Nükleersiz bir Japonya doğarken

Japonya, bu Cumartesi günü, çalışan son nükleer reaktörünü de devre dışına alacak ve geçtiğimiz Mart ayında yaşanan korkunç Fukuşima kazasından sonra ülke şimdilik nükleer enerjiden tamamen uzaklaşmış olacak. Devre dışına alınacak Tomari 3 reaktörü 2009’un Aralık ayında devreye girmiş 900 MW gücünde bir basınçlı su reaktörü, Japonya’nın nükleer filosunun son üyesi. Fukuşima kazasının ardından diğer 53 nükleer güç reaktörleriyle birlikte bu sonuncusu da 14 metre yüksekliğinde tsunami dalgalarına dayanıp dayanamayacağı dahil çok geniş stres testlerinden geçirilmek üzere devre dışına alınıyor.

Japonya'nın Kuzey adasındaki Tomari nükleer santrali

Japonya’da nükleer enerjinin geleceği parlak değil. Fukuşima kazasının yıldönümünde 45 bin kişi Tokyo’da nükleere hayır dedi. Dünyanın ilk ve tek nükleer saldırı mağduru bu ülkesi, hazin kazayla bu masif enerji kaynağının tehlikelerini tekrar hatırlamak zorunda kaldı. Hükümetin yerel nüfusun onayını almadan her hangi bir nükleer santrali çalıştırmayacağına dair sözü üzerine, şu anda reaktörlerin birinin bile devreye alınıp alınmayacağı şüphe konusu. Japon sanayii artan enerji fiyatlarından muztarib bir şekilde bastırıyor, diğer tarafta ise nükleerden yeterince travmatize olmuş bir nüfus ‘bir daha asla’dan ‘benim arka bahçemde değil’e bir skala içinde gerekçelerle nükleersiz yaşamak istiyor. Hükümetin devreye almaya hazır olduğunu söylediği Oi Nükleer Santrali için vatandaşlar ve yerel yönetim hâlâ ikna edilebilmiş değil.

Nükleerin yokluğunda Japonya herşeyden önce enerji ihtiyacını kısmayı seçti. Makul insanlar, değil mi? Kazadan ve deprem felaketinden bu yana çok kuvvetli enerji verimliliği tedbirleri, tüketim toplumunun gereksiz masif enerji talebine ket vurma kampanyaları ve yönetmelikleri söz konusu. Ülke, kısa vadede fosil yakıtlara yüklenerek enerji ihtiyacını karşılamaya çalışıyor. Uzun vadede belli olan tek şey ise tasarrufun ve verimlilik tedbirlerinin devam edeceği ve yenilenebilir enerji kaynaklarının çok daha fazla kullanılacağı.

Sırf  petrol ithalatı için günde 100 milyon doları bulan bu geçici ek fosil faturasının ekonomik yükü ağır. Endüstrielistler zaman zaman üretimi başka yerlere kaydırmak gibi tehditler savuruyor, büyüme %0.1 ile kısıtlı kalacak diyor, kızıyorlar. Tehdit savurmayı seven bir başka klik olan elektrik şirketlerine göre Tokyo’da bu yaz %5, ülkenin başka yerlerinde daha da büyük elektrik açıkları bekleniyor. Oysa, 10 Sıvı doğalgaz depolama tesisi ile ülkenin alt yapısı şimdilik bu dağılımı kaldırıyor, ve geçen yaz tüketimde %18 gibi bir düşüş gerçekleştirmişti endişeli insanlar.

Önemli nokta, fosil yakıtlara yönelme, bu ekonomik yükün yanı sıra, Japonya’nın iklim değişikliği ile mücadele mesuliyetini de sekteye uğrattı. Nükleer kaza öncesi, 2009 rakamlarına göre, ülkenin o yılki 1.047.919 GW hacmindeki dev elektrik üretiminin yaklaşık %27’si doğal gaz, %26’sı nükleer, %26’sı kömür, %9’u petrol, %8’i hidrolik ve %4’ü diğer kaynaklardan karşılanmış. Bu sene nükleerin devre dışı kalmasıyla doğal gaz ve petrole yüklenmeleri üzerine elektrik üretiminde birim (TPE) başına salınan karbondioksitte %15 oranında bir artış gözlemlenmiş. Bu hal-i hazırda 1990 karbon salım değerlerinin %12 altına inebilmiş bir ülke için iyiye alamet değil; ama hatırlanmalı ki bu %15 sera gazı artışı birincil enerji kullanımında değil sadece elektrik üretiminde bir artış ve bu bir felaket sonrası kriz senaryosu. Japonya Enerji Ekonomisi Enstitüsü’nün hesaplarına göre, ülkenin nükleere geri dönmemesi CO2 salımlarında %5 bir artış demek olacak. Bu insanlığın mevcut salımlarının %4’ünden mesul Japanya’nın salımının %5’i olunca kayda değer bir rakam oluyor.

Ancak hikaye bundan ibaret değil. Nükleere dönmeden bariz ki Japonya iklim ve de ekonomi konusunda zorlanacak birkaç sene; belki sanayiin taleplerine boyun eğip birkaç reaktörünü çalıştıracak bile, ama çığır açacak bir dönüşüm sağlayabileceğinin ve vatandaşlarının da bunu istediğinin farkında bir toplum artık Japonya. Çevre Bakanlığı’na bağlı bir kurul ülkenin nükleer reaktörleri tamamen kapatıp yine de 2030 yılına kadar, tasarruf ve %25-%35 arası bir hedefte yenilenebilir enerji kullanımıyla, sera gazı emisyonunu 1990 değerlerinin %25 altına çekme vaadini gerçekleştirebileceğini açıklıyor. Bundan ilerisi ise yeni, temiz, sürdürülebilir bir enerji ekonomisinin ne derece ciddi bir siyasi hedef olacağına bağlı.

Gelişmeler şimdilik ümit verici, zira Fukuşima kazası ardından bu sene güneş enerjisi yatırımları ülkede fırladı; felaketle yüzleşilen bir yılda 1.1 GW yeni iletim hattı bağlantılı fotovoltaik kapasite tesis edildi. Ülkenin şu anki kapasitesi 4.7 GW, tam kapasite çalıştığı anlardaAkkuyu’da inşa edilmek istenen nükleer santrale eşdeğer bu, ve verimlilik faktörü göze alındığında da büyük bir termik santralin kurulu gücünün üstünde veya 2 ortalama nükleer reaktörün normal verimlilikte çalışmasına tekabül ediyor. Güneş dünyanın Türkiye’den daha az elverişli çok yerinde olduğu gibi Japonya’da da çığ gibi büyüyecek, Bloomberg Fransa’nın hesaplarına göre sadece 2014 yılına kadar ülkede 20 GW kurulu güneş gücüne erişilmesi beklenebilir. Büyük güneş enerjisi yatırımları planlarının yanı sıra burada değişimin anahtarı Almanya benzeri tarifeli alım garantileri ile yenilenebilir enerjilerin şebeke bağlantılı yaygın bireysel kullanımının da teşviki. Japonya, güneş enerjisi için $0.52/kws, rüzgar için $0.28/kws cazip alım garantileri açıkladı (Türkiye’de güneşe kısıtlı bir kapasiteye kadar $0.135/kws veriyor hükümet).  Sanırım dili yanıp toplumsal ve ekolojik yıkım ve ilerideki devre-dışına alma, atıklarla ilgilenme maliyetlerini göze almak zorunda kalınca, bu cazip fiyatların pahalı olmadığını idrak ediyor hükümetler. Güneşin yanı sıra rüzgar, okyanus enerjisi ve jeotermal de yüksek potansiyele sahip Japonya’da. Diğer taraftan, ülke HES inşaatleri için yönetmeliklerini hafifletiyor acil bir tedbir olarak. Her halükarda 1970’lerin enerji kriziyle nükleeri seçen Japonya’da, bugünün iklim ve nükleer kaza krizleriyle bir ciddi yenilenebilir enerji ekonomisi doğuyor.

İki eski müttefik, iki eski otoriter kültür, Almanya ve Japonya 20. yüzyılda otoriteryanizmin yükünü üstlerinden acılarla attıktan sonra, 21. yüzyılın başlarında, demokratikleşmiş toplumlarıyla, yenilenebilir enerji ekonomisine geçişin önderliğini yapmaya başladılar bile. Vatandaşların kaygılarına ve isteklerine kulak vererek, doğa ananın (-bu tabiri sevmediyseniz siz bilimin deyin, küresel ısınmanın semptomları siz ne isim verirseniz yine de ayni, nükleer atıklar da bir yere gitmiyor-) dayatmalarını göz önünde bulundurarak belirlenen, sadece yenilenebilirleri değil ayni zamanda tasarruf ile adem-i merkezileşmeyi de içeren, çok daha geniş tabana yayılmış bir enerji  politikası AKP Türkiye’sinden bakıldığında çok büyük bir hayalmiş gibi durabilir. Oysa ki bugün gerçekleşiyor, ve Türkiye bu dönüşümün dışında kalıyor olduğu için belki de ülkenin kalkınma ve modernleşme tarafgirleri önümüzdeki on yıllarda yine geriye bakıp ne hata yaptıklarına dair az gelişmişlik teorileri üretmeye devam edecekler.