Ne yediğimizi bilmek hakkımız – Ahmet Örs

26 Eylül 2010’da Biyogüvenlik Yasası kabul edildi. Ancak yasanın firmalara tanıdığı bir hak olan “Bu üründe GDO yoktur” ibaresi yasaklanırken, GDO’lu ürünlerin hiçbirinde tüketici bilgilendirilmiyor. Oysa Avrupa’daki gıda firmaları artık ev ödevlerini kusursuz yapmak zorunda.

Günlük hayatımıza bomba gibi düşen haberleri ve gelişmeleri ne çabuk kanıksıyor, tüketiyoruz! Geçtiğimiz yıl gündemimizi aylarca, genleri değiştirilmiş organizmalar konusu işgal etti. Bilinçli tüketiciler GDO’lu gıda ürünlerinin ülkemize girmesine karşı olduklarını, bunları çocuklarına yedirmek istemediklerini belirtiyor, medya da onların seslerini duyurmada adeta birbiriyle yarışıyordu. Derken 26 Ekim 2009’da bu tür ürünlerin ülkeye girişine, bir yönetmelikle düzenleme getirildi, ortaya çıkan tepkiler karşısında da 20 Kasım 2009’da yönetmelikte bazı düzeltmeler yapıldı. Ancak bu bir yönetmelikti ve herhangi bir yasaya dayanmıyordu. Nihayet 26 Eylül 2010’da da beklenen Biyogüvenlik Yasası kabul edilip yürürlüğe girdi. Bundan bir yıl önce, henüz ortada bir düzenleme yokken ve her kafadan bir ses çıkarken, yasanın uygulanmaya başlamasından bu yana ortalık sütliman. Kimse artık getirilen kuralların ne ölçüde uygulandığını bile araştırmak zahmetine katlanmıyor. Doğrusu ben de kendimi çok daha güncel olaylara kaptırmış ve GDO’ları neredeyse unutmuştum. Derken Dünya gazetesinde Ali Ekber Yıldırım’ın bir yazısını okudum. Yıldırım araştırmış, Biyogüvenlik Yasası çıkalı iki ay geçtiği halde, yasa gereği GDO içeren ürünlerin etiketinde yer alması zorunlu olan “genetik yapısı değiştirilmiştir” ya da “genetik yapısı değiştirilmiş …. üründen üretilmiş” ibaresini marketlerdeki hiçbir üründe bulamamış. Oysa geçen yılki yönetmelikten bu yana 32 çeşit GDO’lu ürünün ithalatına izin verilmiş, bunlardan özellikle mısır, soya ve kanolanın 700-800 gıda maddesinde kullanıldığı biliniyor. Kısacası bu ithal GDO’lu ürünler market raflarında çoktan yerlerini aldığı halde, hiçbirinin etiketinde herhangi bir ipucuna rastlayamıyorsunuz. Buna karşılık yine GDO yönetmeliğinin 18. maddesi “g” bendinde “GDO’suz eşdeğer gıdaların etiketlerinde GDO içermediğini, GDO’dan oluşmadığını, GDO’dan elde edilmediğini ifade eden beyanlar yer alabilir” denildiği halde, Reklam Kurulu, Konya Şeker A.Ş.’ye ait küp şeker ambalajındaki “Yüzde 100 doğal pancar şekeri” ve “Hiçbir şekilde GDO içermez” ifadesini sakıncalı bularak yasakladı. Kendimi soyutlamaya kalkışmadan itiraf ediyorum; biz, çabuk kanıksayan, balık hafızalı bir toplumuz! Hiç birimizin kılı bile kıpırdamadı. Marketlerde GDO’lu gıdaları ayırt etme olanağımız yokken ve GDO’suzların bu özelliklerini dile getirmeleri yasaklanırken, Avrupa Birliği, gıda ürünlerinin üzerinde yer alan, bunların sağlığa iyi geldiğini gösteren bilgilerin ne kadar doğru olduğunu ortaya çıkarmak üzere çok kapsamlı bir proje başlattı. Yakın zamana dek herhangi bir sıvı yağ “hafif” olduğu savıyla pazarlanabilirken, aradan geçen birkaç yıl içinde tüketicilerin sağlıklı yaşam bilinci arttı, endüstri dünyası ise aslında çoktan doyum noktasına ulaşmış gıda ürünleri pazarında cazip bir gedik keşfetti. Günümüzde artık gıdalarının sadece lezzetli olmaları yetmiyor, onlardan bir işlevlerinin bulunması, insanı sağlıklı kılması da bekleniyor. Bu tür gıdalar “functional food”, yani işlevsel gıdalar olarak adlandırılıyor. Ama kulağa çok hoş gelen, bütün o vaat edilenler acaba doğru mu? İlaç firmalarının ürettikleri ilaçların olumlu etkisini ispat etmekle yükümlü olmaları gibi, bundan böyle Avrupa Birliği ülkelerinde gıda firmaları da yoğurt, meyve suyu, margarin gibi ürünlerinin iddia ettikleri, sağlığa olan yararlarını bilimsel yöntemlerle kanıtlamak zorundalar.

‘SAĞLIĞA YARARLI’ DİYEBİLMEK ARTIK ZOR
2007 yılında AB Parlamentosu’nda “Health-Claim” adlı bir yönetmelik kabul edilerek yürürlüğe girdi. Gıdaların denetimi Avrupa Gıda Güvenliği Örgütü’ne (Efsa) bırakıldı. Yakın bir gelecekte sadece sağlığa gerçekten olumlu katkısı olduğu kanıtlanabilen işlevsel ürünlerin etiketinde bu özellikler yer alabilecek ya da reklamlarda belirtilecek. Danone firmasının Paris yakınlarındaki Palaiseau merkezinde 360 civarında mikrobiyolog, gıda teknisyeni ve biyokimya uzmanının yeni reçeteler üzerinde çalıştığını okudum. Gıda ürünlerine mucizevi güçler kazandıracak özel mikroplar geliştirmeye çabalıyorlar. Nitekim Danone’nin bakteri bankasında 4 bin değişik yoğurt bakteri kültürü saklanıyormuş. Yıllar önce Nestle’nin İsviçre’deki araştırma laboratuarlarını gezmiştim. Orada da soğuk hava kasalarında henüz yararları tümüyle kanıtlanmamış binlerce bakteri kültürü yatıyordu. Çok sayıda uzman harıl harıl bunların ne işe yarayabileceğini bulmaya çalışıyordu. Sadece Danone’nin amiral gemisi Activa için 12 binden fazla insan üzerinde 17 araştırma yapılmış. Bu aslında küçük bir kutu yoğurt için abartılı maddi ve manevi yatırım gibi görünebilir. Ancak yalnızca Danone değil, ürünlerinin sağlığa yararlı olduğunu ambalajlarında belirtmek isteyen tüm gıda firmaları da bundan böyle ev ödevlerini kusursuz biçimde yapmak zorundalar. Gıda firmaları probiyotik olarak adlandırılan bakterilerin olumlu özelliklerini göklere çıkarıyor. Öte yandan probiyotik ürünlerden iyi para kazanıldığı da sektörde sır olmaktan çıktı. Dolayısıyla Efsa, ev ödevlerini iyi hazırlayan ve tıbbi araştırmalara büyük harcamalar yapan gıda firmalarının başvuru yağmuru altında. Bu yetkili denetleme örgütü ise 2007 yılından bu yana yapılan 44 bini aşkın başvurudan sadece 4186’sına olumlu yanıt verdi. Çok sayıda başvuru reddedildi. Geri kalanların sonuçları ise 2011 yılı ortalarına kadar tamamlanmış olacak. “Kalsiyum kemiklerinize yararlıdır” ya da “Omega-3 yağ asitleri kolesterolü düşürür” gibi genel savlar, ancak Efsa’nın koyduğu kriterlerle örtüştüğü takdirde ürünlerde yer alabilecek. “Filan ürün bağırsakların doğal savunma sistemini destekler” ya da “Falanca ürün içerdiği özel bakteriler sayesinde bağırsaklarınızı rahatlatır” türünden Efsa’ya göre “yeni birtakım etkiler” içerdiği öne sürülen toplam 280 ürün, örgüte teslim edilmiş. Bunlardan 80’i şimdiye dek değerlendirilmiş, altısı ise üzerinde daha fazla araştırma yapıp daha sağlam kanıtlar getirmek üzere geri çekilmiş. Avrupa ülkelerinde market rafları çoktan eczanelerinkini andırır halde. Vitamin kokteyli olarak sunulan meyve suları, kolesterol düşürücü margarinler, kalp ve beyni gençleştireceği vadedilen Omega-3 katkılı kek unları, çocukların kemiklerini güçlendirdiği söylenen eritme peynirler, sözüm ona zayıflatıcı mısır gevrekleri, gıda endüstrisinin büyük umudu.

İŞLEVSEL GIDALARA DİKKAT
Bu alanda yoğun faaliyet gösteren sadece Danone, Nestle ya da Unilever gibi dünya devleri değil. Orta boy firmalar da yüksek kâr vadeden sağlıklı yiyecekler konusunda şanslarını deniyorlar. Genel taktik, insanların vicdanını rahatlatan gıdalar yaratmak. Kolesterol düşürdüğü belirtilen bir margarini kahvaltı sofrasına koyan tüketici artık sağlıklı beslendiğine kendini inandırıyor ve canının istediği kadar margarin yiyor. Oysa en sağlıklı bitkisel yağların bile fazla tüketildiğinde kalp ve damar sistemine zarar verdiği biliniyor. Büyük yatırımlar ve reklam kampanyaları ile desteklenen işlevsel gıda sektörü gün geçtikçe büyüyor. 2013 yılına dek dünyada bu tür ürünlerin pazarı 90 milyar doları bulacak. Avrupa Birliği’nin ürünlerdeki sağlık vaatlerini disiplin altına alma çabalarında çok geç kaldığını düşünüyorum. Öncelikle Efsa gelecek yılın ortalarında raporunu tamamlayacak ve AB komisyonuna sunacak. Komisyon raporda önerilen hususlara uyulup uyulamayacağını karara bağlayacak. Ben elde edilecek sonuçlardan pek umutlu değilim. Bir kez dünya devleri paranın kokusunu aldılar mı, Efsa raporu aleyhlerinde bile sonuçlansa, nasıl olsa bir yolunu bulup bunu etkisiz kılacak lobilerini faaliyete geçirirler. Kaldı ki eğer işlevsel gıdalar Avrupa’da dizginlenebilse bile, Amerika ve dünyanın diğer kesimlerinde serbestçe kendilerine pazar bulabilecekler. Baksanıza, bizde bile yasanın firmaya tanıdığı bir hak olan “Bu üründe GDO yoktur” ibaresi yasaklanırken, GDO’lu ürünlerin hiçbirinde tüketicinin bilgilendirilmemesi karamsar olmam için yeterli neden değil mi?