Gençleri ve çocukları korumak

Geçen haftayı olmayan bir içki yasağını tartışarak geçirdik. İlk günlerde koparılan fırtınanın abartılı olduğunu görünce de rahatlayıp meselenin hükümetin gençleri ve çocukları koruma görevinin bir parçası olduğunu düşünmeyi tercih ettik. Buna göre hükümetin sigara içme alışkanlığını azaltmak için aldığı önlemler gibi, alkolle ilgili olanların da çocukların, gençlerin ve genelde halkın sağlığını korumak yönünde alınması gereken önlemler olduğunu düşündük ve bizi yanlış bilgilendiren medyaya kızdık.

Bence bu yorumun yasanın getirdiği kısıtlamaların abartıldığı kısmı doğru. Ama tamamı değil. AKP’nin gizli gündemlerle Türkiye’yi din devletine sürüklediğine inananlardan değilim. Zaten AKP’nin açık gündemleri, eğer varsa, gizli gündemlerinden çok daha tehlikeli. Ama bu durum, bu yasakların halk sağlığını korumakla değil, muhafazakar yaşam biçimini dayatmakla ilgili olduğu gerçeğini değiştirmiyor. İçki içmenin Türkiye’nin pek çok yerinde zaten sıkı kurallara bağlanmış olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu kurallar kolay alınamayan içki ruhsatlarından başlar, mahalle baskısına kadar değişik biçimlerde devam eder. Alkol kullanmakla sigara bağımlılığını eş tutmak bile yapılmak istenen manipülasyonun başlı başına bir parçası.

Sigara gibi büyük ölçüde fiziksel bağımlılığa yol açan, üstelik bilinen en önemli kanserojen olan bir maddeyle, büyük ölçüde sosyal ortamlarda ve eğlence amaçlı içilen, bağımlılık düzeyi sigarayla kıyaslanmayacak kadar düşük olan, üstelik az içildiğinde sağlığa faydası bile olabilen alkollü içkileri birbiriyle eş tutarsak, mahalle baskısından devlet baskısına doğru evrimleşen bir muhafazakar gündemin tuzağına düşebiliriz.

Elbette alkolün trafik kazalarında ve şiddet olaylarında önemli bir rolü var. Ama alkollü araba kullanmayı engellemenin ya da şiddetin resmi ideoloji düzeyinde meşrulaştırıldığı bir toplumda şiddet olaylarını azaltmanın yolu alkol kullanımını azaltmak mıdır?

Üstelik Türkiye’den bahsediyoruz. Siz bakmayın Yeşilaycı çığırtkanlara. Dünya Sağlık Örgütü’nün raporlarına göre Türkiye’de nüfusun %81’i hayatı boyunca ağzına içki koymuyor. Üstelik bu oran kadınlarda %92,5. Ağır içici olarak tanımlanan kişilerin oranı ise erkeklerde %1,8. Siz bu oranları Türkiye’deki sigara bağımlılığıyla, alkolün neden olabileceği sağlık sorunlarını ve sosyal problemleri de sigaranın neden olduklarıyla karşılaştırabilir misiniz?

Peki başka ülkelerde durum ne? Türkiye’yi erkeklerde alkollü içki tüketenlerin oranının %91’e, ağır içici oranının ise %15’e vardığı Rusya’yla değil de, Yunanistan gibi bize daha yakın bir ülkeyle karşılaştırmak daha doğru olur. Yunanistan’da içki içmeyenlerin oranı %8,3. Bu oran kadınlarda %15. Ayda 20’den fazla kez alkol alanların oranı ise erkeklerde %28,5, kadınlarda %6,5. Yani Türkiye’de alkol tüketimi Avrupa ülkeleriyle ve ABD’yle kıyaslanamayacak kadar az.

Muhafazakar ve dinci kesimin gazetelerinde atılan “Alkol tüketimi korkutuyor” gibi başlıklar işte bu muhafazakar baskı  senaryosunun bir parçası. Üstelik bu senaryoyu uygulayanlar sadece bireysel özgürlüklere müdahale etmekle kalmıyor, dezinformasyon ve kafa karışıklığı yoluyla öncelik verilmesi gereken daha önemli tehditleri gizleyerek halk sağlığına zarar da veriyorlar.

Çocuklar ve gençler deyince iktidarın aklına sadece alkolün ve seksin gelmesi ve RTÜK’den TAPDK’ye kadar devlet kurumlarının insanların özgürlüklerine müdahale etmekten vazgeçememeleri muhafazakar aklın gereği olsa gerek.

Oysa hükümet eğer gerçekten çocukları ve gençleri korumak istiyorsa benim başka bazı önerilerim var. Hükümetin niyeti gerçekten halk sağlığını ve bu anlamda en önemli risk grubu olan çocukları korumaksa, önceliği çocukların sürekli karşı karşıya olduğu çevresel kirleticileri azaltmaya verebilir.

Çocukların çevresel kirleticilere maruz kaldıklarında ciddi sağlık sorunları yaşayan en önemli risk grubu olduğunu biliyoruz. Bunun birkaç nedeni var. Vücut ağırlıkları düşük olduğu, bu nedenle daha az miktarda kirleticiden daha fazla zarar gördükleri için; büyüdükleri, yani hızlı hücre bölünmesi yaşadıkları için kirleticilerin neden olduğu zararlı değişiklikler (örneğin mutasyonlar) daha etkili olduğu için; yetişkinlerin tersine sinir sistemleri, yani özellikle beyinleri büyümekte olduğu için ve elbette kendilerini bu kirleticilerden koruma şansları çok daha az olduğu için.

Hazır yemek tüketimi başta olmak üzere tüketim toplumunun dayattığı her şey çocuklara zarar veriyor. Gıda katkı maddeleriyle, yani boya ve koruyucularla dolu hazır (ve toz) içeceklerin, ambalajlı gıdaların, bisküvi ve şekerlemelerin çoğu çocuklara zarar veriyor. Bir de tabii kullanım yaşı ilkokullara kadar inen cep telefonlarının yaydığı elektromanyetik alanların çocukların beynini ısıtması ve sinir sistemi gelişimini bozması var. Tabii çevrede bulunan kurşun, cıva, arsenik gibi ağır metaller, tarım ilacı kalıntıları, dioksin gibi kalıcı organik kirleticiler ve diğer endüstriyel kirlilik etkenleri de çocukların ve gençlerin sağlığına zarar veriyor.

Hükümete sormamız gereken bence şu:

Acaba çocukları ve gençleri korumak için bu kirleticilerle mücadele etmeyi düşünmez misiniz? Bira markalarını spor takımlarından silerek gençleri koruduğunuzu iddia edeceğinize, bütün bu zararlı gıdaların ve cep telefonu şebekelerinin reklamlarında çocukların kullanılmasını engellemeyi düşünmez misiniz? Okul kantinlerinde zararlı hazır gıdaların satılmasını engellemeyi, organik gıdalara erişimi kolaylaştırmayı düşünmez misiniz?

Yoksa asıl amacınız gençleri ve çocukları korumak değil mi?

Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on LinkedIn0Email this to someonePrint this page