Yeşeriyorum

Yeşiller Partisi – EDP birlikteliği ne ifade ediyor? – Ali Buğra Küçük

Son günlerde basında heyecan verici bir haber dolanıyor. Yeşiller Partisi ve EDP bir araya geliyor ve bu kararlarını 16 Haziran 2012 Cumartesi günü deklere ediyorlar. Türkiye’de partiler düzeyinde siyasetin ihtiyaç duyduğu bir hamleydi bu ve nihayet gerçekleşiyor. Fakat bu güç birliği aslında ne ifade ediyor? Yakından baktığımızda görebileceklerimiz neler?

Yeşil siyaset, kökeni daha eski olmakla birlikte 80’li yıllarda güç kazanarak günümüze gelen, katılımcı demokratik değerleri sindirmiş, anti-militarist ve bilhassa geç dönem endüstriyel kapitalizmin canlı türleri üzerinde yol açtığı onarması zor zararları en aza indirmeyi hedefleyen bir oluşumdur. Yeşil siyasetin reel politik arenada ve ulus-devletler bazında dünyadaki en güçlü yapılanması Almanya’daki Bündnis 90/Die Grünen’dir ki bilindiği gibi 2011’de Baden-Württemberg’de çarpıcı bir başarıya imza atmışlardır. 90’lı yıllardan bu yana hem dünyada yeşil partilerin sayısında artış olmakta ve bu partiler uluslar arası ölçekte dayanışmalarını hızlandırmakta, hem de Earthwatch, Greenpeace, Global Witness gibi hareket alanını global düzeye yayabilmiş NGO’lar yeşil partilerle işbirliğini hızlandırırken bir yandan da çeşitli araçlarla gezegen çapında farkındalık yaratmaya devam etmektedirler.

Teorik arka plana göz gezdirildiğinde, “derin ekolojizm” ve “sığ ekolojizm” olarak ayrışan iki grubun doğa-insan, ekolojik bilinç-kişisel gelişim, büyüme karşıtlığı-sürdürülebilir büyüme gibi ikilem oluşturan bağlantı noktalarında uzlaşamadığı görülür. Ancak her iki grubun da, teorik olarak (gerek derin ekolojistlerin mistisizmi, gerekse sığ ekolojistlerin antroposentrizmi) saplandığı nokta “mistik/değerler muhafazakarlığı”nın göbeğinde bulunmaktadır.

Derin ekolojistlerin “muhteşem varoluş halkası” içinde konumlandırdığı Gaia, tanrısal bir ideale yakındır ve aslolan, bu ideale geri dönmektir. Buna göre toplumlarda ekosentrik anlayışın yerleşmesi ve doğa-insan ilişkisinin radikal derecede holistik bir biçimde kavranması gerekmektedir. Ne var ki, teknik olarak böyle bir bakış açısının sosyo-politik alandaki izdüşümü değerler muhafazakarlığıdır ki muhafazakarlığın bu türü, zamanın ve mekanın ötesindeki, hatta çoğu zaman Tanrı vergisi olduğuna inanılan “değerlerin” evrensel düzeyde benimsenmesi ve korunması gerektiğini öğütlemektedir. Hiç şüphe yok ki statik değerlerin bu şekilde empoze edilmesi, muhafazakar bakış açısına göre, doğrudan/dolaylı baskı araçlarının harekete geçirilmesiyle eşgüdümlü ilerleyecektir. Bu sorun sığ ekolojistler için de geçerlidir ancak onları bu soruna iten yol daha farklı bir güzergahtan geçer.

Sığ ekolojizm düşüncesinin temel belirleyeni antroposentrizmdir. Bu, tam anlamıyla insan odaklı bir evren profilinin yeşil hareketteki tezahürüdür. İnsanlar, evrenin merkezindeki akıllı varlıklardır ve akıl, dış dünyaya egemenlik kurmanın aracı olarak insanı yüceltir ve onu bir yarı-tanrı statüsüne yükseltir. Buna göre insan, doğanın hakimi ve koruyucusudur. İnsanlar rasyonel düşüncenin dinamikleri sayesinde kendilerine ortak ve genel geçer değerler yaratabilirler ve doğa bu noktada kendi türünü korumak isteyen insanın egosunu tatmin edebileceği sınıra kadar korunmalıdır. Yarı-tanrılar olarak insanlar kendi kudretlerine o kadar güvenmektedirler ki eylemlerinin gezegeni yok etme seviyesine varabileceğinden endişe duymaktadırlar. Bu anlamda özsel olarak gezegeni kemiren parazitler olan insanlar, kendi eylemlerini yücelterek kendilerini diğer tüm varoluş biçimlerinin üstüne yerleştirmişlerdir. Böylece değerler muhafazakarlığı bu düşüncede de ortaya çıkmıştır. Ancak gerçekte olan bu değildir. 200 yıllık endüstri ile yaşı 4,54 milyar yıla tarihlenen bir gezegeni yok etme söylemi, insan egosunun ve saplantısal egemenlik arzusunun bir ifadesi olmaktan öteye gidemez. Halbuki insanlar eylemleriyle gezegeni değil, bazı canlı türlerini ve habitatı yok etme pahasına kendi türlerini yok etmektedirler.

İki ekolojik yaklaşımın böyle bir muhafazakarlığa saplanması paradoksal görülebilir, ancak yeşil hareket bu muhafazakar yapıdan kendini kurtarabilecek devrimci reflekse sahiptir.

Temel derdi insanı mutluluğa götürecek yolları aramak olan sosyalizm yer yer yeşil harekete sızmıştır. Sosyalizm sosuyla karıştırılan yeşil hareket artık muhafazakar tuzaktan kurtulduğunu iddia edebilir. Şöyle ki, yaklaşık son 200 yıldır zamanın ruhunu belirleyen endüstriye karşı direnerek yeni bir ruh yaratma arzusu hiç de küçümsenemeyecek kadar devrimcidir. Ancak bu devrim geriye değil, ileriye yönelik bir devrim olmalıdır. Modern teknolojiyi reddeden değil, teknolojiyi ehlileştirip nimetlerini doğa ile uyum haline sokmaya çabalayan, antroposentrizmden uzaklaşarak “egemen insan” barbarlığını geçmişe gömen, üretim ilişkilerini yeniden düzenleyerek kapitalizmin açtığı ölümcül yaraları tedavi etmeye çalışan, kaynak temelli ekonominin sözcülüğünü yapan ve kurulacak sistemde toplumsal alanda baskı araçlarının hiçbir türlüsüne hiçbir şart altında başvurmamayı ilke edinmiş, reel anlamıyla demokratik ve çoğulcu yaşam biçimini özümsemiş bir devrim olmalıdır bu.

İşte böyle bir devrim anlayışı ancak solun yeşil harekete başarılı bir şekilde entegre edilmesiyle mümkündür. Bu bağlamda Yeşiller Partisi ve EDP’nin aynı yola baş koymaları, her iki siyasal yaklaşımın da faydasına hizmet edecektir. Ancak bu birliktelikte en zor görev EDP kanadına düşmektedir. Yeşil “değerlerin” ideolojik ve doğrudan/dolaylı baskı araçlarına başvurulmadan topluma benimsetilmesi zor bir görevdir ve bu görevi layıkıyla taşıyacak yeni nesil entelektüel yetiştirmek Yeşiller-EDP ortaklığının önündeki en esaslı meydan okumadır. Neo-Gramsci’ci anlamıyla yeni nesil entelektüel yetiştirebilmek için Türkiye şartlarındaki üretim ilişkilerinin, ezilen sınıfın taleplerinin ve sosyo-ekonomik yapının detaylı ve ayağı yere basan bir analizi gerekmektedir ve EDP kanadı kararlı olursa bu analizin altından kalkabilir.

Karşımıza çıkan bu yeni hareket ne yazık ki Türkiye’de marjinal kalmaktadır. Ancak zaten önemli olan, bu hareketin hegemonya mücadelesinin kristalleşmiş şekli olan devlet yapısında egemen bir konum elde etmesi değil, strateji ve projelerini kurumlar vasıtasıyla mücadelenin içine sokabilmesidir. Bu sayede, eğer Yeşiller-EDP mayası tutarsa Türkiye siyasetinde yeni bir perde açılmış olacaktır. Bu yeni perdenin açılışı, ülke topraklarında yaşayan her türlü canlının hayalindeki geleceğe yeni bir adımı müjdeleyecektir.

 

Ali Buğra KÜÇÜK

Kırıkkale Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü

Araştırma Görevlisi

twitter.com/#!/Gabilgathol

Kategori: Yeşeriyorum