İlk Kar Düştüğünde Uludağ – Murat Selçuk

Yılın ilk karı yağdığında Zeus, Olympos’a(*) gelen ziyaretçilerine “evime hoş geldiniz” der. Bu seremoni yüzyıllardır devam ederken, Uludağ’a gelen konuklar, hiç uyanmadıkları bir rüyanın içinde yer alan oyuncular gibidir.

Bursa Çekirge’den yukarılara çıkarken hava öyle güzel ve öyle güneşli ki… Uludağ’ın o nefis masal yollarında sarı kırmızı yaprakların arasından geçiyorum. Yol kenarlarında birşeyler satan köylüler var ve çoğunda çuval çuval kestane. Ekim-Kasım aylarında buralarda kestane bol olur; “toplamayanı” ya da amiyane tabirle “yemeyeni” döverler. Durup biraz alışveriş yapıyorum. Sonrasında ise çiğ bile olsa tabii ki o güzelim tat…

Oteller bölgesine geldiğimde “in ve cin top bile oynamıyor” desem yeri. Etrafta hiç kimseler yok. Ve olmadığı gibi bu meydan kışın alışık olduğumuz manzaradan da oldukça uzak. Köşelerde etrafa atılmış inşaat atıkları, tahtalar, tuğlalar, eski çatı kaplama malzemeleri var. Belki bugün yarın bir çöp arabası gelip bunları alacak ama neden saçılmış ve özensizce durduğu da sosyolojik bir sorun olsa gerek.

Zirveye tırmanış

Hava öyle temiz ve öyle duru ki biraz soluklanıp tekrar yola koyuluyorum. Yeni açılan 2.bölge kayak merkezi yanından geçip eski volfram madenine kadar geliyorum. Biraz önce gördüğüm kirli manzaranın misli misli fazlası burada. Kısa süre önce terk edilen maden işletmesinin binaları, içinde oldukça fazla atık eşya barındırıyor. Volfram’ın hemen önündeki tepeden tırmanarak, küçük zirve yanındaki geçide giriyorum. Burası, kış başlamaya yakın buzla kaplı olduğundan oldukça tehlikeli sayılır ama şimdi yer yer sorun olmasına rağmen iyi geçiyorum. Tepeye çıktığımda ise herşeyin değişeceğine dair ilk işareti görüyorum. Uludağ’ın güneyinden, Kütahya taraflarından tamda üstüme doğru siyah-beyaz bulutlar yaklaşıyor çok sorun edecek bir şey gibi görünmüyorlar. Ayrıca geldim bir kere geri dönmek olmaz. Önümde uzun ama keyifli bir yol var; sola, zirveye doğru yürümeye başlıyorum. Yürüdükçe hava hafiften serinlemeye ve yağmur atıştırmaya başlıyor. Sola gidenlerin kaderi bu olsa gerek diye düşünüyorum. Dağın altından gelen sis yavaş yavaş etrafı kaplıyor… Bir süre daha yürüyorum ve büyük taşlık alanın içinden geçip, çarşak tepeden zirveye varıyorum. Zirve açık ama hafiften yağmur atıştırıyor. Diğer arkadaşlarıma telsizle ulaşıyorum onlar geri dönmüşler bana da dönmemi söylüyorlar. Aşağılarda göller tarafında kamp yapan bir başka grup beni görüyor. Onlarda telsizle bana ulaşıp inmemi söylüyor. Herşeye rağmen kararlıyım, burada kalacağım.

Karla beraber Kral da geliyor

Hava biraz daha duruluyor ve çadırımı kurup, gün batımına kadar vakit geçiriyorum Akşam saatleri yaklaşırken ve tam da güneşin ayrılırken yaydığı o kızıllığın içinde kamp ocağıma su koyup bir kahve yapıyorum. Bir ara önümden beyaz bir şey yere doğru düşüyor. Kafamı kaldırıyorum… Kar yağmaya başlıyor. Bir tanesi küçük çaydanlıktan içeri giriyor, birkaçı yüzüme çarpıyor bazıları montuma ama çoğu etraftaki küçük bitkilere ve taşlara dokunuyor.

Burada kendimi inzivaya çekilmiş keşişler gibi hissediyorum. Roma imparatorluğunda rahiplerin, gelip buralarda 28 tane manastır kurmasını şimdi daha iyi anlıyorum. Güneş iyice etkisi kaybedip, portakal renkli gökyüzü kendini mavimtırak atmosfere bırakırken; gözlerim benim çıktığım çarşak banttan zirveye doğru yaklaşan birini görüyor. Geliyor, geliyor, geliyor ve aramızda 15–20 metre kalınca duruyor.

“Sıcak birşeyler var mı?”

“Var gel! Dağda herkese birşeyler vardır”

Adam yaklaştığında elinde tuttuğu demir uçlu kargı dikkatimi çekiyor oldukça eski ama özenle yapılmış.

“Adım Kroisos, Lydia kralıyım; oğlum Atys’in ruhunu arıyorum. Zeus, ilk kar yağdığında onunla görüşebileceğimi söyledi… Sen gördün mü? ”

Adamın haline bakılırsa bitkin görünüyor. Yanıma davet ediyorum.

“Sana yiyecek, içecek birşeyler ikram edeyim ve anlat bakalım ne oldu”

Adam gelip benim yanıma, çadırımın kenarına oturuyor. Ona sıcak kahve ve peynir ekmek ikram ediyorum, önce kahvenin tadını beğenmiyor ama sonra hoşuna gidiyor… Ve anlatıyor:

“Bir gün rüyamda oğlum Atys‟in demir uçlu bir kargı ile öldürüleceğini gördüm. Babalık işte!.. Ona zarar gelmesin diye önce komutanlık rütbesini aldım ki, silahlarla haşır neşir olmasın. Ve sonra onu evlendirmeye karar verdim. Tüm ülkeye, komşulara haberciler gönderdim. Hazırlıklar sürerken misafirler de gelmeye başladılar. İlk ulaşanlardan biri Frigya kralı Gordios’un oğlu Adrastos oldu. Adrastos, aynı zamanda Midas’ın torunudur. Kardeşlerinden birini öldürdüğü için Frigya’dan atıldığını söyledi. Onu çok severim ve ona dedim ki: -benim ülkemde istediğin gibi yaşayabilirsin, artık benim konuğumsun.- Oda benim sarayıma yerleşti ve oğlumla arkadaşlık etmeye başladı.

Biz evlilik hazırlıklarıyla uğraşırken bir gün yanıma bir elçi geldi. Bana, şurada biraz aşağıdaki köylerde yaşayan Mysia’lı(**) çiftçiler adına gelmiş. Tarlalarını silip süpüren domuzları avlamaları için benden yetenekli oğlum Atys ve adamları ile iz süren köpekler istediler.

Oğlum dışında tüm istedikleri kişilerin ve köpeklerin yollanacağını söyledim.

Meğer biz konuşurken oğlum Atys oralardaymış ve elçilere söylediklerimi duymuş. Bana -madem beni istiyorlar öyleyse gitmeliyim- dedi. Ona rüyamı anlattım… Ama beni dinlemedi. -Bunun bir savaş olmadığını- söyledi. Bende adamları hazırlattım ve ona göz kulak olması için Frigya’dan gelen Adrastos’u görevlendirdim. Oğlum ve adamları yola çıkıp işte buralara kadar gelmişler. Atys iyi avcıdır ama Andrastos pek bu işlerden anlamazmış, yani avcı değilmiş. Buraya Olympos’a ulaştıkların da yabandomuzunu bulmak için bir sürek avı başlatmışlar. Saatler sonra domuzu bir köşeye sıkıştırıp ve kargılarını onun üzerine fırlatmışlar. Acemi Adrastos’un fırlattığı kargı ise oğlum Atys’e saplanmış ve oğlum oracıkta ölmüş”

Rüyalar ve hayatlar

Kroisos bunları anlatırken gözleri doldu. Ağlamaklı uzaklara doğru dalıp giderken çoktan gece olmuştu bile ve devam etti:

“Zeus’a isyan ettim ama ne fayda… Giden gitti bir kere. Kahin değilim fakat rüyam doğru çıktı.

Ava gidenler Atys’in ölüsünü Lidya’ya getirirdiler. Katil Adrastos’da onların arkasından geliyordu. Önüme kadar geldiğinde diz çöküp ağladı. Kıpkırmızı gözlerini bana dikip yalvardı: -Yüce kralım bu yaptığımın cezası olarak benim de canımı da alın.-

Önce içimden dedim ki: “Şu kargıyla aynı şekilde oğluma yaptığı gibi bu adamın kalbine saplayıp bir buzağı kurban eder gibi… “

“Sonra durdum düşündüm. Zaten daha önce kardeşini öldüren bu adam, şimdi de oğlumu öldürmüştü; evet cezası ölüm olmalıydı ama… Aslında tüm adamlarımda onu aynı şekilde cezalandırmak istiyorlardı. Hepsini durdurdum; herkesi susturdum ve ona merhamet ettim. Ona oğlumun ölüsü başında herkesin duyacağı şekilde seslendim: -Adrastos benim konuğumdur-

O ise ellerini açarak yere kapandı; o kadar çok ağladı ki gözlerinden dökülen yaşlar, işte şu çiçekler gibi süzülen kan izleri oldu. Oğlum Atys’i büyük bir törenle ve ihtiyacı olabilecek eşyaları ile birlikte mezarına gömdük. Ve o gece, bu yaptıklarına dayanamayan Adrastos, Atys‟in mezarı üzerinde bir kargı ile kendi canına kıydı.

Kral Kroisos bunları söyledikten sonra kafasını gökyüzüne çevirdi. Yukarılardan yağmaya başlayan kar tanelerine bakarken yüzüne bir gülümseme yayıldı. Yavaş yavaş yanımdan kalktı ve geldiği gibi aşağı köylere doğru ilerleyip karanlığın içinde kayboldu.

O gece zirvede çadırda uyurken aklıma takılan tek soru şuydu: “Ya gördüğüm rüya başlarının hayatı ya da yaşadığım hayat gördüğüm bir rüyaysa”

(*) Olympos: Antik çağın ilk tarihçilerinden Herodot (M.Ö 490-420) yazdığı Herodot Tarihi isimli kitabında bugünkü Uludağ’ın adı, “Olympos” olarak geçer ve Herodot, Olympos’ta Lydia kralı Kroisos’un oğlu Atys’in yaşadığı trajediyi anlatır. Herodot’tan 400 yıl sonra Amasya doğumlu coğrafyacı Strabon (M.Ö. 64-M.S 21) yazdığı 17 kitaptan oluşan Coğrafya isimli kitabında da burası yine “Olympos” ve “Mysia Olympos”u olarak geçer. Ayrıca Roma döneminde kurulan çokça manastırlarda inzivaya çekilenlerden dolayı buraya “Keşiş Dağı” da denmiştir. 1925 yılından sonra ise adı “Uludağ” olmuştur.

(**)Mysia: Günümüzde Balıkesir ilinin tümü, Manisa ve İzmir illerinin kuzey bölümleri, Kütahya ilinin batısını kapsar. Doğu sınırını Olympos (Uludağ) Dağı, güney ve batı sınırını Bakırçay (Kaikos), Kuzey sınırını Gönen Çayı (Aisepos) ve Orhaneli çayı (Rhyndakos) belirler. Bölge adını, XIII.yy. buraya yerleşen ve bir Thrak boyu olan Mysler’den almıştır. Strabon’a göre Mysia “kayın” ağacı anlamına gelir. Kayın, (gürgen) ise Uludağ’da oldukça bol bulunur. Mysia’lıların inançları gereği canlı bir şey yemekten kaçındıkları, özelikle bal, süt, peynir yedikleri bilinir. Paralı asker olarak büyük ünleri vardır. Mısır ordusunda bile yer almışlardır.