Defne Koryürek: “Gıda, beslenme ya da haz değil, siyasi bir mesele”

Tarım ve Köyişleri Bakanlığı İstişare Kurulu yarın yapacağı toplantıda lüferin avlanma boyuyla ilgili karar verecek. Aylardır devam eden “İstanbul Lüfere Hasret Kalmasın” ve “Seninki Kaç Santim” kampanyaları konuyu gündeme taşımıştı. Biz de konuyu “İstanbul Lüfere Hasret Kalmasın” kampanyasını başlatan Slow Food – Fikir Sahibi Damaklar’ı 2007 yılında başlatan ve halen kampanyanın sözcülüğünü yapan Defne Koryürek’le konuştuk. 1968 doğumlu olan Koryürek, kendini “zanaatı aşçı, 16 yaşında bir kızı var, kendisini anne olarak tanıtmaktan pek gurur duyuyor” diye tanıtıyor.


Yarın küçük balıkların avlanmasıyla ilgili önemli bir karar alınacak. Okurlarımıza öncelikle son durumu biraz anlatabilir misiniz? Son günlerde hangi gelişmeler oldu? Nasıl bir karar bekliyorsunuz?

Aslında yarın neler tartışılacak, nasıl bir karar alınacak, çok emin değiliz. Zira henüz gündem açıklanmadı. Bununla beraber, lüferin hızla yokoluşuna sebep “üreme alt boyu ile avlanma alt boyu arasındaki fark”ın bu istişare kurulunda değerlendirileceği sözü, aylar önce, bizzat Bakanlık yetkililerinin dilekçelerimize verdikleri cevaplarda mevcut.

Belki istişareye dair beklenti ve kaygılarımızı ifade etmeden kampanyanın geçmişini kısaca özetlemekte fayda var:

Biliyorsunuz, “İstanbul Lüfer’e Hasret Kalmasın” kampanyası aslında lokal bir kampanya. Sadece İstanbul’un değilse de İstanbul’la özdeşleşmiş bir balığın, lüferin yokoluşundan İstanbullular olarak sorumluluk hissetmemiz gerektiği üzerine kuruluydu. Zira doğduğum yıl 1 buçuk milyon olan İstanbul nüfusu ve onun denizle ilişkisi ile bugünün 15 milyonluk megapolünün denize bakışı arasında muazzam bir kopuş var. Kampanyamız bu idrak üzerine kurulu. İstanbullu denizini sahiplenmezse, İstanbullu balık tüketirken denizinden gelen balığı bilmezse ortak kaynaklarımızı korumada söz sahibi de olamaz, dedik.

Bu duruşumuz bizi Tarım Bakanlığı’na gelene kadar tüketicisiyle, lokantacısıyla, aşçısıyla, işletmecisiyle, çoluk çocuk tüm İstanbulluyla muhattap kıldı ve elbette bir öncelik de balıkçısındaydı. İstanbul Su Ürünleri Kooperatifler Birliği temel muhattabımız oldu, ardından da SürKoop, yani merkez birlik, ama kıyı balıkçılarının yoğun olduğu kooperatiflerle diyalog da beraberinde ilerledi.

Kampanyamızı kurarken elbette hedefimiz lüferin halühazırda 14 cm olan avlanma alt boyunu 24 cm’e çıkartmaktı ama orta vadede kar edecekse de kısa vadede ekonomik zarar göreceği kesin balıkçıyı bu değişime ikna etmeden Tarım Bakanlığı’nı hedef almayı da doğru görmedik, hiç. Tabanda yaratılacak bir idrakı çok önemsedik. O nedenle de kampanyamız hemen hemen 8 ayını balıkçılar ve sokaktaki vatandaşa odaklı geçirdi. Bu arada Greenpeace de katıldı, sürece.

Evet, Greenpeace de aynı konuda bir kampanya yapıyor, ama “seninki kaç santim” kampanyası sanırım bütün balıkları hedef alıyor. İki kampanya arasında ne gibi farklar var?

Greenpeace biliyorsunuz çok sıkı bir çevreci örgüt. Yılların birikimi tecrübeleri, kurulu ekipleri ve ülkemizde de ciddi bir geçmişleri var. 2007 yılında yaptıkları “yavru balık” ve nicedir devam eden orkinosa yönelik kampanyalarını hepimiz biliyoruz. Bizim İstanbul Lüfer’e Hasret Kalmasın, bu geçmişin üzerine geldi ve sokaktaki tüketiciye konuyu anlamasına yarayacak önemli bir sembol sundu: lüfer!

Nine falan değilim, benim yaşım kadar kısa bir zamanda 10 kat büyüyen, Boğaziçi’nden kopan İstanbullu, çinekopla lüferin aynı balık olmadığını hatırladı. Kofanayı ne zamandır görmediğini fark etti. Lüferin sahiden yokolabilecek bir değer olduğunu anladı. Denizlere dair tasayı televizyonda bilim adamlarından dinleyen, uzak okyanuslardan gelen haberleri gazetelerden takip eden İstanbullu, lüferle, meselenin göbeğinde buldu kendini. Greenpeace bu noktada girdi devreye ve yeni kampanyası “seninki kaç santim”başlatarak muazzam bir hız kattı gayretimize.

Bugün İstanbul’da hala her iki kampanyanın da dokunamadığı vardır ve, elbette, ama her iki kampanya sayesinde sokakta yaratılan idrak, ilk olarak Aralık ayında Başbakanlık tarafından bir açıklamayla ödüllendirildi. Hatırlarsınız, “bir vatandaş dilekçe yazdı, Başbakanlık lüfer meselesine el koydu” diye haber olmuştu. Tarım Bakanı Mehdi Eker de, takiben, lüferin avlanma alt boyunun istişare kurulunda  değerlendirileceği ve hatta lüferde avlanma alt boyunun minimum 23 cm olacağını ifade etti, bir beyanında.

Anlayacağınız, evet. Henüz gündem açıklanmadı. Ama lüfer gündemin önemli konusu ve biz bu toplantıdan lüfere ilişkin müsbet bir netice ile ayrılmayı umut ediyoruz.

Siz ne öneriyorsunuz? Beklediğiniz sonuç çıkmazsa ne olur?

Bizim önerimiz aslında basit bir öneri, konunun ciddiyeti karşısında alınabilecek en basit, en sıradan tedbir. Bakın, 2002 yılında 25 bin ton lüfer avlamışız Türkiye’de. 2009’daysa 6 bin ton! 7 yıl gibi kısa, kıpkısa bir zaman diliminde %75’lik bir düşüş var, av miktarında. Bu süre içinde av yasakları mı geldi? Hayır. Balıkçı sayısı mı azaldı? Hayır. Tüketimde düşüş var, desek… o da değil. Lüfer stokları dibe vurmuş, bu açık ve net.

Buna ne sebep oldu diye bakınca da görünüyor ki 2000’li yıllara kadar lüferin avlanma alt sınırı 20 cm’ken bu sınır önce 18 ve ardından da 14 cm’e indirilerek lüferin üremesine fırsat verilmeden avlanmasına imkan yaratılmış. Başka etkenler de yok mudur, bu düşüşte, elbette. Boğaz’ın çobanı diye adlandırılan orkinosun İstanbul ve Marmara’dan çekilişi, uskumrunun, kolyosun, istiridyelerin, ıstakozların yokolmasına sebep şartlar, kirlilik, iklim değişikliği, hep etkendir.

Ama bir yerden tamire girişeceksek öncelikle üremesine fırsat tanıyacak değişiklikten başlayalım dedik ve önerimizi 24 cm olarak tanımladık zira bu konuda birden fazla araştırma yapmış tek akademisyenimiz Tevfik Ceyhan ve arkadaşlarının bulguları 23-27 cm arasını işaret ediyordu. Greenpeace 25 cm öneriyor. Akademisyenlerle temaslarımızda da 24 cm ve üzerinin lüferin korunması adına ikl adım olması gerektiği vurgulandı bize. Bakanlık’a önerimiz de bu yönde, dolayısıyla.

Beklediğimiz sonuç çıksın ki, bir an önce balıkçılığımıza dair daha kapsamlı başka kampanyalara geçelim diyoruz. Balıkçımıza da geçen hafta sonu beyanımız bu şekilde oldu. Muazzam bir borç yükü altında İstanbullu balıkçı. Bunun çözümü ise kooperatiflerin tam kapasitelerini kazanması ile çözülebilir ve lüfer de aslında kazandığından karnı doyan balıkçı tarafından korunduğunda, tam korunacaktır. Biz bir sonraki kampanyayı bu gayrete ayırmak arzusundayız artık. Lüfere dair müsbet bir netice almayı umuyor, almama durumunda bu tükenişi, bu yokoluşu çocuklarımıza nasıl anlatacağız, düşünmek bile istemiyoruz aslında.

Fikir Sahibi Damaklar ve Slow Food hareketi olarak balıkçılık dışında da çalışmalar yaptığınızı biliyoruz. Hareketinizin çıkış noktasını ve hedefini nasıl tanımlarsınız?

Slow Food’un 1989 yılında yayınlanmış son derece naif bir manifestosu vardır, “bu hızlı hayat, bu tüketiş, türümüzün sonunu getirecek” der. Konuya biraz homo sapiens ekseninde bakıyoruz, denilebilir. Homo sapiens’in varolması, var kalması çevresiyle mümkün. Bu bağlamda elbette çevreciyiz. Ama homo sapiens’in çevresine gıdası üzerinden bakmanın avantajını değerlendiriyoruz. Lüferde olduğu gibi. Denizler uzun bir zamandır yok ediliyor insan tarafından, ama ne zamanki lüfer gibi hayatına dokunan, besini, lezzeti, kültürü olan bir değer olarak düşüyor, önüne, insan o zaman değişime ikna oluyor.

Bizim hemen tüm kampanyalarımız o teması sağlamak üzerine kurulu. Örneğin en etkili GDO karşıtı kampanyanın “etiket hafiyeliği” olduğunu düşünüyoruz. Bu nedenle 2010 yılı başında yaptığımız bir kampanya ile boyutu kredi kartı gibi büyüteçler dağıtmış ve muhattaplarımıza aldıkları her ürünün içeriğini okumayı alışkanlık edindikleri taktirde arzu etmedikleri katkılar ve mısır, soya türevi içeren ürünlerden uzak durabileceklerini anlatmıştık. Zaten elinize bir büyüteç alıp o içerikleri incelemeye başladığınızda kurtuluşunuz da başlıyor!

“İstanbul Lüfer’e Hasret Kalmasın” kampanyası bundan sonra nasıl devam edecek? Katkıda bulunmak isteyenler neler yapabilir, sizinle birlikte çalışmak isteyenlere ne önerirsiniz?

Dediğim gibi, lüferi korursa balıkçının kendisi korur aslında. Ne kural getirirseniz getirin, tüketici ne kadar bilinçli olursa olsun, balıkçı avladıkça lüfere dair tasamız devam edecektir. Ancak balıkçımız da bu korumayı yapamayacak kadar günü kurtarma tasasında! Ağır bir tefeci borcuyla yaşıyor. Bir sonraki kampanyamız bu ağır durumu gözler önüne sermek ve kooperatiflerin tam kapasiteleriyle çalışmasına destek vermek olacak.

Bize katkı gönüllülük usulü. Haftada 5 saatini ayırabilmek, yeter de artar bile. Öyle de ihtiyacımız var ki!

Son soru olarak biraz kişisel bir soru sorabilir miyiz? Sizi bu mücadelenin içine çeken neydi? Neden slow food (yavaş gıda)? Neden balıklar? Ve neden lüfer?

Ben bir anneyim, bir aşçı, bir kadınım. Gıdadaki değişim, türümün devamı kızımı etkiliyor. 2000 yılında deli danaya uyandığımızda kızım 5 yaşındaydı, Trakya’da hayvan pazarlarını gezmeye başladığımda tarlaların kenarlarında yabancı tohum firmalarının tabelaları çakılmaya başlanmıştı, köy kahvelerinde tohum satıcıları dolaşıyordu…

Gıda benim için beslenme ya da haz değil uzun zamandır, siyasi bir mesele. Slow Food da bu duruşumla muazzam denge içerisinde örtüşüyor. Yerellik önemli Slow Food’da, merkez tarafında hiyerarşik bir örgüt modelinde çalışmıyor, yerel yapılanmanız nasılsa, o düzen içerisinde çalışıyorsunuz öncelikle. Dolayısıyla, örneğin, Slow Food, İzmir Bardacık bambaşka bir balık kampanyasına odaklanabilir, biz başka. Yerel tasalarınıza, yerel usullerle çözüm getirme şansına sahipsiniz Slow Food’la.

Biliyorum, herşeyi “büyük ölçekte” okuyan, planlayan bugünün dünyasına çok ters bu dediklerim ama önce kendi kapınızın önünü süpüreceksiniz. Kendi tarım arazilerini korumanın yolunu çalışmayan İstanbul, Türkiye’nin tarımını nereye kadar konuşabilir ki? Slow Food bu gerçeklikten yola çıkan bir hareket ve benim dünya kavrayışımla da çok örtüşüyor.

Röportaj: Ümit Şahin – Yeşil Gazete