Ekolojik Anayasa Konferansı yapıldı

Yeşiller Partisi’nin çağrısıyla oluşan Ekolojik Anayasa Girişimi, 19 Şubat 2011’den bu yana, doğayı bir hak öznesi olarak gören yeni bir anayasa yapılabilmesi için gerekli temel ilkeleri tanımlamak üzere çalışıyordu. Girişim, geçtiğimiz Pazar günü yapılan Ekolojik Anayasa Konferansı‘ yla bir sonuç bildiresi oluşturdu. Sonuç bildirgesi son halini aldıktan sonra kamuoyuna sunulacak.

Doğa bir hak öznesi olmalıdır

Galatasaray’da Cezayir Toplantı Salonu‘nda gerçekleşen konferansın ilk oturumuna Ayşe Bilge Dicleli, Burcu Akyüz ve Ömer Madra konuşmacı olarak yer aldılar. Konferansın açılış konuşmasını yapan Yeşiller Partisi Eş sözcüsü Yüksel Selek, bugün tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de ekolojik kriz yaşandığını, buna ek olarak Türkiye’de bir rejim krizi olduğunu ve yeni bir anayasa yapılarak bu krizin aşılmaya çalışıldığını söyledi. Bu süreçte doğayı bir hak öznesi olarak gören anlayışın yeni anayasada yer almasının çok önemli olacağını bildiren Selek, bunun için geçen Şubat’tan beri yoğun bir çalışma sürdürdüklerini, Türkiye’nin pek çok yerinde toplantılar yaptıklarını ve tüm bu çabaların Konferans’ın sonuç bildirgesinde yer alacağını ifade etti.

90’lı yıllardan bu yana yaşadığımız coğrafyada ekolojik duyarlılığın artarak sürdüğünü, bugün Büyük Anadolu Yürüyüşü gibi bir hareketin devam ettiğini, bu tür girişimleri başlatanların hep bir avuç insan olduğunu, bunun bizleri yıldırmaması gerektiğini söyleyen Selek sözlerine şöyle devam etti:

“Doğayla uyum içinde yaşamanın bir yolunu bulmak zorundayız. Doğa isyan ediyor ve bir hak öznesi olduğunu insanlığa hatırlatıyor. Bunu görmezlikten gelmemiz mümkün değildir. Mevcut kapitalist, sanayileşmeci ve ilerlemeci sistem  ‘sürdürülebilir kalkınma’ kavramını kullanarak bu durumun farkındaymış gibi görünüyor ancak samimi değil. Yaşam tarzımızı değiştirmeden bu sorunu çözmek mümkün değildir. Doğanın küresel başkaldırısı geri dönüşsüz bir noktaya ulaşmıştır, şimdi oturup şu sorunun cevabını bulmalıyız: ‘Bu zararı nasıl telafi edebiliriz?’

Biliyoruz ki ekosisteme verilen zarar, aynı zamanda insana verilen zarardır. İnsanlar doğanın biyolojik kapasitesini yeniden oluşturma ve diğer varlıklarla ilişkisini sürdürme hakkını garanti altına almak zorundadır. Bugün yöneticiler bu durumun küresel bir mesele olduğunu anlamıyorlar, işlerine gelmiyor ya da vicdanları körelmiş. İçinde bulunduğumuz sivil hareket bize güç veriyor, Tıpkı insan hakları gibi, doğanın da dokunulmaz ve devredilmez haklarını anayasaya yazmak zorundayız.  Bugün bir sonuç bildirgesi hazırlayacağız ve bu tartışmaya açık  bir metin olacak, Yeşiller Partisi olarak tüm kişi ve kurumları bu mücadeleye katkıda bulunmaya davet ediyoruz.

Ömer Madra: “Yeni bir şarkı bulmalıyız.”

Yüksel Selek’in açılış konuşmasında sonra söz alan Ömer Madra konuşmasına geçtiğimiz hafta İstanbul’da yapılan Az Gelişmiş Ülkeler Zirvesi’nden alıntı yaparak şöyle başladı: “Şu anda Araf gibi bir yerdeyiz, henüz yeni bir dünya doğmadı ancak küreselleşmenin yarattığı zalim ve adaletsiz düzenin yerine yeni bir şarkı bulmalıyız. Dünyada devrimci değişim dalgası kendisini Ortadoğu ve Latin Amerika’da gösterdi. Tüm bu hareketler birbirini etkiliyor.”

İki yıl önce BM’in 22 Nisan’ı Uluslararası Tabiat Günü olarak ilan ettiğini,  bu yıl Bolivya’nın önerisiyle tıpkı insan hakları gibi Tabiat Ana’nın Hakları’nın da BM’in gündemine alındığını anlatan Madra, Doğanın Hakları (The Rights of Nature: The Case for a Universal Declaration of the Rights of Mother Earth) adlı kitaptan bazı bölümleri dinleyicilerle paylaştı.

Madra’nın kitaptan okuduğu bazı bölümler şöyle:

“İnsan kültürü, doğayı kendisinin dışında bir meta olarak gördüğü, mülk edinip tahrip edilebilecek bir şey olarak algıladığı sürece kanunların onu koruması mümkün değildir. Zaten insanların yaptığı hukuk metinlerinde doğa unutulmuş değil, ancak bunlar doğayı değil özel çıkarları korumak üzere yapılmışlardır. Yasalar, ancak kültürün değişmesiyle gerçekten tabiat ananın haklarını gözetebilir.

Tabiat Ana, bir zamanlar Afrikalılara uygulanan türden bir kölelik düzenine ve hukukuna tabii midir? Doğa bir köle midir? Bizler mevcut kültürel yapı içinde doğayı bir mülk olarak gördük  ve yaptığımız her şeyi rasyonalize ettik. Demek ki yeni bir kültürel bağlama ihtiyaç var. Artık doağnın haklarını gözetmeyen yasalar meşru değildir.

Bugün yapılması gereken doğayla bir zamanlar Amerikan yerlilerinin kurduğu türden bir ilişki kurabilmektir. 11. Emir “Toprak Ana’yı sev, çünkü sen de onun bir parçasısın” diyor bunu hatırlamak lazım.”

Toprak Ana Hakları Evrensel Beyannamesi nedir?

Daha sonra Burcu Akyüz, 20-22 Nisan 2010 tarihlerinde Bolivya’da düzenlenen İklim değişikliği ve Doğa Ana Hakları Konferansı’nda hazırlanan evrensel bildirge hakkında bilgi verdi. Bolivya Hükümetinin, dünyanın farklı yerlerindeki 241 sivil toplum kuruluşundan otuz beş bin kişinin onayladığı bildirgeyi BM’e sunduğunu anlattı. Bildirgede yer alan bazı bölümleri dinleyicilere aktardı:

“Biz, Dünya halkları ve ulusları: Hepimiz, ortak bir kadere sahip birbiriyle ilişkili ve birbirine bağımlı varlıklardan oluşan, parçalanamaz ve canlı bir topluluğun, Toprak Ana’nın parçası olduğumuzu biliyoruz; Toprak Ana’nın yaşamın, gıdanın ve öğrenmenin kaynağı olduğunu ve iyi yaşamamız için ihtiyaç duyduğumuz herşeyi sağladığını minnetle kabul ediyoruz; Kapitalist sistemin ve her çeşit yağma, sömürü, istismar ve kirlenmenin, bugün bildiğimiz yaşamı iklim değişikliği gibi olaylarla riske atarak, Toprak Ana’ya büyük yıkım, bozulma ve parçalanma getirdiğinin farkındayız; Birbirine bağımlı varlıkların oluşturduğu bir topluluk içerisinde, yani Toprak Ana’da, bir dengesizliğe yol açmadan sadece insanların haklarını tanımanın mümkün olmadığına ikna olduk. 

İklim değişikliğine ve Toprak Ana üzerinde tehditlere neden olan yapıların ve sistemlerin dönüşümü için belirleyici, kolektif eylemlerde bulunmanın aciliyetinin bilincindeyiz;Toprak Ana Hakları Evrensel Beyannamesi’ni kamuya ilan ediyor ve Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilmesi için çağrıda bulunuyoruz.”

Dicleli: “Yeni bir şarkı başladı”

Son olarak söz alan Ayşe Bilge Dicleli ise, Avrupa’daki bazı ülkelerin anayasalarında doğa haklarının ne şekilde ele alındığını anlattı. Dicleli, “Fransız anayasasında insanlığın geleceğinin doğal çevresiyel bağlı olduğu; herkesin dengeli ve sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı bulunduğu gibi, çevreyi koruma sorumluluğunun olduğu ifade edilmektedir. Bu anlamda Fransız anayasası,  doğa hakları açısından önemli bir metindir. İngiltere, İtalya Avrupa Birliği Çevre Müktesebatına uyarken, Almanya ve Yunanistan gibi bazı ülkeler ek yasalar yaparak süreci düzenlemişler.” diye konuştu.
Avrupa’da tek tek ülkeler yerine, topluluğun ortak politiklarının önem kazandığını bildiren Dicleli, “Avrupa devletleri, yaşanan çevre felaketleri, kentsel kirlilik, imalat atıkları gibi sorunlar yüzünden ortak tavır almak zorunda kaldılar. İşin kuşkusuz kapitalizm ve ortak pazar boyutu da var. Rekabeti ortaklık üzerine kurdukları için her konuda ortak politika gütmek zorundalar” dedi.
Çevre sorunlarının hukuksal arenaya taşınmasında yaşanan çevre sorunları ve BM etkisinin yanı sıra, en önemli katkıyı 1980’li yıllarda başlayan Yeşil Hareketin sağladığını anlatan konuşmacı bugün Yeşiller Partisinin Avrupa Parlamentosu’nda önemli bir unsur olduğunu söyleyerek, “Evet  yeni bir şarkı var, başladı. Farkındalık yaratmak, eski üretim ve tüketim alışkanlıklarımızdan vazgeçmek birlikte yapacağımız çalışmalarla mümkün olacaktır”dedi.

Daha sonra AB Çevre Müktesabatı ve Doğa Hakları açısından önemli bir metin olan Ekvador Anayasası’ndan bahseden Dicleli son olarak ABD’den bazı örnekler vererek konuşmasını tamamladı.

Dinleyiciler çeşitli soru ve yorumlarla yaptıkları katkının ardından Konferansın ilk bölümü sona erdi.

Doğa bir hak öznesi olabilir mi?

Konferansın 2. oturumunda siyaset ve hukuk alanından akademisyenler ile çevre ile ilgili davaları takip eden avukatlar ekolojik bir anayasa oluşturmanın önündeki olası engelleri ve bu engellerin nasıl aşılabileceği konusunda fikirleri öne sürdüler

Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi’nden Ayşen Candaş, yeni eşitlikçi bir anayasa özlemini ve ekolojik bir anayasa oluşturabilmenin ön koşullarının neler olabileceğini dinleyeciler ile paylaştı. Çevre haklarının 100’den fazla ülkede anaysalarda yer aldığının altını çizen Candaş hukukçular arasında doğanın bir hak öznesi olmasının tartışmalara yol açtığını aktardı. Ekolojik bir anayasa için ön koşulun yerinden yönetim ilkesi olduğunun da altını çizdi.

İstanbul Barosu eski başkanı, İstanbul Ticaret Üniversitesi Öğretim Üyesi Yücel Sayman’ın konuşması konferansın bir bakıma seyrini değiştirdi. Anayasa ve Ekoloji kavramlarının terminolojisi ile sözlerine başlayan Sayman, “ekolojik anayasa terminolojisi doğru mu? Anayasaya toplumsal sözleşme de diyoruz. Hak nedir? Özgürlük nedir? Bu 2 kavram şimdiye kadar anayasada tanımlanmamış durumda. Doğa’nın karar alma yetkisi bulunabilir mi? Doğa adına karar alma yetkisi başka insanlara vermek daha vahim sonuçlara da yol açmaz mı? Ekolojik anayasa dediğiniz zaman egemenliği nasıl tanımlayacaksınız” şeklinde konuştu. Ekolojik vatandaşlık kavramına da değinen Sayman, bu kavramın da tanımlanması gerektiğini sözlerine ekledi.

Çevre davalarını takip eden ve ekolojik hareketin içinden gelen avukat Mehmet Horuş, Yücel Sayman’ın sözlerine atıfta bulunarak, “İnsan merkezli toplumsal sözleşme kavramları ile ekolojik anayasayı tartışamayız” dedi. Çevre davaları ile ilgili gelinen son duruma da değinen Horuş, mevcut hükümetin her ne pahasına olursa olsun kalkınma hamlelerinin yasama ve yargı denetiminden muaf tutulduğunun altını çizdi. Nükleer ve Hidroelektrik enerji santralleri gibi Madencilik alanındaki yatırımlarda da aynı durumun gözlemlenebileceğini vurguladı. 1939 tarihli Milli Müdafaa Mükellefiyetleri Hakkında Kanun maddelerine dayanılarak acele kamulaştırma yoluna gidildiğini de sözlerine ekleyen Mehmet Horuş, zamanında sade askeri amaçlar için çıkartılan ilgili kanunun günümüzde şirketlerin menfaatleri doğrultusunda uygulandığının altını çizdi. Mevcut anayasanın 138. maddesinde “yargı kararları uygulanır” ilkesi buluınduğu ancak Bergama’dan bu yana bu ilkenin sürekli ihlal edildiğini ifade etti. Mehmet Horuş ayrıca 1982 anayasasının 56. maddesinin çevre hakkı tanıdığını, Bergamalılar bu hakkı kullanarak sokağa çıktıkları ana kadar kimsenin bu maddeden haberi olmadığını da sözlerine ekledi.

Demokratik Anayasa Hareketinden Aydın Bilgen, doğanın hak öznesi olması, kendi hakkını korumasının mümkün olup olmaması konusundaki tartışmalarla ilgili olarak, “doğa kendi sesini kendi bildiği şekilde zaten duyuruyor. En ileri teknolojilere sahip ülkelerde Fukişima Santralinde de görüldüğü üzere kendisini belli ediyor” diye konuştu.

Karadenizdeki HES projeleri ile yürütülen davaları takip eden avukat Yakup Okumuşoğlu, doğaya bir hak tanımanın hukuk açısından sakıncalar yaratabileceği yönündeki yorumlarla ilgili olarak kendisinin de dahil olduğu Türkiye Su Meclisi’nin manifestosundan “Doğa kendi başına vardır. İnsan onun parçasıdır” cümlesini okudu. Doğaya haklar tanımak yerine doğanın kendisini tanımak gerektiğini ifade eden Okumuşoğlu, “Dünyayı tüm olarak insan dili ile tanımlıyoruz. Bence insanın buna hakkı yok. Doğanın kendisi daha gelişkin bir dile sahip. Biz kendi dilimizle doğayı tam olarak tarif edemiyoruz. Doğaya hizmet etmek niyetinde isek onun kendi işleyişine izin vermeliyiz. Bu da belki insan tamamen yok olduğunda gerçekleşecek” şeklinde konuştu. Doğadaki 83 milyon türün doğa ile uyumlu bir şekilde yaşadığını, diğer tür insanın ise kedisini zeki addettiği halde bunu başaramadığını ifade ederek bundaki tezatı dinleyiciler ile paylaştı. Türkiyedeki hukuk sürecine de değinen Okumuşoğlu, “Çok dava açtık. Çok dava kazandık ama bir sonuç alamıyoruz. Bir patinajdır sürüp gidiyor. İktidar önceden yönetmelikleri değiştirirdi şimdi yasaları değiştiriyor. Elimizde kullanabileceğimiz argüman bırakmıyor. Şu andaki anayasada doğa koruma maddesi var. 56. madde ekolojik vatandaşlıktan daha da ileri bir maddedir, ilgili madde “herkes sağlıklı bir çevrede yaşama hakkına sahiptir” der. Yani vatandaş olmasanız dahi bu maddeye dayanarak kendi sağlıklı çevrede yaşama hakkınızı bu kanun çerçevesinde arayabilirsiniz.” şeklinde sözlerine devam etti. Hukuku yeniden var etmek gerektiğini de ifade eden Okumuşoğlu, “Hukuk yok. Bunu sadece ben söylemiyorum. Bir İdare Mahkemesi Hakimi bunu bana söyledi. Hukuku yeniden var etmemiz gerekiyor. Bunu var edecek olanlar da şu anda bu salonda bulunanlardır” diyerek sözlerini tamamladı.

Hacettepe Üniversitesi’nden Levent Korkut, Yücel Sayman’ın konuşmasında dem vurduğu “Doğa kendi hakkını nasıl arayabilir?” endişesi ile ilgili olarak güncel örenkleri sıralayarak sözlerine başladı. Hayvan Hakları, Çocuk Hakları, Zihinsel Engellilerin Hakları vsr durumlarda da aynı tezin öne sürülebileceğini ancak kanunda tüm bu kesimleri için haklar bulunduğunu ifade etti. “Suje olmadan da hak sahibi olunabilir” diyen Korkut, asıl meselenin “Bu hak nasıl kullanılacak?” ve “Doğayı kime teslim edeceğiz?” meselesi olduğunu belirtti. Mükemmel bir anayasanın mümkün olmadığını sözlerine ekleyen Korkut, Güney Afrika’nın kendi anayasasını 6 yılda yazdığını ama onayladıktan sonra 11 kez değiştirdiğinin altını çizdi. “Ülke ne kadar merkeziyetçi ise hak ihlalleri de o kadar fazla olur” diyen Korkut, kamuflaj yani edebi dil olarak çok iyi olan bir anayasanın uygulamada sıkıntı yaratabilecdeğini asıl amaçlanması gerekenin yaşayan bir metin haline getirmek olduğunu ifade etti. Konuşmacıların iyi bir örnek olarak sürekli Ekvador anayasasını işaret ettiklerini, kendisini 2006’da bir dönem Ekvador’da bulunduğunu, ülkede kadına karşı şiddetin had safhada bulunduğunu, eşcinsellerin alenen yakıldığı ve devlet otoritesinin buna seyirci kaldığını işin anayasa yapmakla bitmediğini o anayasanın toplum tarafından da uygulanabilir olmasının elzem olduğunun üzerine basarak söyledi. Yerelleşmenin önemine de değinen Korkut, “Nükleer ile ilgili referandum sadece Mersin’de yapılsa sonuç ne olur ülke genelinde yapılsa ne olur? Aynı şekilde derelere kurulan HES’ler ile ilgili referandum Karadeniz bölgesinde yapılsa sonuç ne olur, ülke genelinde yapılsa ne olur?” diye konuşarak yerel yönetimin ekolojik bir anayasa yolunda ne denli önemli olduğunun örneklerini paylaşarak, “ “Yerel esastır, merkez talidir” vurgusu anayasada yer almalı” diyerek sözlerini noktaladı.

Son olarak söz alan Bahçeşehir Üniversitesi ve Yeşiller Partisinden Serkan Köybaşı, şimdiye kadar yapılan konuşmalardan ekolojik anayasanın aslen bir oksimoron olduğu sonucunun çıkabileceğini ama durumun bu olmadığını ifade etti. Şu anda yürürlükte olan anayasanın kapitalist yönetim anayasası olduğunu, bunun descartes’ın “İnsan, doğanın sahibi ve efendisi gibidir” sözünden bu yana gelen bir düşüncenin yansıması olduğunu,  şimdiye kadarki “üstün insan” algısı sonucu şu andaki anayasaların ortaya çıktığını söyledi. “Biz, günümüz hukuk düzeninin hukukçularıyız” diyen Köybaşı, “Yeni bir teori üretmek durumundayız. İnsan merkezcilikten sıyrılmak gerekir. Anayasa algısı değişmeli. Bütün bilinç değişmeli. Belki şimdiki anayasanın içini boşaltıp yeniden doldurmalyız ya da tümden anayasayı yok saymalıyız ve günümüz hukukçuları kesinlikle bu yeni yasayı yazma sürecinde görev almamalılar” diyerek sözlerini noktaladı.

Konuşmaların sona ermesini müteakip dinleyiciler konuşmacılara sorularını ve kendi fikirlerini yönelttiler. Sonuç bildirgesinin 2 gün içerisinde tamamlanmasında mutabık kalındıktan sonra ekolojik anayasa konferansı sona erdi.

Yeşil Gazete