Genç Siviller hayvan severse – Emre Tansu Keten

Bundan yaklaşık bir ay önce, hayvan hakları ve hayvan özgürleşmesi mücadelesi veren insanlar, “Hayvan Partisi” isimli bir siyasi partinin kurulduğunu duyduklarında şaşırdılar. Çünkü sayısı çok fazla olmayan hayvan hakları aktivistleri arasında böyle bir gündem yoktu. Hayvan haklarını dert edinen bir düzine insanın yerden biter gibi ortaya çıkıp, siyasi parti gibi iddialı bir formla mücadeleye atılmaları gerçekten şaşırtıcıydı, üstelik daha da şaşırtıcı olan, TRT gibi bir kanalda (ve saftaşlarında) bu partinin ayrıntılı şekilde tanıtılmasıydı. Neyse ki, bu esrar uzun sürmedi, Hayvan Partisi’nin altından Genç Siviller‘in kurucularından Turgay Oğur ve kardeşi Yıldıray Oğur’un eşi çıktı. Söylediklerine göre de, partinin yüzde 25′i genç sivilmiş. Türkiye’yi darbe tehditinden kurtarıp, demokratik ellere teslim eden bukahraman sivillerin, hayvanları kaderlerine teslim etmeleri tabi ki düşünülemezdi. Hayvan haklarından girip, parlamento hayallerinden çıkan yazılarla partiyi tanıtan hayvansever sivillerin foyası ise Milliyet ve Radikalgazetelerine verdikleri iki röportajla ortaya çıktı. Bu röportajlara geçmeden önce, Hayvan Partisi aktivistlerinin ağızlarından düşürmedikleri hayvan hakları kavramının ne olduğundan bahsedelim.

Hayvan Hakları

Hayvan hakları, 1978 yılında Paris’te kabul edilen “Hayvan Hakları Evrensel Beyannamesi”yle bilinse de, geçmişten bugüne, bu beyannameyi de aşan bir siyasi mücadele alanı olarak geldi. Richard D. Ryder, Peter Singer ve Tom Regan gibi hayvan hakları aktivistlerinin düşünsel çabalarıyla gelişen hayvan hakları, kısaca insan olmayan hayvanların, yaşam, vücut bütünlüğü, şiddet görmeme gibi doğal haklarını tanımlar. Bu haklar Ryder tarafından ortaya atılan “türcülük” kavramı olmaksızın anlaşılamaz. Türcülük, bütün insan olmayan hayvanları, insanların emrinde, ona yiyecek, giyecek ve eğlence nesnesi olmak zorunda olan bir alt varlık olarak görür.Irkçılık ve cinsiyetçilikle aynı zihinsel mazeretlere sahip türcülüğü reddetmeden, yani insanla, onun dışındaki bütün hayvanları eşit olarak görmeden hayvan hakları savunulamaz. Hayvanlar da, en az insanlar kadar bu yaşamın öznesidir ve bu dünyayı hak etmektedir.

Ancak dünyanın mevcut durumuna bakıldığında hayvan haklarının hiçbir şekilde uygulanmadığı görülebilir. En basitinden her sene milyarlarca hayvan, içinde doğdukları ve başka bir ortamla karşılaşmadıkları kapalı ortamlarda kesilmektedir. Milyonlarca vahşi doğa hayvanının kürkleri, arkadaşlarına hava atma derdindeki burjuva kadınların sırtlarını süslemek için, canlıyken yüzülmektedir. Pet Shop endüstrisi köpekleri, eğitim endüstrisi yunusları, eğlence endüstrisi aslanları hayatlarından bezdirmektedir. İşte en basit tanımıylahayvan hakları, insan olmayan hayvanların insanların bu zulmünden kurtarılmasıdır. Bu görevin zorluğu, örgütlenerek mücadele etme yeteneklerinden yoksun hayvanlar adına (ama onlarla beraber) insanların örgütlenmesini zorunlu kılmıştır. Böyle bir mücadelenin et, giyim, eğlence, bilim, kozmetik gibi birçok sektörü karşısında bulması ise hayvan özgürleşmesi mücadelesinin, sermaye sistemine karşı da mücadele etmesini getirmiştir. Yani etik alanda başlayan mücadele doğal olarak siyasi alanı da kapsamak durumunda kalmıştır.

Genç Sivillerin Hayvan Sevgisi

Hayvan Partisi kurucuları ise, Milliyet’e verdikleri mülakatta hayvan hakları mücadelesinin edindiği dertlerden ve gerekli kıldığı radikal algı değişiminden bihaber olduklarını ortaya koyuyorlar, Zeynep Mertoğlu Oğur partinin kuruluşunu şöyle açıklıyor: “Benim hayvanlara karşı aşırı bir düşkünlüğüm var. Mutlu bir hayvanı görünce bile ağlayan bir tipim. Bir arkadaşımızın nikahında kendi aramızda konuşurken eşim Yıldıray (Oğur), Turgay’ın da kardeşi, ‘Neden bunu bir harekete dönüştürmüyorsunuz?’ dedi.” Ve anladığımız kadarıyla Zeynep hanımın gözyaşları hatrına parti kuruluşuna başlanıyor.Muhabirin “Kişisel olarak hayvanlarla aranız nasıl?” sorusuna ise şu cevaplar veriliyor: “Turgay Oğur: Hiçbir hayvanla beraber yaşamak istemem. Hayvanların doğal ortamlarında yaşaması gerektiğine inanıyorum. Çoğundan korkarım. Artık yemeği mutlaka sokaktaki hayvanlara veririm. / Bünyamin Salman: Geçen gün iş yerinde yemediğim yemeğini hayvanlara için hazırlarken müdire hanım “Seni gören satanist sanır, kedileri kestiğini düşünür ama bak sen neler yapıyorsun” dedi. / Neslihan Demir: Benim üç kedim var. Soğuk havalarda iki tane daha alıyorum. Zeynep Oğur: Bizim de kedimiz var. Ama belgesel izleyip “Bu ayıyı istiyorum” dediğim çok olmuştur. / Alaz Kuseyri: Dört kedim, bir köpeğim var. Türkiye’de izin verilmiyor ama hayalim rakun beslemek.”

Cevapların saçmalığından kolayca anlayabileceğimiz gibi, bu partiyi kuranlar, sürekli örnek gösterdikleri, Hollanda’da meclise girmelerini sürekli anlattıkları Avrupa’daki hayvan hakları hareketlerinin kaygılarından uzak bir şekilde, Genç Siviller örgütlenmesinin verdiği heyecanla, bir deneyim yaşamak istemişler. Bunu yaparken de en boş alanı hayvan hakları olarak görmüşler: “Bizler zaten aktivizme uzak insanlar değiliz. Hayvan hakları konusunda da söyleyeceklerimiz olduğunu fark ettik.”(Turgay Oğur) Hayvanlar için yaptığı en büyük fedakarlık “artık yemekleri kedilere vermek” olan ya da televizyonda gördüğü ayıya herhangi bir çantadan farksız bir şekilde sahip olmak istediğini belirten zihinlerin hayvan hakları mücadelesiyle ancak “yanlış anlama” noktasında bir ilişkisi olabilir.

Bunu Radikal’e mülakat veren kurucu üye Merve Alıcı‘nın söylemlerinde de görebiliyoruz. İnsanların diğer hayvanlarla eşit olduğunu söyleyerek, diğerlerinden farklı olarak konuya zaman ayırıp bir şeyler okuduğunu anladığımız Alıcı, sorular ilerledikçe türcülüğün topraklarına giriyor. Muhabirin“her hayvanseverin vejetaryen olması gerekir mi” sorusuna “hayvan hakları savunucularının bile vejetaryen olmak zorunda olmadığı, bunun gerçeklikle örtüşmediği” cevabını veriyor Alıcı. Muhabirin sorusunda bizce bir sorun yok, hayvanseverlik hayvan mücadelesine dair bir iddiada bulunmak anlamına gelmeyen bir duygusal durumdur. Her hayvanseverin vejetaryen olması gerektiğinden söz edemeyiz. Ancak “hayvanların hakları vardır, bunların en başında da yaşama hakkı gelir ve ben bu hakların yerine getirilmesi için mücadele edeceğim” diyen bir aktivist vejetaryen olmak zorundadır. Aksi hali, insan hakları mücadelesi verip, mafyada çalışmak gibi bir duruma denk gelir. Hayvanların insanların midelerine girmesi için kitlesel şekilde katledilmesine karşı çıkmamak hayvan haklarına karşı bir konumda bulunmaktır. Hayvan Partisi’nin kurucuları da bunu yapıyor, hatta daha da ileri gidip, hayvanların kesilip yenmesini bir insan hakkı olarak tanımlıyor: “İnsanların kendi hayvanlarını kesme hakkı vardır. (kurbanı kastediyor- etk) Bu dini bir ritüel ve dini gerekliliğine saygı duyulmalı. Bunu ayıplamak, insanlarda psikolojik baskı yaratmak da çok ayıp bir şey ama doğru kesildiğinden emin olmak lazım.”(Merve Alıcı)

Bu sözlerin üzerine bir şey söylemek artık gereksiz. Ancak Alıcı bir şeyler söyleyeceğimizi tahmin ederek şunları da belirtiyor: “Türkiye’de hayvan hakları grupları çok marjinal kalıyor. ‘İmkansızı iste’ pozisyonunda hareket ediyorlar. Biz ise mümkün olanın en iyisini istiyoruz.” Bu sözler, hayvan hakları mücadelesinden bir şey anlamamanın yanında Genç Siviller’in felsefesini de çok iyi anlatıyor: mümkün olana yakın dur, ondan kopma, ondan yararlan. Kendisini 13-14 yaşında  merkez sağcı diye nitelendiren, 20′li yaşlarda her iktidarın sevdalısı bünyelerin felsefesi bu.

Hayvanların Özgürleşmesi İçin Mücadele Etmek

Hayvan Partisi kurucularının söylemlerinden şunu anlıyoruz: savundukları şey hayvan hakları değil, hayvan refahı. Hayvan refahı fikri, profesyonel olarak, hayvan hakları savunucularını tehlikeli teröristler olarak propaganda eden büyük et ve giyim şirketlerinin reklam departmanlarında hazırlanıyor. Bu fikre göre hayvanların kısa yaşamlarını “iyi” koşullarda sürdürmeleri ve en acısız şekilde öldürülmeleri ideal durumdur. Yani sorun öldürülmeleri değil, acı çekmelerine sebep olacak şekilde öldürülmeleridir. Bu sebeple,Kanada’da öldürülen foklar için kampanya yaparken, Türkiye’de öldürülen koyunların acı çekmeden öldüklerine inanabilmekteler. Sivilliği demokrasi sananların, soğuk havalarda eve iki kedi daha almayı hayvan hakları sanması bizce çok normal.

En az bizim kadar yeryüzü üzerinde hakkı olan, buna rağmen insanlar tarafından kitlesel şekilde öldürülen ve zulmedilen hayvanların özgürleşmesi, kapitalist sistemi karşısına almış bir mücadeleyle mümkün. Çünkü hayvanların hemen hemen her türlü sömürüsünün altında kâr hırsı yatıyor. At yarışları, ilaç deneyleri, sosisler, salamlar, kürkler, deriler hep daha fazla kar elde etmek için üretiliyor. Üstelik bu sermaye canavarı, sadece hayvanları değil, insanları ve ekolojiyi de yok oluşa sürüklüyor.Sermayeye karşı verilecek mücadele bütün bu başlıkları kapsamak durumunda. Ancak hiçbir mücadeleyi ötekinin önüne koymayalım. Bugün hayvan özgürleşmesi için yapabileceklerimiz var: sirkleri, kürk fuarlarını, yunus parklarını, büyük akvaryumları kapatmak, hayvanlara bir meta değil birey olarak bakmak ve tabii ki hayvan dostlarımızı yememek!

Emre Tansu Keten- www.haberfabrikasi.org