Şehbal Şenyurt: “Halkın yaşam alanlarına göz diken hükümetler halkın hükümeti olamaz”

Kamuoyunda belgesel yapımcısı ve yönetmeni olarak tanınan Şehbal Şenyurt Arınlı, Emek,Özgürlük Demokrasi Bloğu Muğla milletvekili adayı olarak 12 Haziran seçimlerine katılacak. Halen Bodrum Demokratik Düşünce Platformu Sözcülüğünü yapan  Şehbal Şenyurt’un ekoloji, kadın ve ötekileştirilenlerin yaşamlarına dair hazırladığı belgesel filmler  pek çok uluslararası festivalde gösterime girdi, bazıları ödül aldı. Blok adayları içerisinde Yeşil Aday olarak da nitelendirilen Şenyurt’la adaylığı, secim sureci, ekoloji ve kadın politikası üzerine söyleştik.


Ötekileştirilen hayatlar üzerine belgesel filmler çektiniz. Türkiye’nin“öteki”leri kimlerdir sizce? Sizin de kendinizi “öteki” hissettiğiniz oluyor mu?

Evet, ağırlıklı olarak ‘öteki’leştirilenler, zorla-zulümle yerinden yurdundan edilenler üzerine çalışmalar yaptım. Ama kendimi ‘öteki’ olarak hissettiğim pek söylenemez. Ben hakim unsurun bir çocuğu olarak yetiştirildim. Öte yandan tüm ötekileştirilenlerin acısını anlamaya dönük bir ailede yetiştim. Çocukluğum bakıcılar, evde temizlik yapan kadınlar, bahçıvanlar vs. içinde geçti. Ailemin onlara dönük bütün özenine rağmen çocukluğumda ağabeyimle birlikte sosyalist eğilimlerimizin de etkisiyle  ‘bu bir kölelik düzenidir, evimizde kölelik istemiyoruz’ diye annem, babam ve babaannemden toplantı istediğimizi hatırlıyorum. Kendi işlerimizi kendimiz yapacağız sözü de vererek evde bu sistemi değiştirdik.

Bu eylemimiz bahçeli konağımızı terk edip travmatik bir apartman yaşantısına geçmemize neden oldu ama hiç yakınmadık. İlkokulda okumayı öğrenenlere kırmızı kurdele ayrımcılığı beni çileden çıkarırdı. Takmazdım. Öğretmenlerim nedenini sorduğunda ‘arkadaşlarım üzülmesin diye’ cevabını verince öğrenemeyen arkadaşlarıma öğretme sorumluluğunu verdiler bana. Onlara dilim döndüğünce öğretmeye çalışırdım. Bu nedenle hep arkadaşlarım emekçi çocukları oldu. Anneannemin evini barkını terk ederek gitmiş Rum arkadaşlarını ne büyük özlemle andığını hatırlarım. Neden kaçmak zorunda kalmışlardı? Bir kısmını büyükbabam dolaplarda saklayarak, gece gizli gizli kızlarının çarşafını giydirerek kayıkla gemilere taşıyarak kaçırmış.  Ermeniler için söylenen o acı ‘kılıç artığı’ deyimi zihnime çocukluğumdan kazınmış bir kavramdır. Annemin Ermeni Şuşannik teyzesini Türklere benzetmek için süslemeye çalışmasını anlatırken elimizden ağlamaktan başka bir şey gelmezdi.

Bu konuda anlatacağım çok hikaye var. Velhasıl ‘öteki’leştirilenlerden değilim, ama hep ‘öteki’leştirilenler içimde oldu, ben de onların içinde. Bu bende çocukluğumdan beri bir öfke de yaratmadı değil. Etrafımda mutlu bir azınlık ve acı çeken büyük bir çoğunluk. Dolayısıyla, çocukluğumdan itibaren kendimi gençliğimizin deyimiyle ‘bu düzeni değiştirmek’ için gerekeni yapmak konusunda bir dolu eylemlilikler içinde buldum.

Sizce Türkiye’nin bir idari reforma ihtiyacı var mı? Neden?

Ben reformist değilim. Cesaretle radikal değişimlerden yanayım. Benim sorum şu; ‘nasıl bir dünyada yaşamak istiyorum? Nasıl bir Türkiye’de, nasıl bir Muğla’da yaşamak istiyorum?’ Hangi yaşam formasyonu içinde farklı düşünen, farklı yaşayan, farklılığıyla var oluşunu sürdüren tek bir birey bile olsa; içinde kendini bütünün sahici parçası hissederek; korkmadan kendini ifade edebilir?

Her bir birey dünyaya değerler sunar; her bir kültürel-kolektif yapıların yaşama dair farklı çözümlemeleri vardır. Bütün bunların özgürce varoluşunu ifade etmesi gerekir. Statüsünün tanınması gerekir.  Her toplum kendi hukukunu yaratabilmeli ve bunu kendi doğal dönüşüm akışı içinde geliştirebilmelidir. Ortak hukuk diline olan ihtiyaç farklı kültürlerin birbiriyle ilişkilenişinde; bireylerin ve kurumların birbirlerine göre konumlanışlarında ortaya çıkmaktadır. Bugüne kadar verili sistemler; tüm canlıların, bireyin, kültürel-kollektif hakların, doğanın bir bütün halini görmeksizin sadece sermayenin kullanım hakları perspektifiyle hayatı düzenlemeye çalıştılar. Yüzlerce, binlerce yıldır reformlarla düzeltilmeye çalışılan bu modellerin çözüm değil sorun yaratan modeller olduğu ortada. Bu anlamda idari reformlardan çok, yeni yaşam biçimleri üzerine kafa yormak gerektiğine inanıyorum.

Blok adayı olarak, sizden sözcülüğünü yapmanız beklenen pek çok konu var. Seçim kampanyanızda hangi konuları daha çok ön planda tutmayı tercih ediyorsunuz?

Bu soruya yukarıdaki sorunuza verdiğim cevapla bağlantılı cevap vermek istiyorum. Blok olarak ‘Demokratik Özerklik’ kavramına vurgu yapıyoruz. Bu kavram, farklı bir yaşam modeli arayışının ürettiği bir kavramdır. Bu konuyu çok önemsiyorum. Çünkü, belki tekrar gibi olacak ama vurgulamak istiyorum; her kültürel oluşumun hayata dair farklı çözümleri var. Ve bu çözüm modelleri bölgesel yönetim yapılanmaları içinde değerlendirilmelidir. Bu konu Kürdistan için de böyledir, Karadeniz insanları için de böyledir, Ege insanları için de geçerlidir. Kültürel yapı farklılıklarının birbirine kendi modellerini dayatmaksızın; halkın kendi kendini yönetim mekanizmaları geliştirilmelidir. Ekonomisiyle, meclisleriyle, adalet sistemiyle halklar kendi modelini üretmelidir. Bu korkulacak bir kaos değildir; aksine yerel değerlerin ortaya çıktığı, bireyin yönetime direkt müdahale edebildiği, sorumluluklar üstlenerek çözüme katılmasının önünün açıldığı yeni bir modeldir. Biliyorsunuz, ‘demokrasi’ kavramı, antik dönem kent yönetimi uygulamalarından gelmedir. Ege, Anadolu ve Mezopotamya kültürünün en önemli izlerinden biridir.

Önümüzde bir anayasa yapım süreci vardır. Bu yeni anayasa, bu topraklarda yaşayan tüm kültürel kimliklerin anayasal vatandaşlık statüsünü garanti altına alan; birey ve tüm canlı haklarını doğa ile bir bütün halinde gözeten; kadın söylemi ve üslubunu taşıyan kapsayıcı bir anayasa olmalıdır.

Kadın söylemi diyorum, çünkü, ‘erk’ mücadelesinin insanlığı ve dünyayı getirdiği nokta ortadadır. Biz kadınlar erkeklerin aksine ‘yarışma’ değil; ‘dayanışma’ felsefesine yaslanırız. Kendimizi ispatlama gibi ağır ego dertlerimiz -beş bin yıllık erkek egemen ideolojilerin etkisine rağmen- derin değildir; çözüm odaklı yaşarız. Dinlemeye, anlamaya ve kapsayıcı, dolayısıyla barışçıl yöntemler geliştirmeye eğilimliyiz. Özellikle Türkiye’de süren savaş ve dünyada yaşanan küresel kriz kadın üslubunun öne çıkmasını zorunlu kılıyor. Seçim çalışmaları sırasında bunu da anlatmaya çalışıyorum. Ayrıca, kadını sadece ‘kutsal anne’ köşesine sıkıştıran, kadının ev içi ve iş yerlerinde sermaye karşısındaki emeğini,  yaratıcılığını görmezden gelmeye devam eden sitemi sarsmak yine kadınların yapacağı iştir.

Vurguladığım diğer önemli nokta; anayasamızdan başlayarak; hayatımızın her alanında ekolojist bir yaşam modelinin geliştirilmesi gerektiği. İnsan haklarını, tüm canlı ve doğa haklarından ayrı tutmuyoruz. Tüketim ekonomisi karşısında enerji politikalarında radikal değişimleri savunarak, özellikle yaşadığımız coğrafyada yenilenebilir enerji uygulamalarının mutlaka geliştirilmesi gerektiğini söylüyorum. Toprağımız bir değerdir; denizimiz, kıyılarımız öyle… Salt sermayeye dönük kullanım mantığıyla talan edilmesi tüm canlı hayatları tehdit etmektedir.

Ve tabi ki, örgütlenme ve emek sorunlarımız da seçim alanlarında tartıştığımız diğer konuları arasında ağırlıklı yer teşkil etmektedir.

Seçim barajını aşmak için son iki seçimde bağımsız adaylıklar ön plana çıktı. Bu durum Türkiye’deki sol hareketler için de farklı bir deneyim alanı inşa ediyor. Sizce bu pratik, yeni bir politik mücadele dili ve yöntemi yaratıyor mu, ya da yaratabilir mi? Gözlemleriniz nelerdir?

Geçmiş seçimlerde Bin Umut Adayları ve bu dönemde ise Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloğunun oluşması; sistemin farklı sesleri kısma çabasını boşa çıkarmak, hak mücadelesinde halkın kendini ifade etmesi önündeki engelleri kırmak için bulunmuş bir yöntemdir. Bu seçim barajı kaldığı müddetçe elbette buna benzer yöntemler geliştirilecektir. Ancak bu dönem; seçim barajı ile girilen son seçim olacaktır. Bunun için mücadele ediyoruz. Halkın gerçek iradesinin yansımadığı meclis ile ortada bir demokrasi olmadığı, adeta görüştüğümüz bütün halk tarafından, biz söylemeden dile getirilmektedir. Seçim barajında ısrar edilmesi Türkiye’yi ‘istemiyoruz’ deyip yarattıkları kaosa sürükleyecektir.

Oluşturduğumuz blok, adeta, Türkiye’de sahici siyaset yapan tek güçtür. Diğer partiler ve oluşumlar ne yazık ki hala, sorunların üstünü kapatarak, birbirlerine sataşarak, sahici sorunlardan uzak projelerle göz boyamaya çalışarak kirli bir siyaset sürdürüyorlar. Biz bu ülkenin canı yananlarıyız. Evlerine ateş düşmüş olanlarıyız. Dolayısıyla sahte söylemlerle oyalanacak ne halimiz ne lüksümüz var.

Blok bileşenlerinin sayıca fazla oluşu çalışmalarınızı zorluyor mu, yoksa uyum içerisinde bir seçim kampanyası yürütebiliyor musunuz?

Zaman zaman zorlanıyoruz elbette ki. Bu yeni bir model ve örgütlerin eski üsluplarından sıyrılması zor. Buna rağmen, yukarıda da dediğim gibi ülkede yaşananlardan acı duyanlar ve kalıcı çözüm arayanlar olduğumuz ve hedeflerimiz de ortak olduğu için hızla sorunları aşabiliyoruz.

Seçim çalışmalarınız boyunca sizi en çok ne zorluyor?

Destekçilerimizin bağışlarıyla süren bir kampanya yürütüyoruz. Emekçiler ve tüm ötekileştirilenler olarak kendi vergilerimizle karşısında olduğumuz partilerin kampanyalarını finanse ediyoruz. Bu nokta nasıl can sıkıcı anlatılamaz. Billboardlarda bir tek duyuru bile yapamadık; düşünebiliyor musunuz seçim araçlarımız bile yok. Emek yoğun duyurularla çalışıyoruz. Üstüne üstlük, Muğla coğrafyası çok büyük. Adeta üç kentte seçim kampanyası yürütüyoruz. Bu da bizi zorluyor doğrusu.

Peki sizi en çok umutlandıran şey ne?

Bloğun varlığı, kendime dair geçmişte edindiğim donanımlar ve halkın sahiden çözüm arayışı içinde olup Türkiye’nin meselelerine sahip çıkma çabası. Kürt meselesi de dahil olmak üzere sorunları sistem partilerinin, sermaye partilerinin çözemeyeceğini fark etmiş olmaları.

Kadınlar adaylığınıza nasıl bakıyorlar? Gerek seçim çalışmalarında ve gerekse seçildiğiniz takdirde, kadın Muğla vekili olarak ağırlıklı çalışma alanınız ne olacak? Kürt sorunu, ekoloji, kadın politikası… Hangisi daha ağır basacak, neden?

Elbette ki, kadınlardan çok ciddi bir destek alıyorum. Bu kadar ötekileştirilenlerin, yok sayılanların, emeğinden başka hiçbir gücü olmayanların, hele hele ‘bölücü, terörist’ damgasıyla namlu sırtında olanların yanında politika yapmamın çok cesurca olduğumu söylüyorlar. Zaten sokaklarda, sivil toplum çalışmalarında çeşitli şekillerde sürdüregeldiğim hak mücadelesinde görece rahat yaşamımı riske atarak bu boyuta çıkarmamı özverili buluyorlar. Sevinerek söylemem gerekir ki, bu kararım, özellikle genç kızlar için bir tür örnek de teşkil ediyor sanırım.

Seçildiğim taktirde, yapmayı istediğim en önemli iş; yasal düzenlemeyi bile beklemeden bir Muğla Halk Meclisi oluşturmanın adımlarını atmak. Çıkarılacak temel yasaları Muğla halkı ile paylaşarak, tartışarak çıkarılmasını sağlamak istiyorum. Bu çok zor gibi görünebilir. Ama seçim sürecinde kurduğum ilişkileniş biçimi ile bunu yapmak mümkün olacak. Kürt sorunu, ekoloji, kadın politikası…  tümü çok önemli kilit konular. Dolayısıyla paralel gitmesi gereken alanlar. Ancak kan akmaya devam ettiği sürece hiçbir sorun çözülemez. Bu nedenle bu ülkede kalıcı barışın sağlanması, akan kanın amasız-fakatsız sonlanması en temel konu. Demokratikleşme, eğitim, sağlık, emek örgütlülüğümüzün önünün açılması vs.  bir çok sorun çözüm bekliyor.

Ekolojik yıkımlar son dönemde büyük bir yoğunluk kazandı. Bir yandan yerel eylemler, bir yandan Büyük Anadolu Yürüyüşü, bir yandan açılan davalar… Milletvekili seçilirseniz ekoloji hareketlerinin sesini Meclis’e taşımak için nelere yapmayı düşünüyorsunuz?

Büyük Anadolu Yürüyüşü, halkın doğasını, yaşam alanlarını savunmak amacıyla 40 gün 40 gece yol yapıp taleplerini Ankara’ya taşıdığı tarihi bir eylem. Ama bu kararlı halk, Gölbaşı’nda durduruluyor, Ankara’ya alınmıyor! Bu kabul edilemez! Halkın sesine kulaklarını tıkayan vekiller halkın vekili, halkın yaşam alanlarına göz diken hükümetler halkın hükümeti olamaz. İş işten geçmeden, ekonomi politikası emeğin ve doğanın acımasız sömürüsü üzerine kurulu siyasal iktidarların durdurulması gerekiyor. Bu ancak halkın gerçek temsilcileri Meclise girerse mümkün olabilir. Bunun için de yüzde 10 barajının makul bir seviyeye inmesi, siyasi partiler ve seçim yasalarının değişmesi ile mümkün olacaktır.

Temel hedeflerimden biri de, bu doğal ve sosyal yıkımı durdurmak, doğanın talanına, halkın yoksullaşmasına yol açan yasaların değiştirilmesi için bir çalışmak. Bu çalışmayı uzmanların, hukukçuların, doğa aktivistlerinin ve yerel halkın, sivil toplum temsilcilerinin katılımıyla başlatmayı düşünüyorum. Tabii bir de, Mecliste doğaya duyarlı milletvekilleri ile, Meclis Çevre Komisyonu ve diğer ilgili komisyonlarla yakın ilişki içinde yürüteceğim.

Geçtiğimiz dönemde Meclis’te yapılan çalışmaların nükleer anlaşmayı ya da Tabiatı Koruma Yasasını engellemekte yeterince başarılı olamadığını gördük. Bu konularda sokağın ve sivil toplumun sesi daha gür çıkıyor. Sizce milletvekilleri bu konularda daha etkin olmak için nasıl bir yol izlemeli?

Ana akım siyasal partiler, ekonomik büyümeyi ve tüketim toplumunu insan refahının tek ölçütü olarak gören kalkınmacı anlayıştan kurtulabilmiş değiller. Gündemlerine, küresel iklim değişikliği, doğal döngüler, doğal dengeler, eko-sistemler, biyolojik çeşitlilik gibi kavramlar henüz girmiş değil. Halen 19. yüzyıl siyaset anlayışı ile politika yapıyorlar. Değişen dünyayı okuyamıyorlar, 21. yüzyıl projeksiyonları yok. Alternatif bir yaşam tasavvurları yok. Bu seçimlerde Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloğunun adayları ile Meclise daha donanımlı, değişimi algılayan vekiller girecek ve Meclis’in ufku açılacak, diye umut ediyoruz ve bunun için çalışıyoruz.

Teşekkür ederiz, başarılar dileriz.


Röportaj: Aysen Ataseven, Hüseyin Güngör – Yeşil Gazete