Haftanın tortusu

* Yayınlanmamış bir kitap toplatıldı, silindi, yasaklandı. * Şık’a hücresinde bile rahat yok, Çarkın serbest. * Türkiye Libya’ya yapılan saldırının merkezi oldu. * Başbakan, nükleer santral, radyasyon bulutları.

* Yayınlanmamış bir kitap toplatıldı, silindi, yasaklandı. Türkiye ayağa kalktı. Bir bölümü tabii ki. Başka büyük bir bölüm var ki, Dünya yıkılsa zaten onları yerlerinden kaldırmak mümkün değil. Haksız da sayılmazlar. Yoksulluk ve günlük ekonomik telaşlar içerisinde canlarını çektirmekle meşguller.

Türkiye ayağa kalktı ve hemen yandaşlar yardıma koştu. Açıklamalar, tutanaklar birbirini izledi. Kitabı okuduğunu söyleyen yazarlar, (ki anlıyoruz bu kitabı okumak o kadar da zor bir durum değil. Biraz kalpte AKP sevgisi, olan biten baskı ortamına demokrasi deme hevesi yetiyor,) kitapla ilgili açıklamalarda bulundular. Yapılan uygulamayı haklı çıkarmaya çalıştılar ve sadece komik oldular. Asıl sorun nerede biliyor musunuz? Diyorlar ki bazı yandaşlar, “Efendim kitap neden gizli kalsın? Zaten iddianamede bu kitap delil olarak ortaya konacak.” Hiç iddianame görmesek, incelemesek ya da inceleyenleri okumasak inanacağız bu telefonla helikopter düşürtengillere. Önümüzde çok güzel bir örnek çalışma var. Açıp bakmak yeterli: Dani Rodrik ve Pınar Doğan’ın yazdığı Balyoz adlı kitabı. Hala yakılmadı, yasaklanmadı bulunabilir. Orada iddianameye giren deliller üzerinde nasıl oynandığının kanıtları mevcut. Zaten ortaya saçıldı bunlar. Peki bu kitabın hiçbir nüshası “dışarda” kalmadığına göre bu kitapta yapılacak olası değişiklikleri kim farkedecek ve ortaya çıkartacak? Ahmet Şık mı? E o zaten yargılanıyor. Kamuoyunun bir bölümü zaten ona inanmamak için direnecek. Söylediklerini suçluluğa yoracak. E gerçeği de “delete” ettiklerine göre? Asıl problem budur. (İlgili bir yazı: Ahmet Şık’ın hafızasını nasıl sileceksiniz?)

* Şık’a hücresinde bile rahat yok, Çarkın serbest. Neyi koruyup, neye bedel ödettiğimiz, neyi yüceltip, neyi eksiltmek istediğimiz yani tercihlerimiz bizi belirliyorsa eğer, bu yeten de artan bir örnek olacaktır. Şık’ın hapishanesindeki hücresi basılıyor, belki savunmasıyla ilgili yazdığı yazılar karıştırılıyor, alınıyor. Diğer taraftan ise Aygan Çarkın, 1000 kişi öldürdüm diyen kişi, savcılığa geliyor, “her şeyi anlattığını” ifade ediyor ve serbest şekilde çıkıp gidiyor. Ergenekon, derin devlet, kontrgerillayı çözmek isteyen bir ülke bunu yapar mı? Ayhan Çarkın’ın da içeri girmesi için, mevcut yapılanmaları sorgulayan bir kitap yazması ve çok satması mı gerekiyor?

* Türkiye Libya’ya yapılan saldırının merkezi oldu. Başından beri garip bir tutum sergiliyor Türkiye Libya konusunda. Muhalefet etmek bile mümkün değil neredeyse. NATO’nun ne işi var orada deniyor, herhalde iyi bir şey diye düşünüyoruz, sonra komuta NATO’ya geçiyor, bu sefer belli başlı gazeteler, bunun Türkiye’nin zaferi olduğunu yazıyorlar (STAR: Türkiye bastırdı, komuta Nato’da), tam onu anlamaya çalışırken, NATO’nun bu saldırı için olmazsa olmaz olduğunu işitiyoruz. Tezkere çıkmadan, gemiler gidiyor, saldırının merkezi İzmir oluyor. Bu kadar istemeye istemeye saldırının gövdesini oluşturmak da zor aslında. Son bir soru: Olur ya tezkere geçmeseydi, Türkiye gemilerini geri mi çekecekti?

* Başbakan, nükleer santral, radyasyon bulutları. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, çıktı nükleer santralle tüp gazı eş tuttu ve bu tarz işlerde ciddiyet bekleyen herkesi dehşete düşürdü. Aradan zaman geçti, herhalde işler daha ciddi yürür artık derken, bu sefer de televizyon ve bilgisayar benzetmeleri geldi. Başbakan, tehlikeleri önemsemeyerek öteleyebileceğini mi düşünüyor? Bence öyle düşünmüyor. Çünkü, tam o örnekleri verdiği konuşmasında, koruma çemberine yeni bir halka eklenmiş Başbakan’ın. NTV’nin haberine göre, bu halka, Başbakan’ı radyasyondan ve nükleer saldırıdan koruyacakmış. Şöyle bir şey olsa gerek: Başbakan bilgisayar ekranına bakmayacak, korumaları okuyup, Başbakan’a iletecekler? Böyle mi? Tabii ki değil. Herkes farkında aslında radyasyonun ve nükleerin nasıl ölümcül olduğunun ama hesaplar kitaplar devreye girince işler şaşıyor.

Başbakandır korunacaktır tabii ki. Ama bizim böyle nükleer bir alarmda kaçacak kamyonlarımız yok. Özel giysiler bizi gittiğimiz her yerde izlemiyor. Bu yüzden de (Başbakan: “Patlayabilir mi? Tabii, risk var!”) nükleer santralleri istemiyoruz. Bunu anlamak bu kadar zor mu? (İlgili bir yazı: Japonya’nın köprüleri, tüp gazları ve Amerika’ya ulaşan molozlar)

 

http://urbarli.net/

Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on LinkedIn0Email this to someonePrint this page