Ege’de yerel ekoloji mücadelesi ve EGEÇEP / Yüzüğe Veda…

Cumartesi günü (19 Şubat) Ege Çevre ve Kültür Platformu (EGEÇEP) 4. Bileşenler Kurultayına katıldım. EGEÇEP sivil çevre/ekoloji hareketlerinin bir araya gelerek kurdukları bir platform. Üyeleri arasında dernekler, hareketler, siyasi partiler, meslek odaları ve sendikalar var.

EGEÇEP bileşenleri İzmir, Aydın, Uşak, Manisa ve diğer Ege illerinde önemli yerel mücadeleler yapıyorlar. Allianoi kıyımı, Efemçukuru, Kışladağı vahşetleri başta olmak üzere tüm acımasız doğa kıyımlarına karşı ortak hareket ediyorlar.  Yerel mücadelenin nasıl olması gerektiğinin, dayanışmanın nasıl olması gerektiğinin örneklerini sunuyorlar.

Ne yazık ki Ege’nin dört bir yanında saldırı var.  Özellikle madencilik yasası ile altın için nikel için madencilik şirketlerinin önü açılmış. Kamu yararı ayaklar altında, yaşama hakkı ayaklar altında…

EGEÇEP yaptıkları mücadelenin sadece bir çevre mücadelesi olmadığının altını çiziyor. “Yaşam hakkımızı savunuyoruz” diyorlar. Zehir toprağa, suya, havaya karışmaya başlamış. Köyler, tarlalar, dağlar yok ediliyor. Sadece Kışladağ’da 17 çalışacak olan Tüprag 70.000 ton siyanür kullanacak yaklaşık 100 ton altın için… Bu 70.000 ton’un her koşulda yüzde 30’u havaya karışacak. Canlıları, toprağı her yeri zehirleyecekler.

Sadece bir referans, insan kanında 0.2 mg üzerinde siyanür çıkması ciddi bir zehirlenme ve ölüm tehlikesi ile yüzyüze kalmak demek.

İşte EGEÇEP bu ve bunun gibi birçok amansız saldırı ile mücadele diyor.

Hem ekolojik hem de ekonomik krizin yaşandığı bu günlerde; EGEÇEP’in arkasına devletin tüm kurum ve kuruluşlarını (kolluk kuvvetleri – jandarma dahil olmak üzere) almış özel sektör kuruluşlarına karşı verdiği mücadele ve yarattıkları dayanışma kültürü hepimize örnek olmalı diye düşünüyorum.

Bölgede ciddi bir “kalkınma” cinneti var. Her yere saldırıyorlar. Danıştay’ın iptallerine rağmen madenler çalışıyor, herkesin gözü önünde baraj yapmak uğruna kültürümüz yok ediliyor; Allianoi’iyi toprağa gömenler onlar, Efemçukuru’nda İzmir’in su havzasına göz dikenler yine onlar. Kalkınma adı altında yaşama hakkını hiçe sayanlar onlar…

İşte EGEÇEP Foça’da, Çaldağı’nda, Kışladağ’da, Kaynaklar’da, Birgi’de,Allianoi’de; Bergama’da, Aydın’da, Çile’de, Seferihisar’da bu mentaliteye, kalkınmacı yaklaşıma, özetle kapitalizm canavarına karşı amansız bir mücadele yürütüyorlar.

Hainlikle, gizli ajanlıkla suçlanıyorlar, başlarından dava eksik olmuyor ama yine de pes etmiyorlar.

Geliştirdikleri çalışma kültürü de başlı başına bir değer katmış çalışmalarına. EGEÇEP aynı zamanda gördüğüm kadarı hiyerarşiyi, tahakkümü ret eden, çoğulcu demokrasi ile koordine edilen bir topluluk.

EGEÇEP yürütme kurulu, bileşenleri, üyeleri ile beraber bir bütün. Ancak ben yine de haddim olmayarak, özellikle Muammer Sakaryalı’dan bahsetmek istiyorum. Keza, EGEÇEP sözcüsü olan Muammer Sakaryalı’nın politik duruşu ile yaptığı eleştirel ve sorgular yaklaşımlar ile önemli politik değer olduğunu düşünüyorum. Özellikle kalkınmacılık yaklaşımının bölgede sorgulanmaz tabu olmaktan çıkmasına önemli bir katkı sunmuş.

Son olarak, lafını esirgemeyen, eğilip bükülmeyen biri olması da beni kendine hayran bıraktı. Toplantı başında yaptığı konuşmada açık ve net bir biçimde kimseye pabuç bırakmadı Muammer Sakaryalı. AKP’nin dindarlığının nasıl yalan olduğundan tutun da CHP’nin çevre mücadelelerindeki tavrının eksik ve yanlışlığına kadar her şeyi ortaya koydu.

Toplantıda, CHP Milletvekilleri’nin huzurunda CHP’ye  (Güldal Mumcu, Kemal Anadol’a) yöneltiği eleştirileri duymak ve vatanseverlik maskesi ile hareket eden ordunun özel şirketleri korumak için yaptığı zulümlerin çekinmeden sıkılmadan bir anlatıldığına şahit olmak beni daha da umutlandırdı.

Kendisini yine haddim olmayarak Fransız yeşil aktivist Jose Bove’ye benzettiğimi buradan ilan ediyorum. Muammer Abi bıyık bıraksa tam Jose Bove olacak! :)

EGEÇEP’i ve Muammer Sakaryalı’yı anlattıktan sonra da burada iğneyi biraz bize batırmak istiyorum. Ne yazik ki Bergama’da, Kışladağ’da altın madenleri işliyor, Kaz dağları delik deşik, Allianoi toprağa gömüldü bile. EGEÇEP ve onlarca mücadeleye rağmen kapitalist canavarın emellerine adım adım yaklaşmasının altındaki nedenleri detaylıca sorgulamak gerekiyor.

Bu noktada iğneyi, ülke çapında bir dayanışma ağı geliştirememeye batırmak gerekiyor gibi geliyor. Daha fazla destek olabilmek gerekiyor yerel mücadelelere; bir fiil yanlarında olmak tecrübeleri birleştirmek gerekiyor.

Bunu yapmak çok zor mu bilmiyorum ama en azından denemek gerekiyor.

Yüzüğe Veda

İzmir’de toplantı boyunca altın çıkarmanın çevre üzerindeki maliyetini duydukça parmağımdaki yüzüğe bakıp bakıp utandım.

Sıradan benimki gibi bir altın yüzük toplam 8-10 ton zehirli atık demek…

Sıradan benimki gibi bir altın yüzük toplam 1000 lt (1 ton) suyun boşa akması demek…

Sıradan benimki gibi bir altın yüzük için 2 kilo siyanür kullanılacak. Bu siyanürün 0.5 kilosu da havaya karışacakmış.

Bu yüzden, bu yazı ile beraber parmağımdaki yüzüğe de veda diyorum. Artık altın yüzük takmayacağımı da buradan ilan ediyorum.

Yazımı Bertrand Russel’dan bir alıntı ile bitirmek istiyorum. Muammer Sakaryalı’nın Kışladağ’dan Mektup var – Su Perisi’ne mektuplar adlı Yeni İnsan Yayınevi’nden çıkan kitabında da alıntıyı kullanmış. Oradan öğrendim ben. (Yerel kıyımları ve onlara karşı verilen mücadeleleri anlatan kitap yeni çıktı mutlaka okuyunuz derim.)

Herkes tarafından yararlı kabul edilen uğraşlar içerisinde hemen hemen en saçması altın çıkarılması işidir. Altın Güney Afrika’dan yerin altından çıkartılır, hırsızlığa ve kazaya karşı sınırsız önlemler alınarak Londra’ya, Paris’e ya da New York’a taşınır ve bu şehirlerde yerin altındaki, çelik banka kasalarında saklanır. Böyle yapılacağına Güney Afrika’da yerin altında bırakılsa aslında hiçbir şey değişmeyecektir.