Politik fay hattı – Korhan Gümüş

İkbal Polat Turnusol’daki yazısında 99 depreminde acil durum yönetimi ile ilgili sivil koordinasyon merkezi deneyimlerine değinirken, bu sürecin nihayetinde, yani kalıcı konutlar tasarlanırken geliştirilen mekansal yeniden yapılanma önerisine yer vermiş.
Deprem bölgesindeki kamu yatırımlarının en önemlisi, kalıcı konutlar gerçekleşmeden önce geliştirilen ama sonradan belli nedenlerle “üzerine sünger çekilen” bu öneriyi yeniden hatırlatmakta yarar olduğunu düşünüyorum. Özellikle güvenli ve sağlıklı bir yerleşmenin tıpkı o zaman olduğu gibi basitçe yeni inşaatlar yapmaktan ibaret bir işmiş gibi iktidar tarafından kamuoyuna tanıtıldığı bugünlerde.
Belki gene de ilk önce şu soruyu sormak lazım: Kentsel politika alanında büyük bir reform sayılabilecek bu öneriyi geliştirme cesaretini siviller nereden bulmuştu? Bunu da söylemek lazım. İkbal Polat’ın da belirttiği gibi, 99 depreminde siviller kamunun yapması gereken işleri de üstlenmişti. O kadar ki, hiç abartmıyorum, neredeyse devletin içindeki en örgütlü bürokrasi, ordu bile orgeneraller düzeyinde bu merkezle bağlantı kurmuştu. Gönüllü insanların kurduğu bu merkez aylarca bütün yardım çalışmalarını koordine eden, uluslararası ve yerel yardım kurumlarının, medyanın bilgi aldığı, birlikte çalıştığı yegane yer olmuştu. Çünkü şaşırtıcı ama her konuya ait bir örgütü bulunan devletin henüz böyle bir durumda koordinasyonu sağlayacak bir kuruluşu bulunmuyordu. Kamu kurumlarının birlikte çalışma deneyimi de yoktu. Koordinasyon Merkezi (ve ayrıca deprem bölgesindeki koordinasyon merkezleri) bu bildiğimiz hücrelere ayrışmış kamu anlayışının ve disipliner ayrımların ötesinde çalışmıştı, ister istemez. Örneğin kurtarma çalışmaları sırasında potasyum birikiminin böbrekleri felç ederek ölüme yol açmasına karşı, bu merkezlerdeki insanlar daha ilk gün nasıl müdahale edileceğini gelen yabancı STK’lardan, doktorlardan öğrenmişlerdi ve anında harekete geçmişlerdi. Kamu bürokrasisi gümrük ithalat belgesi, vergisi, ruhsatlandırma v.s. gibi gerekçeler ileri sürerek bunu engellemeye kalktığında, ilaçları havaalanından almak için kendilerini kapılara zincirlemek de dahil her türlü eylemi göze alarak, gerekli sonucu zamanında almışlar, daha doğrusu devletten koparabilmişlerdi.
Aynı şekilde daha ilk gün kara trafiği kilitlendiğinde, deniz otobüslerinin yanaşabileceği yerleri yeniden planlayabilmişlerdi, çünkü ilaçlar, jeneratörler, kurtarma ekipmanları, v.s. için daha hızlı bir başka ulaşım kanalı yoktu. O tarihte yaşanan sivil seferberliğin sonuçlarını saymakla bitmez. Ama siviller daha da ileri gidip gazetelere bedelsiz tam sayfa bir ilan dahi vermişlerdi, hükümetten isteklerini sıralamak ve çalışmalara getirilen engellerin kaldırılması için. Altında da ikiyüz STK’nın imzası vardı. İstenenler de hükümet tarafından anında yerine getirilmişti. İş basit bir yardım koordinasyonu değildi, söylemek istediğim. Kamu politikalarında bir değişim gözlemlenmişti. Örneğin geçici barınma sorunun çözümü için bile yalnızca devletin hep yaptığı gibi moloza dönüşecek evler değil, de on binlerce kaliteli ve yeşil alanları, meraları ziyan etmeyen, geri kazanılabilir konut üretilmişti, bağışlarla.
Ama bence en önemlisi, İkbal Polat’ın da yazısında değindiği bölgenin yeniden yapılanması için önerilen yerleşim programıydı. Bu program da Bakanlar Kurulu’nun gündemine alındı, tartışıldı. Hatta uygulama için birkaç adım atılmaya çalışıldı. Ancak olağanüstü koşullar sona erdiğinde, bürokrasi yerine oturmaya başladı. Merkezi otorite yerel yönetimleri zaten çoktan arka plana itmişti. Devlet bürokrasisi çalışmaya başlayınca işler zaten tersine döndü. Açıkça söylemek gerekirse bu yeni deneyimi kamu otoritesinin tek başına yapması da mümkün değildi, bunu açıkça söylemek lazım. Çünkü yeni bir politik durumun gelişmesi için daha çok uğraşılması gerekiyordu. Ancak o zaman bu gerçekleşmiş olsaydı, siviller yalnızca afet sonrası koordinasyon meselesinde bir başarı deneyimi değil, güvenli bir yaşama çevresi için de kalıcı bir pilot çalışma ortaya koymuş olacaklardı. Bu kolay bir iş değildi. İlginç olan politik kurumlar işi teknokratik bir çözüme indirgemişken siviller politikada önemli bir yenilik getirmekteydiler. Bu hem yerelleşmeyi, hem kamu işlevlerini kentselleştirmeyi, hem de alternatifli çözümleri gündeme getiren çok aktörlü bir örgütlenme önerisiydi. Planlama ve projelendirme boyutunun yaratıcı bir sürece dönüşmesini sağlayan, uygulamayı katılımcı bir hale getiren ve bugün açıkçası bir hukuk devletinde olması gereken bir modeldi. Ama ne yazık ki bu deneyim ve birikim kalıcı olamadı. Sivil toplum seferberliği müesses nizam içinde törpülendi, yok edildi. İhale sistemi, politik patronaj ve siyasetin merkezileştirilmesi filizlenen bu yenilikçi deneyimi kadük bıraktı. Bırakın sonuç almayı, neden başarılamadığı bile politik anlamda tartışılmadı.  Belki daha sonra Sulukule ve Yenikapı projelerinde bu deneyimin tekrar canlandırması için tekrar çalışıldı. Ama gene olmadı. Bugün iktidarın hala kent tasarımını bir eşya üretimi gibi algılaması, normal işleyişte olduğu gibi, biraz da 2000 yılında kaçırılan bu fırsatın ve bu hortlayan statükonun eseri. O zaman sormak lazım: Peki yalnızca kamu yönetimleri mi yerleşim konusunu böyle algılıyor? Ben bu konuda TÜSİAD’a İTÜ’nün yaptığı “alternatif” projeyi anımsıyorum. Biri Türkiye’nin en güçlü sivil toplum örgütü. Diğeri herhalde bu konuda ülkenin en deneyimli üniversitesi. Bu projede, tıpkı kapalı bir sitedeki gibi, bir tasarım ekibi tarafından hazırlanan konutlar öneriliyordu.
Sonuçta bu yenilikçi deneyime çok yazık oldu. (Kime: Bu yeniden yapılanma modelini geliştiren bir avuç gönüllüye değil, elbette.)
İkbal Polat’ın yazısına katkı olsun diye hatırlatmak istedim
Korhan Gümüş – www.Arkitera.com