Sinemalarda bu hafta

Bu hafta vizyona 6 film giriyor. İkisini önceden festivallerde izlemiştim, 1 tam 1/2’sini de her hafta sinema yazmaya teşne olunca hafta içi internet dehlizlerinde arayıp bulunca izledim.

İki eliniz Cannes’da olsa kaçırmayın dediklerim: “Peki Şimdi Nereye?” ile “Bu Dans Senin

Peki Şimdi Nereye? (Et Maintenat, On Va Ou?)

Nadine Labaki her sinemaseveri bir sonraki filminde ne yapacak diye heyecanlandıran yönetmenlerden.İlk filmi “Karamel” enfes bir filmdi, “Peki Şimdi Nereye?” ile çıtayı bir kademe yükseltmiş. Müslüman – Hristiyan ezeli çatışmasına kadın bir bakış açısı getirmiş. Kadın olmak, anne olmak, sevgili olmak ve çatışan iki kesim arasında bulunmak. Tüm bu sorulara yanıt ararken samimiyeti de, mizahı da elden bırakmıyor Labaki.

Kendi paşa gönlümün bu senenin en iyi filmleri listesinde rahatlıkla ilk 5 içerisinde yer alır. Filmin sonundaki “Peki Şimdi Nereye?” esprisi bu topraklara ve bizim yaşadıklarımıza da o denli uyuyor ki.

Filmi If İstanbul Festivali sırasında Beyoğlu Beyoğlu sinemasında izlemiştim. Benimle gelecek arkadaşımın o gün bir işi çıktığı için bana eşlik edememişti. O gün bugündür de başının etini yerim, “bak vizyona girerse, sakın kaçırma, mutlaka izle” diye. Şimdi hazır vizyona girmişken bir kez daha çınlatayım kulağını, “Hülya, bak o film işte bu film, mutlaka izle, sakın kaçırma!”

Bu Dans Senin (Take This Waltz)

Ben artık Michelle Williams’a kadın Harvey Keitel deme kararı aldım alacağım. Hemen hemen her filmde karşımıza çıkıyor bu oyuncu. Film ya da yönetmen ayırmıyor gibi. Sinemanın parçası olmak ona olduğu kadar onu izleyen bizlere de çok keyif veriyor. “Dawson’s Creek”de iki sevgilinin arasına giren fettan aşufteden bugünlere kadar geldi Williams. İstanbul Film Festivali’nde izlediğim (hangi sene olduğunu unuttum) “Wendy and Lucy“‘de de karşınıza çıkabilir, Oscar heykelciğine kavuştuğu “Marilyn ile Bir Hafta” da Monroe olarak da. (Bu arada, emin olamadım, Oscar’ı o almıştı değil mi?)

If İstanbul kitapçığında göz gezdirirken yerimden sıçrayarak ilk “mutlaka izlenecek” işareti koyduğum film olan “Take This Waltz”da (Bu filmin adı da tercüme edilir mi be kardeşim, pes!)  kocasını seven; komşusu ile de sevişmek isteyen bir kadın rolünde harika. Filmin ortalarında bir yerde geçen yatak sahnesinde Leonard Cohen’in “Take This Waltz“ı çalarken cereyan edenler beni önce hayli sersemletmiş ama sonrasında kendi dar düşünce kalıplarım hakkında düşündürtmüştü.

Şimdi alt alta yazdığım ilk iki filmin de kadın yönetmenlerin elinden çıkmış olması çekti dikkatimi. Nadine Labaki ve Sarah Polley. Üstüne bir de yazarken dem” vurduğum Wendy and Lucy”nin yönetmeni, Kelly Reichardt.

Ne kadar kadın yönetmen o kadar sinema şöleni diyeceğim kadar var hani. Sinema kültürü çeperim pek geniş olmadığı için daha başka kadın yönetmen isimleri ilk anda aklıma gelmiyor ama kadın yönetmen elinden çıkmış hemen hemen her film daha bir içine çekiyor beni sanki.

O halde kendime dip not, “Film seçerken yönetmenin cinsiyetine de dikkat et”

Dedektif Dee: Gizemli Alev (Di Renjije)

Çocukluğumuz vurdulu kırdılı filmleri izleyerek geçti. Bahçelievler Ünverdi Sinemasında (şimdi yerinde yeller esiyor) ne zaman bir karate filmi izlesem onu takip eden bir hafta boyunca filmde gördüğüm hareketleri tekrar etmeye çalışırdım. O hareketleri yaparkan aynı sesleri çıkarmak bu işin amentüsüdür. Evin içinde, “hıyaa, hoyaa” diye gezinirken annemden az terlik yemedim.

Çinli yönetmen Tsui Hank’ın “Dedektif Dee: Gizemli Alev”i benim sözünü ettiğim filmlerden değil ama. Polisiye türü ile dövüş sanatları arasında bir film ortaya çıkmış. Filmi izledikten sonra acı ile farkettim ki, “o eski halimden eser yok şimdi” be hocam.

Aşk Sanatı (L’Art d’Aimer)

Emmanuel Mouret’in “Aşk Sanat”ını çeyreğini izleyebildim sadece. Film kötü olduğu için değil fransızcam hiç olmadığı için. Altyazısını bulup buluşturunca tamamını izlemeyi de kafama koydum ama. Daha iki satır önce “kadın yönetmen” filmlerini kaçırma diye kendimize not aldık ne de olsa.

Başka bir konu daha var aslında. Film bilmek için dil de bilmek gerekli mi? Sinema dili diye bir şeyden bahsedilir hep, filmin kendisi, görüntüleri, müziği, hikayenin aksettiriliş şekli filmi izlemek için yeterli olamaz mı? Aslında ben de bu önkabul ile başladım “Aşk Sanatı”nı izlemeye ama pek çok yan öyküden kurulu filmde o kadar yoğun dış ses kullanılmış ki, ilgili dile vakıf olmadan takip edebilmeniz neredeyse imkansız.

Bu, “lisan bilmeden sinema izlenebilir” iddiası aklıma Ferhan abimin (Ferhan Şensoy) bir kitabından okuduğum “Sinema Tek” maceralarını anımsattı. O dönem okuduğu Mekteb-i Sultani’den (Galatasaray Lisesi) sık sık kaçıp soluğu sinemada alımış Ferhan abi. Sinemanın artık Ferhan abimi tanıyan kapıcısı da onu yan kapıdan salona buyur edrmiş. Orda seyrettiği 70 lisandan filmde anlamış Ferhan abi, “sinema izlemek için lisan bilmek gerekmediğini”

İnanılmaz Örümcek Adam (The Amazing Spider Man) ve Kıyamet Kitabı (Doomsday Book)

Bu iki filmi izleme imkanım olmadı. Hem ben çok şanslı bir sinema yazarıyım. Yeşil Gazete ayrıcalığım ile istemediğim filmi seyretmeme özgürlüğüne de sahibim. Bu iki filmi altyazıcılar ne demiş ona bir göz atalım.Onlar da pek sevmemişler anlaşılan. Örümce Adam için yönetmenin başka bir filmini (500 days of Summer), Kıyamet Kitabı için ise 3 farklı yönetmenin kısa filmlerinden oluşan film için ise yönetmenlerden biri için, (“Kim-Ji woon) izlenebilir demekle yetinmişler.

Sinema yazmaya daha yeni başladık. Sırf vizyonla sınırlı kalmak istemiyorum ama fetsivaller, gösterimler, internette keşifler, evde, cafe’de, kitap salonunda gösterimlerden de dem vurmak isterim. Sinema da aynı kitap gibi paylaştıkça ve paslaştıkça çoğalan bir sanat. Bu konudaki her öneri, fikir, duyuruya açık oldğumuzu da buradan aktarmış olayım.

Everyday and every way I’m getting better and better

anavarza