Sebahat Tuncel: “Siyasi partilerin kadın aday sayısını artırmaları bizim sayemizde”

Türkiye seçime gidiyor. 12 Haziran 2011 seçimine bir ay kala, adayları tanıtan, seçimlerle ve Türkiye’nin sorunlarıyla ilgili görüş ve önerilerini almayı, mecliste neler yapacaklarını öğrenmeyi amaçlayan bir röportaj dizisine başlıyoruz. İlk konuğumuz Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloğu’nun İstanbul 1. bölge milletvekili adayı, BDP İstanbul milletvekili Sebahat Tuncel.

Sebahat Tuncel Kimdir…

Türkiye onu 2007 seçimlerinde cezaevinden bin umut adayı olarak milletvekili seçildiğinde tanıdı. Meclis’ten cezaevine insan gönderen Türkiye, ilk defa cezaevinden meclise bir kişiyi gönderiyordu. Adaylık sürecinde seçilemeyeceği kanaati yaygın olduğundan yönetici elit içinde başlangıçta hakim olan sessizlik,  bağımsız adaylar içinde en yüksek oyla meclise seçildiğinde değişti. Geçen 4 yıllık süreçte sivil toplumla en çok içiçe olan, hem Kürt bölgesinde hem de Türkiye’nin batısında sokakta, etkinliklerde, konferanslarda görmeye alışık olduğumuz vekillerden biri oldu.

Şimdi de gözlerin en çok odaklandığı Tuncel, Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloğu’nun İstanbul 1. Bölge (Anadolu yakası) bağımsız adayı olarak tekrar halkın karsısına çıkacak. Son günlerde Bülent Arınç’ın hedefinde olan Tuncel ile YSK kararı, Kürt sorunu, BDP’nin kadın ve ekoloji politikası, seçim bloğunun yeni donemde siyasi yaşama ve meclise etkisi üzerine bir söyleşi yaptık.

 

Kamuoyunda cezaevinden meclise girmiş bir kadın olduğunuz bilgisi dışında kim olduğunuz, hangi alanlarda mücadele verdiğiniz pek bilinmiyor. Kimdir Sebahat Tuncel, bize biraz kendinizi, hayat hikâyenizi anlatır mısınız?

Sebahat Tuncel’in isminden daha çok politik duruşumuz, siyasi kimliğimiz tartışılıyor. 1975 Malatya doğumluyum. Çiftçi ailesinin çocuğuyum. İlk ve orta öğrenimi Mersin’de tamamladım. Sol, sosyalist mücadelede yer alan, 12 Eylül’den etkilenen bir aileden geliyorum. Kürt hareketiyle 90’larda tanıştım. Halamın Kürt hareketi içinde genç yaslarda hayatını kaybetmiş olması beni çok etkiledi. Biraz Kürt hareketini sorguladım. Anlama, değerlendirme, sol hareketleri takip etme sureci başladı. İlk olarak İstanbul’a gelince HADEP’le tanıştım. Sosyalist hareketlerden geliyor olmama rağmen Kürt hareketindeki kadın mücadelesi, sosyalist anlayışı kendinizi bir kez daha sorgulamanıza neden oluyor. Devletin asimilasyon politikalarının yarattığı burjuva alışkanlıkları, feodal ilişkilerin yarattığı baskı kendi kültürüne yabancılaşmayı, kimliksizleştirme, kişiliksizleştirmeyi görüyor ve sorguluyorsunuz. 98’de kadın komisyonunda yer aldım, sonrasında ilçe başkanlığı yaptım.

Kürt Hareketinde kadın özgürlüğü ve toplumsal cinsiyet eşitliği felsefesinin önemini görüyorsunuz. Kürt hareketi özünde kadın özgürlüğü felsefesini temel almıştır, bir anlamda kadın özgürlüğü hareketidir. Kısacası çalışmalarım hep kadın sorunu üzerine devam etti, bu arada cezaevi süreci oldu. Sonrası herkesin malumu, özgür kadın hareketi beni İstanbul üçüncü bölgeden milletvekilliğine aday gösterdi ve parlamento süreci gerçekleşti.

Geçen dönem bağımsız adaylar içerisinde en yüksek oyu alarak meclise girdiniz. Hatta bir söyleşide cezaevinde aday gösterilirken başlangıçta seçilebileceğinize kendiniz de pek ihtimal vermediğinizi belirtmiştiniz. Simdi daha avantajlı konumda secime girerken aynı kaygıları taşıyor musunuz?

O dönemde de aslında seçilememe ihtimali pek yoktu. Seçimlerdeki oy gücümüz yeterliydi ancak dezavantajlar vardı. Cezaevindesiniz herhangi bir çalışmayı yürütme sansınız yok, olup bitenleri kısmen de olsa sadece izliyorsunuz. Tanınma yok, Alevi, sol, ekonomik gücü olmayan yoksul bir pozisyondasınız ki bu düşündürüyordu. Ancak burada bir şeyi ifade etmek doğru olur. Kürtlerin örgütlü mücadelesinin gücünü görüyorsunuz. Hiç bir fonksiyonunuz olmadan, sizin adınıza insanlar koşuyor, çalışıp, didiniyorlar ve sizi seçtirmeyi başarıyorlar.

Son YSK kararı herkesin kafasını karıştırdı. Sizce bu AKP’nin inisiyatifinde gelişen bir operasyon mu, yoksa YSK’nın kendi tasarrufu mu? Bütün bu olanların kaynağı kim ve bundan nasıl bir anlam çıkarabiliriz?

2005’ten bu yana 36 bin arkadaşımız sudan nedenlerle gözaltına alındı. Beş binin üzerinde tutuklama yapıldı o tarihten bu yana. Bugün de aynı operasyon devam ediyor. Kamuoyu da görüyor ki her gün onlarca arkadaşımız, partilimiz gözaltına alınıyor. Bunlar aktif, çalışan kadrolarımız. Neticede siyasi operasyonlardır bunlar. Amaç bu yolla mücadeleyi sekteye uğratmak. Burada baş sorumlu tabii ki hükümet olan AKP’nin kendisidir. Sorunları çözme, kurumları demokratikleştirme, toplumsal özgürlük alanını genişletme diye bir kaygısı yok AKP’nin. Sadece kendi iktidarını daha güçlü tahkim etmenin derdinde.

BDP Kürt sorununun ortaya çıkardığı bir siyasi parti olarak bugüne kadar söylemleri hep bu konuya odaklıydı. Fakat yeni dönemde blok adayları içerisinde farklı siyasi parti yönetici ve temsilcilerinin varlığı, bölgenin dışına taşma, yani Türkiye politikası yapılacağı anlamına mı geliyor?

Aslında Türkiye partisi olan tek parti varsa o da BDP’dir. Bu ülkede tek cins, tek din, tek millet, tek düşünce demeyen cins, kimlik, ayırmadan özgürlük mücadelesi veren kitleselleşmiş tek parti. Aynı zamanda bir Kürt partisi çünkü bunu çözmeyi ana eksene almış. Bizi sürekli böyle bir yönüyle yani Kürt sorunu üzerinden tanımlamaya, gösterme algısı yaygın, ama bizim meclis çalışmalarımıza bakılırsa böyle olmadığı görülür.

Şimdi Emek Demokrasi Özgürlük Bloğu ile bunu daha da genişletmeye, aşmaya çalışıyoruz. Zaten mevcut birliktelik de bunun göstergesi. Kadınların, işçilerin, emekçilerin, inançları bakımından baskı altında olanların sesi olacak bir partinin varlığı içinde bulunduğumuz dönemde daha da önem kazanıyor.

2002 başta olmak üzere pek çok defalar sol, sosyalist güçlerle işbirliği denendi ama istenilen sonucu vermedi. O zaman da sadece seçim bloğu olarak değil, kalıcı olması amaçlanmıştı, ancak olmadı. Ama şimdi daha iyi noktadayız. Toplumda hak talebinde bulunan kadınlar, Kürtler, farklı inançlardaki insanlar, emekçilerin kısaca bütün ötekilerin sesi olacak güçlü bir dinamiğin olması, yeni anayasa yapılma surecinde çok daha önem kazanmış durumda.

Kürt sorununun çözülmesinde esas iki temel direnç odağı var. Birincisi devletin merkeziyetçi ideolojisi, diğeri de toplumsal direnç. Hala belirsizlikler ve riskler devam ediyor olmasına rağmen, devletin bir ölçüde direncinin kırılmaya başladığı söylenebilir. BDP’nin ve blok adaylarının toplumsal direnci kırmak için yeni dönemde politikası olacak mı? Nasıl?

Emek Demokrasi Özgürlük Bloğu Türkiye’yi değiştirmeye adaydır. Amaç demokratik muhalefeti geliştirmektir, yoksa Ankara’da o koltuklarda oturmak değildir bizim amacımız. Sokaklarda isçilerin, yoksulların, kadınların, Alevilerin birlikte en geniş demokrasi bloğu geliştirip taleplerini meclise taşımak. Yani Ankara’yı sokağa taşımak, sokağı da Ankara’ya taşımak amacımız. Anayasa yapım surecinde toplumsal muhalefetin sesini meclise taşımak önemli. Kırılmalar önemli. AKP ve savaşta devam eden muhalefetin birbirinden farkları yok aslında. Kürt sorununda hala inkâr ve tasfiye etmeye çalışma anlayışı devam ediyor. Yan yana bu anlayışa karşı durmak, barış cephesini devrimciler ve diğer muhalefetle bir direnç cephesi oluşturmak, meydanı bu hakim anlayışların insaf ve tasarrufuna bırakmamak. Meclisten çıkan teskere AKP, CHP ve MHP ortak kararıyla çıktı. Statükonun devamından yana olan bu partilere karşı sokakta olduğu gibi Meclis çalışmalarında da etkin bir şekilde sürecektir bu birliktelik.

Seçim sonrası için blok adayı olan kadınlar kendilerine nasıl bir yol haritası çizdi? Kadın politikacıların,  Türkiye politikasına ne yönde etki edeceğini öngörüyorsunuz? Nasıl bir fark yaratacaklar?

Geçen dönemdeki BDP’li kadınların politikaya etkisi yansıyor diye düşünüyorum. Genel siyasete kadın bakış açısıyla müdahale etmek önemli. Kamuoyu BDP’li kadınların gerek mecliste ve gerekse sokakta halkla iç içe olan çalışmalarını yakından tanıyor.

Bu gün için siyasi partilerin kadın aday sayısını artırmaları birazda bizim kadın politikalarımız sayesinde olduğunu söyleyebilirim. Merkezi ya da yerel yönetimlerde en fazla kadın adaylar bizde. Ama yetmiyor. Barış politikası, kadına yönelik şiddet ve diğer bütün sorunların çözümünde kadınların çok daha aktif olarak rol oynamaları gerek. Ancak mücadeleyi sadece siyasi alanda değil, günlük yaşama ekonomik, sosyal yaşama da aktarmak gerekir.14 kadın belediye başkanımız var. İl genel meclislerinde keza kadın kotası var. Sadece yöneticilik düzeyinde değil başka tedbirler de alınıyor. BDP’li yerel yönetimlerde istihdamda, işe almalarda % 40 kadın kotası uygulanıyor. Kadına şiddet uygulayan çalışanların maaşları kadınlara veriliyor mesela. Kent ve mahalle meclislerinde yine kadın ağırlığı var. Toplumsal değişim ve dönüşüm için bütün demokratik yöntemler uygulanmaya çalışılıyor.

‘’Demokratik, ekolojik, cinsiyet özgürlükçü’’ paradigma politikalarımızın en temelinde yer almaktadır. Bunlardan bir tanesi eksik kalırsa umduğumuz, hedeflediğimiz demokratik sosyalizmin hayata geçirilmesi mümkün olmayacaktır. Bütün kavramlar bizim açımızdan önemli, bu politikalar bir bütün aslında.

Türkiye’nin doğası özellikle son dönemde yoğun bir şekilde yatırım politikalarının kurbanı oldu. Nükleer santral planları, HES projelerinin ve maden yasasının yol açtığı büyük hasar,  Anadolu’nun pek çok yerinde halkın gittikçe yükselen tepkisi ile karşılaşıyor.  Bağımsız adaylar, meclise girdiklerinde bu tepkilerin de sözcülüğünü yapacak mı?

Bugüne kadar çok ciddi mücadele yürüttük. Nükleere, HES projelerine  karşı pek çok defa soru önergeleri, kanun teklifleri, tasarılar hazırladık. Sokaklarda bu mücadeleyi verenlerle yan yana olduk hep. Çok önemsediğimiz ekoloji konusu ilkelerimizden bir tanesidir. Ekolojiye politik olarak yaklaşmıyoruz, bu doğru olmaz. Yaşam alanlarının, doğanın yatırım için tahrip edilmesine karşı ekolojik dengenin korunmasını gerektiğine inanıyoruz. Doğayı kar etmeye indirgeyen anlayış dünyayı felakete, yok oluşa götürüyor, bu o kadar açık ki. Her şey insan için değil, bunun anlaşılması lazım.

Biz doğayı üç türlü tanımlıyoruz; birinci doğa, yaşamın kendisi canlı-cansız varlıklardan oluşan doğanın kendisi, ikincisi toplumsal doğa, üçüncüsü ise bu ikisinin birleştiği doğa. Asıl mesele bu ikisinin ilişkisinin denge halinde işlemesi. Küresel ekolojik kriz hak ettiği kadar gündemde olmasa da felaketlerin nelere sebep olacağını insanlar yaşayarak farkına varıyorlar. En güvenilir korunaklı olarak bilinen Japonya’da bile nükleerin nelere sebep olduğu ortada, ama bizim başbakan tüp gazla kıyaslıyor ve diyor ki evinize tüp de almayın o zaman, çünkü o da patlıyor. Buna komedi diyerek gülünmez her halde. Böylesine bilimsellikten uzak cahilce bir yaklaşım söz konusu. Enerji elde etmek için doğal dengeyi kesinlikle bozmayacak, yaşam döngülerini kırmayacak küçük ama doğayı tahrip etmeyecek küçük HES’ler düşünülebilir. Bizim bölgemizde enerji ihtiyacından çok Hakkâri, Dersim gibi alanlarda, doğayı askeri stratejinin parçası olarak görme anlayışı sonucu barajlarla bölerek izole etme isteği var. Barajlar bölgeyi insansılaştırarak, çölleştirerek yaşam alanlarını daraltıyor. İzolasyon amacının göçe zorlama olduğunu düşünüyoruz. Yoksa Dersim’de onca yatırım sonucu elde edeceğiniz enerji ne kadar ki? Bu da savaşın yarattığı başka bir durum. Bu nedenle de yani ekolojik kaygılarla da barışa güçlü bicimde ihtiyacımız var.

Öte yandan insanlığın ortak değerleri olan Hasankeyf ve Alianoi gibi tarihsel önemi olan yerlerinde bu özellikleri hiçe sayılarak barajlara kurban ediliyor. İşte bu nedenle de güçlü bir muhalefetin varlığı her açıdan kaçınılmaz. Yarım ağızla söylem üretmek yetmez. Bizim geçmiş dönemde yaptıklarımıza benzer biçimde yeni dönemde de bu mücadeleyi sadece mecliste değil sokakta, alanlarda savunacağız.

Dünyada ve Türkiye’de yükselmekte olan yeni bir muhalefet dalgası var: Ekoloji hareketler küresel boyutta örgütleniyor.  Sokak hareketi yükseliyor, hak arayışı tüm dünyada yeni bir dönemi işaret ediyor. Ekolojik toplum söylemini güçlü biçimde savunan Kürt hareketi Türkiye’de ve dünyada bu hareketlerle yeterince buluşmayı sağlayabiliyor mu sizce?

Son dönemlerde bu konuda biraz daha iyiyiz, iste MSF, Mezopotamya Ekoloji Forumu üzerinden yürütülmeye çalışılıyor. Daha önce teorik söylem düzeyindeydik ama son zamanlarda etkinlikler forumlar küçük bazı pratik uygulamaları da geliştirmeye çalışıyoruz. Ancak yeterli değil tabii ki. Ortak hareketler önemli. Kürtler ve Türkler ekolojistler, Yeşiller ortaklaşmalı ama biz yapınca mesafeli duruluyor. Bunu kırmak lazım. Ama son zamanlarda ortak mücadele hattı oluşmaya başladı gibi mesela Karadeniz İsyandadır Platformu Munzur’la ve diğerleriyle ortak çalışmaları geliştirme yönünde önemli mesafe kat ettiler.

Son soru… Özgürlük sembolü olmuş Diyarbakır acaba bir gün nükleer karşıtı ya da küresel ısınmaya dikkat çeken bir mitinge ev sahipliği yapacak mı?

Zamanı geldiğinde yapılacaktır mutlaka. Ama bu güne kadar yapılmadıysa suç Diyarbakır’ın değil, biz yöneticilerdedir. Sonuçta çalışmayla ilgili bir konu. İçinde bulunduğumuz koşullar bu güne kadar ekolojik sorunlar konusunun biraz daha geri kalmasına neden oldu ama daha öncede söylediğim gibi temel paradigmalarımızdan biridir ekoloji konusu ve bunu ciddiye alıyoruz. Zaman içinde bölgede bunun teorik ve pratik yansıması görülecektir.

Röportaj: Aysen Ataseven, Hüseyin Güngör (Yeşil Gazete)