Nükleerde mavi hapı seçmek

Bir haftadan beri “Nükleer güvenli mi?” döngüsüne sıkışmış bir tartışma yaşıyor ülke. Medyada nükleer ve Türkiye temalı tartışma ve haberlerin cirit attığı neredeyse tek konu bu. “Nükleer güvenli mi?”. “Patlarsa ne olur?” . “Akkuyu’ya yapılırsa patlar mı?”.

Ha bazı medya bunu da haberden saymıyor gerçi. Türkiye’nin tartışmasız en kaliteli ve en tarafsız ve en bağımsız ve gerçek habercilikle uğraşan haber sitesi Habertürk var mesela. Sayfalarında son bir haftada sadece bir tane haber gördüm nükleerle ilgili, o da “G. Kore nükleerden vazgeçmiyor” gibi bir şeydi. Sonra Habertürk’ün sahibi olan Ciner Holding’in Ruslarla Akkuyu için giriştiği nükleer macera geldi aklıma, “Haa, e normal” diyiverdim.

Normal olan başka bir şey daha var, Japonya’daki felaketten beri nükleerin safi güvenlik boyutunun tartışılıyor olması. Nükleer karşıtları, ellerine geçmiş bu ne yazık ki en sağlamından kanıtı bütün güçleriyle kullanıyorlar. Karşılarında ise tohuma kaçmış kabak tadı veren “Nükleer olmadan Türkiye gelişemez” safsatasını, duyanda kendini camdan atma isteği uyandıran “E riskli diye yapmayalım mı yani? Eve tüp de almayalım o zaman” saçmalığıyla bir adım ileri taşımız bir hükümet var. Sırf hükümet olsa yine iyi. Nükleer konusunda kendisine yıllardır anlatılan ve güçlü olmak, en büyük olmak, en birinci olup herkesi yenmek, gibi hep en yaralı eksikliklerine tuz basan yalanları “bilimsel doğru” bellemiş bir kesim de var toplumda.

Hal böyleyken tartışma da nükleerin çok tehlikeli olduğu gerçeği ile bu gerçeğin birileri tarafından inkarı arasında şekilleniyor.. Biz nükleer karşıtları da bile bile kapılıyoruz bu furyaya mecburen. Toplum nükleerci lobilerin ve çıkar peşindeki hükümetlerin ninnilerinden uyanmışken hazır, tüm gücümüzle bastırıyoruz biz de “Nükleer öldürür” diye.

***

Evet, nükleer öldürür. Birşeyler yolunda gitmezse zaten öldürmekten de beter eder, süründürür. Hem sadece seni de değil, henüz doğmamış bebeğinin de hayatını daha başlamadan karartır. Torunun da nasibini alır kanser ve genetik mutasyondan, torununun torunu da. Yedi sülalenin yaşadığı topraklar çitlerle çevrilip bütün yaşama kapatılır. Ülkenin diğer ucunda bile olsan fark etmez. Maske kar etmez, ilaç kar etmez.

Herşey yolunda giderse nükleer yine öldürür. 50 yıldır nükleer enerji geliştiren bilim zira, nükleer atık sorununa bir çözüm bulamadı henüz.

Nükleerin öldürür ve süründürür ve hayatları felaket filmlerindeki sahneleri aratır hale getirir olduğu gerçeği değil ama benim esas meselem.

Ben diyorum ki, “Nükleer tamamen güvenli ve sıfır riskli olsaydı bile…Nükleere yine de hayır.”

 

Nükleer enerji siyasi bir tercihtir

Bugün enerji konusunun artık iç ve dış politikanın en önemli dinamiklerinden biri haline geldiğini biliyoruz. Bunun aksini savunan yok, neyse ki. Bir ülkenin enerji üretimi ve dağıtımındaki pozisyonunun o ülkenin hem bugününü hem de geleceğini şekillendirdiği konusunda hemfikiriz. Doğalgaz ve özellikle petrolün üretiminde tepe noktasına (peak oil diyorlar buna) yaklaştıkça enerji meselesi iyice önem kazanıyor.

Tam da bu noktada enerjiyi nereden temin edip ne amaçla ve nasıl kullandığınız sorusu muhabbetin tam göbeğine oturuyor. Benim “nükleer tamamen güvenli olsaydı bile, nükleere yine de hayır” dememin nedeni de bu.

Nükleeri tercih etmek, en basitinden, merkezi yönetimleri ön plana çıkarmak demek. Şeffaflık ve “kendi kaderini kendi belirlemek” ilkelerinden uzaklaşmak demek. Yaşamın bir öznesi değil basbayağı bir nesnesi olmayı kabullenmek demek.

Nükleer santraller kurulum kararından inşasına, işletim sürecinden herhangi bir sorun durumunda yaşananlara kadar tamamen kapalı kutudur. Bırakın civarda yaşayan yerel halkın üzerinde bir söz sahibi olmasını, ülke halkı olarak bile kolay kolay karışamazsınız geleceğine, aldığınız kararın uygulanması da yıllar alır. Söz sahibi olmayı geçtim, içeride neler olup bittiği hakkında en ufak bir bilginiz de olmaz. Geçmişte yaşanan nükleer kazaların çoğunun kamuoyuna en az 5-10 yıl sonra bildirilmiş olması da bundandır.

Nükleer santral, “egemenliğin kayıtsız şartsız tek sahibi” olan milletin hiç bir egemenlik hakkının bulunmadığı ayrı bir dünyadır.

Birileri gelir, kurar, elektrik üretir, para kazanır. Bir şeyler olmaktadır o tellerle çevrili kocaman beton yığınında, ve birey olarak siz sadece o elektriği tüketen istatistiklersinizdir. Başka hiçbir şey değil.

Ben yerel halkın onayından geçecek, yerel kaynaklarla işletilecek, üretim önceliği o yereldeki tüketim için olacak bir enerji alt-yapısı istiyorum. Türkiye’nin dört bir yanında yerel halk için sayısız tehlike, kirlilik ve sömürü yaratarak sırf büyük şehirlerin tüketimi için çalışan enerji santralleri görmek istemiyorum.

Bu yüzden nükleer enerjiyi reddetmek “çok mu tehlikeli, yoksa kabul edilebilir riskli mi?” tartışmasında safımızı belli etmenin ötesinde, “nasıl bir Türkiye istiyoruz?” sorusuna “dengesiz, adaletsiz, hantal ve demokrasiden uzak bir Türkiye” cevabı vermemizi isteyenleri de reddetmektir.

***

Nükleere evet demek ise, köy ve kasabaların daha da boşalacağı, şehirlerin ise iyice büyüyerek hepten yaşanmaz hale geleceği bir Türkiye’ye evet demektir.

Nükleere evet demek, bölgeler arası gelir ve refah adaletsizliğini körüklemek demektir.

Nükleere evet demek, doğrudan demokrasi ve yerelciliğin şenlikli ve eşitlikçi muhabbeti yerine, merkezi ve hiyerarşik yönetimlerin halkı kelle hesabı üzerinden gören zihniyetlerini kabul etmek demektir.

Nükleere evet demek, yaşamın hakiki ve eşit bir parçası olmak yerine o pek kızdığımız “sistemin” içinde edilgen ve sıradan bir dişli olmayı seçmektir.

Nükleere evet demek sorumluluktan kaçmak, kaderini ve hayatını “uzmanların” eline bırakmak demektir.

 

Nükleere evet demek, mavi hapı seçip “Matrix” te kalmaya giden yolda esaslı bir adım daha atmaktır.