Köşe Yazıları

Karhanede romantizm

İspanya Bisiklet Federasyonu Alberto Contador’a bir yıl ceza verdiği gün, Neyzen Tevfik’in 57. ölüm yıldönümüydü.

Ömrü boyunca ‘hiç’in peşinde koşmuş biriyle, ‘hep’in peşinde koşmuş birinin kaderinde böyle bir tesadüf…

Müdanasız bir  ‘kaybeden’ olan Neyzen’in aksine; Contador genç yaşına büyük ‘başarılar’ sığdırmış birisi.

Daha otuzuna gelmeden 5 büyük tur kazandı. Fransa Turu’nu 3 kez zirvede bitirdi.(Muhtemelen 2008’de  takımı Astana, Tur’a alınsaydı bu rakam 4 olacaktı.)

2010’u en yakın rakibi Andy Schleck’in önünde tamamlasa da o  şampiyonluğun hayrını gör-e-medi. Önce Andy’nin bir zincir kazasını fırsat bilerek kaçıp gitmesi bisikletin raconuna ters bulundu ve çok eleştirildi.  Ardından bir kaç ay geçti geçmedi, verdiği kan örneğinde klenbuterol adı verilen yasaklı bir  madde tespit edildi. Muhtemelen yakın bir gelecekte 2010 şampiyonluğu da elinden alınacak.

(Hıncal Uluç bu konuda niye yazmadi acaba? Malumunuz, kendisi Contador’dan pek hoşlanmaz.)

GENELEV’DE PİYANO

Söylemenize gerek yok. Biliyoruz. Biz bisikletseverlerin durumu vahim. Devekuşlarının bile kafalarını kuma, ‘görünmemek’ için değil; bambaşka nedenlerle soktuğunu öğrendiğimiz bir çağda en yumuşak kum nerede bulunur diye dört dönüyoruz

Durumuzu en iyi özetleyen şey aslında bir kitabın başlığında gizlidir: Üstat Tanıl Bora’nın futbol yazılarını derlediği Kârhanede Romantizm’de…

Hakan Kulaçoğlu’nun bulduğu bu metafor hepimizin durumunu anlatan en isabetli tariftir.

Aklın yolu her zaman bir mi bilmiyorum ama ara sıra buluştuklarına şahit oluyoruz.  Mızrağın, çuvalı delik deşik ettiği 2007 Fransa Turu koşulurken Radikal Cumartesi’de iki  makale kaleme almıştım. ‘Bisikletçilerin İtibar Savaşı’ diye çıkan ilk makalenin başlığı aslında “Anneme bisikletçi olduğumu söylemeyin o beni genelevde piyanist sanıyor” idi.

(Reklamcılık literatürünün kült kitaplarından birinin isminde yapılmış küçük bir revizyon… Jeasques Sequela’nın kendi mesleğine ironiyle yaklaştığı kitabındaki ‘reklamcı’ kelimesini çıkarmış, bisikletçi yapmıştım. Nedense gazetenin editörleri başlığı değiştirmeyi uygun bulmuşlardı…)

Yani sizin anlayacağınız aynı sobada elimizi yüz kere de yaksak, ‘cısss’  bizim için birşey ifade etmiyor.

DİNLE BENİ ALBERTO

Haberi aldığım gün şaşırmadım doğrusu. ( ‘Alışmış şort’ refleksi diyelim biz buna) Bambaşka bir şey düşünüyordum. Acaba Neyzen’in şiirleri içinde Contador’a uygun bir şey bulabilir miydim? Aradım, bulamadım. Daha doğrusu buldum da kıyamadım. Spor endüstrisinin iğvasına kapılıp yere düşmüş birine Neyzen’in taşlamaları, recme girerdi.

En uygunu galiba Ruhsati’nin şu dörtlüğü.

Dinliyor musun Alberto?

(Reha Muhtar’ın haber bülteni gibi oldu. Clinton’a filan böyle hitap ederdi.. Bana bak Bill kardeşim, şimdi beni iyi dinle!)

“…Hele bir düşün ki gözümün nuru
Bu kadar parayı sana kim verdi
Bazı fukaraya bulma kusuru
Mesti kundurayı sana kim verdi…”

(Alberto bu yıl büyük paralarla Astana’dan Saxo Bank’a geçti…İki üç yıldır ünlü ayakkabı firması Sidi’nin reklamlarında oynuyor… Ey gözümün nuru, o mesti kundurayı sana kim verdi?)

BEŞERİYET
Madem mevzu geldi paraya dayandı, Neyzen’in para ile olan ilişkisini anlatan bir şehir efsanesiyle mevzuyu bağlayalım.

Yine perperişan bir vaziyette İstanbul sokaklarında dolanan Neyzen’i gören bir dostu: “üstadım etme eyleme, senin gibi büyük bir kabiliyet bambaşka bir hayatı hak ediyor. Gel sana bir konser ayarlayalım. Cebin üç kuruş para görsün” der. Üstat pek yanaşmaz, ama midesi pek aynı fikirde değildir. Velhasıl konser yapılır ve Neyzen’e hatırı sayılır bir para verilir. Bizimkisi ertesi gün ihtiyacı olan rakı kavun ve peyniri aldıktan sonra, kalan paraları sokak köpeklerinin boynuna bağlar ve salar. Bir süre sonra sokaklarda, köpek peşinde koşan adamlar, kadınlar peydah olur. Durumu gören bir dostu merakla sorar:

-Ne yapıyorsun böyle üstadım?

-Hiiç… Beşeriyetin halini seyrediyorum.

Bisiklet sezonu başladı.

Hepimize iyi seyirler.