yiyemeyebiliyodum, karnım falan gurulduyodu çünkü bazen harçlığım olmuyodu ama hani ona da açlık diyemem. Açlığın ne olduğunu bilmiyom. O yüzden kendimi aç bi çocuğun yerine koyamadım. Ama kendimi annesinin yerine koymaya çalıştım (biyolojik olarak anne olmadım ama manevi olarak anne diyen biri var bana, oğlum, onu çok seviyom, kıyamam ona)… Ne acı, çocuğun gözünün önünde acı çekiyo, açlıktan ağlıyo ve senin yapabileceğin şeyler çok sınırlı, kendi şehrinde bile yaşamıyosun, belki elin kolun bağlı, muhtemelen kendin de açsın, belki de çocuğun gözünün önünde hergün biraz daha eriyo. Yani belki dünyanın büyük bi kısmının çok yiyeceği var ama dünyada bazı insanlar aç! Belki de yanı başımızda! Belki de yanı başınızda!

Aç olmak zor, aç bir çocuğun anası olmak belki ondan zor. Bi yandan bizim memleketteki bazı anneleri-babaları düşünüyom. Çocuklarına biçok şey için kızıyolar, bazen hayatı zorlaştırıyolar falan. Anlamıyom bunu, çünkü çocukları mutlu olmak için doğurmuyolar mı, çocuklarının mutlu olmalarını istemiyolar mı diye düşünüyom. İşte ne biliyim önemli olan çocukların sağlıklı ve mutlu olması değil mi? Hani büyük şehirlerde bu değişiyo son zamanlarda ama örneğin kızın evlenmeden önce seks yaptıysa ve aile bunu öğrendiyse, ne biliyim çocuğun eşcinselse ya da ne biliyim çocuğun toplumun geri kalanından biraz farklıysa işte ne biliyim aktivistse, işte okulda iyi derece alamadıysa hayatı zorlaştırıyo aileleler, bazen hayatı bi yarışa dönüştürüyolar çocuklarına, her konuda iyi olman lazım, en iyisi sen olman lazım, bu kötü bu kaka, sen hep iyi olmalısın falan diye, iyi iş sahibi olmalısın, iyi para kazanmalısın, aile sahibi olmalısın, evlenmelisin, çocukların olmalı, çocuklarına bi sürü şey almalısın, hani en iyi kıyafeti giymeliler, bunu yaparsan onlar hakkımızda ne düşünür sonra larla geçiyo ömür bazen. İşte bu noktada şunu düşünemiyolar, ben bu çocuğu mutlu olsun, olalım diye doğurdum, önemli olan onun mutlu olması, önemli olan onun kendisi olup mutlu olması değil mi diye düşünmüyolar belki de…

Neyse diyeceğim şu ki, herkes elinde olanların farkında olsa keşke, elinde olanlarla ve kendisiyle mutlu olmayı bilse… Ve de kendi oluşturduğumuz saçma sapan kurallar zinciri içinde kendimizi kaybetmesek ve mutlu olmayı unutmasak. Yani hani anneysen, babaysan ve çocuğun hayattaysa sağlıklıysa bunun farkında olup mutlu olmayı öğrenmelisin diye düşünüyom. Hani ya çocuğun kayıp çocuk olsaydı ne olurdu o zaman?

Herkese sevgiler…

Bilge

Bu yazı ilk kez 18 Ağustos 2012’de yazarın Mavi Bilge adlı blogunda yayımlanmıştır.

*Yambio, Güney Sudan’ın bir kenti.