Bir “hobi” olarak türler-arası ilişki – Umut Tasa

Geçenlerde bir kitapçıya gidip, Türkiye’deki kuşlarla ilgili bir kitap aradığımı söyledim. Beni “hobi” kısmına yönlendirdiler. Ve o sayede oturup bu yazıyı yazdım. Öncelikle, neden böyle bir kitap arıyordum?

Köy hayatını tanımış olmama ve türcü alışkanlıklarımı geride bırakıp hayatımın merkezine tüm canlılarla “bir” olma anlayışını yerleştirme çabalarıma karşın, yakın zamanda çevremdeki diğer türler hakkında ne kadar da az şey bildiğimi fark ettim. Her gün önünden geçip gittiğim ağaçlar, o ağaçların altındaki otlar bitkiler, ve dallarına gizlenmiş kuşları mesela, çoğunlukla tanımıyordum. Birbirine teğet geçen paralel dünyalarımız vardı. İstanbul’un kuşlarını bilmeden, İstanbul’lu olmak mümkün müydü?

Diğer canlılarla arasındaki binlerce yıllık içkin bağlantısını son bir kaç asırda yitirmiş her modern dünya insanının yapacağı gibi, ben de onları daha iyi tanıyabilmek için bilgi sahibi insanlara danışmalı, yani bir “kitap” almalıydım; işte bu niyetle gittim kitapçıya ve kendimi “hobi” reyonunun önünde buldum.

“Hobi” kitaplarının durduğu bu raflarda neler yoktu ki… Kuşlardan kelebeklere, çiçeklerden ağaçlara “tanıma” rehberleri yanı sıra, mesela “akvaryumculuk” ile ilgili bir kitabın hemen yanında “balıkçılık” ile ilgili bir diğer kitap; evde kuş, kedi ve köpek bakımı ile ilgili kitapların yanında “avcılık”la ilgili bir diğer kitap; yenebilir otlar ve yemek tarifleri kitaplarının yanı sıra kanaviçe, Sudoku ve benzeri bilmece bulmaca, tarot kartları ve çeşitli diğer hobi uğraşları, bir “spor” olarak binicilik kitabının yanında bir diğer spor olarak satranç, ve sonrasında ağırlıkla futbol olmak üzere diğer spor kitapları… Kafam karışmıştı, “Hobi nedir?” diye açtım sözlüğe baktım. Türk Dil Kurumu’nun sadece “uğraşı” şeklindeki tanımı kafa karışıklığımı gideremediği için İngilizce Merriam-Webster’dan öğrendim ki hobi, insanın meslek gibi düzenli uğraşları dışındaki ve genellikle rahatlamak amacıyla edindiği uğraşlarmış. Sonra aklıma “Boş zamanlarınızda ne yaparsınız?” sorusu geldi. Sahi, bu hobiler, insanın boş zamanlarında yaptığı şeyler değil miydiler?

Bu fuzuli zamanlarınızda neler yapabileceğinizin resmi işte böyle bir şey; mesela kanaviçe örebilir, yemek yapabilir, kelebek peşinde koşabilir, o kelebekleri çerçeveleyip duvarınıza asabilir, evinizde dört ayaklı veya kanatlı veya yüzgeçli hayvanlar besleyebilir, veya başka dört ayaklı veya kanatlı veya yüzgeçli hayvanları avlayabilir, tercihe göre avlayıp yemekten veya ölüsüyle fotoğraf çektirmektense canlısını seyirlik olarak getirip akvaryumunuza kafesinize koyabilir, satranç oynayabilir, bunların hiç biri sizi açmıyorsa oturup bilmece çözebilir veya tarot falı açabilirsiniz.

Esasında bu resimdeki çarpıklığın temeli, “boş zaman” ve “hobi” meselesinin kendisinde yatıyor belki de. Zamanın bir “dolu” bir de “boş” olanı var ya. Zaman bizim dışımızda, akıp giden nesnel bir olgu ya. Biz de ona “sahip” oluyoruz, onu satıyoruz, onu yönetiyoruz. Yaşamımızı sürdürmek için zamanımızın önemli bir kısmını, çoğunlukla bizi kendimize yabancılaştıran mesleki uğraşlarla dolduruyoruz, bunlar “dolu zamanlar” oluyor. Onun dışındaki zaman ve o zamanda gerçekleştirdiğimiz uğraşlarsa “boş” oluyor.

Halbuki binlerce yıl boyunca böyle bir zaman algısı yoktu. Zaman insan etkinliğinden ayrı düşünülemeyen doğal döngülerdi; güneşin, ayın, mevsimlerin döngüleri. İnsanın her tür etkinliği işte bu döngüsel süreçlere bağımlıydı, bütünleşikti. İnsanın her tür uğraşı ise, gerek yaşamını sürdürmek, gerek yaratıcılığını doyurmak, gerek başka sebeple olsun, hem bir birine bağlıydı, boşu dolusu yoktu kısacası, hem de doğaya ve onun zamanına bağımlıydı. Zamanı böldük, uğraşları böldük, doğayı böldük; yönettik, sahip olduk, hükmettik.  Artık doğanın döngülerine bağımlı değilmişiz gibi yapıyoruz, çünkü zamanı söyleyen, ne zaman çalışıp ne zaman uyuyacağımızı, ne zaman yemek yiyeceğimize kadar söyleyen saatlerimiz var, bedenimizi dinlememiz gerekmiyor. Kendi bedenimizi dinleyemezken, havayı nasıl dinleyelim? Yağmurun yağıp yağmadığını anlamak için pencereden kafamızı çıkarıp bulutlara değil, meteorolojinin web sitesine bakıyoruz. Kendi bedenimizi dinleyemezken, diğer bedenleri nasıl dinleyelim? Yaşadığımız coğrafyanın toprağından, havasından, suyundan, buradaki canlılık dokusundan da ancak, hobi alanımıza girerse, ve kitaplardan bilgi alabiliyoruz; çünkü onlarla da doğrudan konuşmayı unutalı epey oluyor. Şimdi ağaçlar birer direkten pek farklı değiller, levhalar asıyoruz üzerlerine. Yolumuza çıkanı kesiyoruz. Hepsi, tüm canlılar, bizim dünyamızın, bizim hayatlarımızın merkezinin epey dışında, vitrinde duruyorlar. Görülmeyi bekliyorlar.

Bizse insan dışındaki hayvanlar, bitkiler, ve ağaçların, ancak bizi “rahatlatma”, “eğlendirme”, egolarımızı besleme ve bize hoş vakit geçirtme gibi “fayda”ları olduğu vakit, onlarla ilişki kuruyoruz. Bir “hobi” olarak evimize aldığımız, başka bir türle kurulabilecek en yakın ilişkiyi kurduğumuz “ev hayvanları”yla olan ilişkilerimiz bile, “sahiplik” üzerine kuruluyor mesela. Doğurup doğurmayacaklarına, mobilyalarımızı bir daha kemirirlerse kapı dışarı edilip edilmeyeceklerine, ve hatta ne zaman öleceklerine dair söz sahibi biz oluyoruz çünkü.

Sahi, bu “sahipsiz” kedi köpekler neden böyle başı boş dolaşıyorlar ortalıkta? Biraz daha modernleşsek de, daha fazla toplama kampı, pardon barınak inşa etsek, tıksak onları da gözümüz görmese… mi?

“Gözden ırak, gönülden ırak” derler ama, baktığımızı görebilsek, ona da şükür.

Aslında hiç zor değil, ve hatta geç değil, hala “zaman var”! En azından, oldukça azalmış olsalar da, hala “var”lar; görülmeyi, duyulmayı, kaybettiğimiz bağlantının yeniden kurulmasını, ve hep beraber “çoğalmayı” bekliyorlar.

Hayatın kendisini, hobi raflarından bir indirelim hele…

Umut Tasa – www.yeryuzusakinleri.org