Dış Köşe

İşler değişti – Faruk Özsu*

Toplumların tarihinde öyle anlar vardır ki, deprem etkisi yaratır. O andan itibaren kavramlar eski anlamlarını taşımaz olur. 12 Eylül referandumu, böyle bir etki yarattı. 100 yıllık “bürokratik vesayet” geleneğinin bir anda yok olduğunu düşünmüyorum ama -en azından şimdilerde- eskinin kavramlarıyla düşünmenin, konuşmanın ve davranmanın, gerçeklik, anlam ve fayda problemi yaşadığını söylüyorum.

Ancak toplum 12 Eylül’e çakıldı kaldı, hâlâ aynı zihin dünyası içinde debelenip duruyor. Şimdilerde farklı türden itirazlar başlasa da manzara şu: Eskiler, iktidarın elden kayıp gitmesine öfkeli. Öfke ve hıncın üzerlerine boca edildiği liberaller ve demokratlar, “yok canım noldu ki, hatırlasanıza, eskisi ne kadar da korkunçtu değil mi?” diyerek hem kendilerini kandırıyorlar hem de dayaktan kurtulma yolları arıyorlar. (Yeniyle, ideolojik ortaklık içinde değil gibi duran, Yıldıray Oğur gibi “liberal-demokratlar” ise, “asker kötü, sivil iyi” boncuğunu dizip duruyor.)

Yeni iktidar sahiplerinin bir kısmı tam anlamıyla iktidar hazzıyla çılgına dönmüş bir halde, heybesini dolduruyor. Nispeten soğukkanlı olan az bir kısmı, bu durumun geçici olabileceğinin ve risklerinin farkında, iktidar diliyle kavramları çarpıtmakla meşgul. Az bir kısmı da “muhafazakârların demokratlıkla sınavı” üzerine kafa yoruyor.

Hâl böyle olunca da, Ruhat Mengi’nin “Yetmez ama evetçilere kapak olsun!” demesinden korkan liberal-demokratlar, paniğe kapılıp politik arabesk hal içine girdiler. Oysa denecek olan basitti: “Değişiklikler, demokrasinin biçimsel koşulları açısından gerekliydi o nedenle destekledik. Şimdi de hükümeti demokrasinin maddi temelleriyle ilgili eksik ve yanlış hamleleri nedeniyle eleştiriyoruz.” (Bu söylem, “yetmez ama evet!”in politik ve mantıksal olarak en doğru açılımıdır.)

Ancak bu kadar basit (ve doğru) bir politik pozisyon almak yerine, hükümetin referandum sonrası ilk ciddi imtihanı olan HSYK seçimleri sırasında takındığı tavrın yanlışlarını, kâh görmezden geldiler kâh savunup entelektüel ve ahlaki sefalete doğru savruldular.

Demokrat yargı ne yaptı?
Dernek olarak metanet kaybını 17 Ekim’de gerçekleşen HSYK seçimleri öncesinde görmüş ve hem kamuoyunu hem de en başta Taraf gazetesi olmak üzere, sayısız yazar-çizeri yukarıdaki tavsiye bağlamında uyarmıştık: “Hükümet referandumda verilen desteğin gereğini yapmak yerine, desteği istismar ediyor. HSYK seçimlerini, Adalet Bakanlığı bürokratları aracılığıyla eskinin otoriter ve hiyerarşik üslubunu kullanarak yönetiyor. Bu gidişle, değişen sadece yargıdaki patron olacak. En kötüsü, güven kaybı nedeniyle yeni Anayasa yapma fırsatı kaçacak.” (Alper Görmüş, Melih Altınok ve Kürşat Bumin dışında dönüp bakan olmadı. Aksine uyarılarımıza, eşbaşkanımız Osman Can ve Yasemin Çongar tarafından -bir nevi-, “birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde kapayın şu lanet çenenizi!” karşılığı verildi).

Toplumla alay edercesine inkâr edilen “Bakanlık Listesi” bildiğiniz gibi seçimde tulum çıkardı. Peki şimdi durum ne? Ruhat Mengi korkusuyla gerçeği çarpıtacak değilim: Evet bugünkü HSYK, hükümetin belki hatası, belki de açgözlülüğü yüzünden eskiye oranla daha çoğulcu ve farklılıklara açık bir yapı olmadı. (Bu olumsuzluk, önce yargıçlar, sonra da tüm toplum için -eski- tehdidin devam ettiği anlamına geliyor.)

Ayrıca yeni HSYK’nın yargıçlar üzerinde yarattığı baskı ve tehdidin düne oranla daha etkili ve korkutucu olduğunu da söylemeliyim. Zira dün baskı merkezden (yani ideolojik etkinliği taşrada az olan Ankara’dan) gelirken, bugün her adliye bir merkez. Eskiden yargıçlar, merkezden kendilerini gizleme imkanına -nispeten- sahipken bugün, iki kat fazla takiyye yapmak zorundalar.

Ancak iyi haber şu: Bu tercih politik bir tercihtir ve kendisine verilen desteği bu şekilde istismar eden politik fail hesabını sandıkta verecektir. Diğer yandan, dünün HSYK’sını siyaset dışı güçler yarattığı için, ne demokratik bir kavganın ne de olağan yollardan değiştirmenin imkânı vardı. Bugün bu imkân var. Nihayet, bugün HSYK’nın her tasarrufunda yargıçların “seçmen” olduklarını akıllarının bir kenarında tutacak olmaları, yapısal denetim eksikliklerini kısmen de olsa telafi edecektir. Lafı getirmeye çalıştığım bir yer var tabii.

Davaları artık meşru değil
Başbakan, Ahmet Altan’ın bir yazısına dava açmış. Başbakanın dava açıp açmaması kendi tercihi ve fikir hürriyetiyle ilgili tavrını da seçimlerde halka oylatacaktır. Ancak benim derdim o değil. Derdim aynı zamanda bir dernek yöneticisi olmam nedeniyle mesleğimi ilgilendiren yönü. Şöyle ki: Başbakan referandum öncesi eski yargının pozisyon ve tutumundan haklı olarak şikayet ederken, seçmenden “HSYK’ya kürsü hakimleri seçilecek” taahhüdüyle oy istedi. Biz de dernek olarak bu taahhüde güvenerek referandumda destek verdik. Ancak seçim tamamen bakanlık bürokratlarının eline teslim edildi ve bugün ortaya eski HSYK’yı tüm araç ve ekipmanlarıyla devralan, eskinin taklidi bir HSYK çıktı. Nasıl ki Başbakan eski tek-tipçi, ideolojik ve yanlı HSYK’nın baskısındaki hakim ve savcıların tavırlarından -haklı olarak- yakınıyordu ise, bugün de karşıt fikirde ve tutumda olan kesimler, aynı ama tersinden bir baskı ve tehditle karşı karşıyalar.

Nasıl ki eskiden mahkemelerde bir general karşısında bir siyasetçinin şansı yoktu ise, bugün de mevcut hükümetin mutlak egemenliği altında olan HSYK varken bir iktidar partisi temsilcisi hele de Başbakanın karşısında hiç kimsenin şansı olamaz.
Çok açık söylüyorum: Yeni oluşan HSYK’nın tahmin edilen ideolojik yapısı ve gücü karşısında bir yargıcın Başbakan aleyhine karar verebilmesi için kelleyi koltuğa almış olması gerekir.

Haksız fiiller, öğrenmeden itibaren bir yıl içinde açılabilir. O nedenle Başbakanın başında bulunduğu hükümetin gerçek bir yargılama için bir yıllık süresi var ve yapılacak olanlar basit: İlk olarak yeni HSYK’nın tek-tip, ideolojik ve izole çalışma ortamının önüne geçmek. Bu bağlamda, HSYK’nın tüm kararlarını kamuoyuyla paylaşmak ve ihraç dışındaki kararlarına da yargı yolunu açmak, hakim ve savcıların, disiplin, atama, yetki ve tayin teminatlarını tam olarak sağlamak, teftişin bir silah olarak kullanımının önüne geçmek, başsavcı ve komisyon başkanlarını seçimle getirmek vs. gibi yargıçların yeni oluşan HSYK’dan hiçbir şekilde çekinmeyeceği şartları sağlamak.

Tüm bunlar için bir ay bile yeterli. Davalı yazıdan anladığım kadarıyla sayın Başbakan “delikanlılık” damarına basılmasından rahatsız olmuş. Ancak şu bilinmeli ki, “delikanlılığın” belki de ilk şartı, sözünden emin olmak, ikincisi de kavgasını eşit şartlarda yapmaktır.

FARUK ÖZSU: Hakim, Demokrat Yargı Derneği Yön. Kr. üyesi

(Radikal 2)

Kategori: Dış Köşe