Brüksel’den, dönüş yolundan…

Ben bu satırları yazarken bizim parti heyetinin Brüksel ziyareti henüz bitmemişti. Ama ben bir gün erken dönüyorum, hatta halen dönüş yolundayım ve bazı izlenimlerimi henüz tazeyken kısaca da olsa yazmanın iyi bir fikir olacağını düşünüyorum. Önümüzdeki hafta sonundan itibaren bir hafta boyunca Meksika’daki iklim zirvesinde olacağım. Acele etmezsem iklim değişikliği gündeminin sıcağı Brüksel izlenimlerimi hızla eritecektir.

Bu ziyaret henüz 2,5 yaşındaki Yeşiller Partisi için çok sayıda ilki barındırıyordu. Heyet bazı PM ve MYK üyelerinden, yerel örgüt temsilcilerinden, çalışma grubu üyelerinden ve eş sözcülerden oluşan 24 kişiden oluşuyordu. Partide önceki yıllardan beri Avrupa Yeşilleri’yle ilişkileri sürdüren bir grup insan var. Bu grup çok da dar sayılmaz, en azından son 7-8 yıldır, yani parti öncesi dönemden ve Avrupa Yeşil Partisi’nde gözlemci olduğumuzdan bu yana çok sayıda üyemiz konsey toplantılarına ve diğer uluslararası yeşil etkinliklere gidip geldiler. Ancak bu kadar kalabalık bir grubun Avrupa Parlamentosu Yeşiller Grubu tarafından davet edilmesi, parti üyesi olan bu kadar farklı insanın birlikte bir uluslararası etkinlik gerçekleştirmeleri  ve burada çok sayıda yeşil parlamenterle ve danışmanla görüşmeleri bir ilkti. Ayrıca bu gezi, partinin ilk resmi Avrupa Parlamentosu ziyaretiydi.

Dün öğlen saatlerinde ilk ziyareti Avrupa Yeşil Partisi’ne (AYP) yaptık. AYP, Avrupa’nın 44 yeşil partisinin üyesi olduğu, bizim de 2005 yılından, yani daha parti kurulmadan önce gözlemci üye kabul edildiğimiz bir yeşil partiler federasyonu. AYP’nin parlamento dışındaki bir binada bulunan merkezini ziyaret edip partinin genel sekreteriyle görüşmemiz, hem geçen aylardaki başvurumuz sonrasında başlayan tam üyelik sürecimiz hakkında bir takip yapmamızı sağladı, hem de bizim için Avrupa Yeşiller Partisi’ni daha da “somutlaştırdı”. Böyle geniş bir yapıyı sadece mailler ve bültenler üzerinden değil, görerek ve dinleyerek tanımak başka üyelerimizin de partinin uluslararası ilişkilerine ilgisini artıracaktır.

Tabii aynı şey Avrupa Parlamentosu Yeşiller Grubu için de geçerli. Biz bu kısa sürede grup üyesi 55 milletvekilinden sadece beşiyle görüşebildik (bu sayı artmışsa arkadaşlar beni düzeltir). Ama bu milletvekillerinin arasında Türkiye’yi yakından izleyen Helene Flautre, Ska Keller ve “bölgemizden”, yani Doğu Akdeniz ve Balkanlardan (hatta Avrupa’nın doğusundan) Brüksel’e seçilen tek milletvekili olan Michalis Tramapoulos’un da olması önemliydi. Bu da sadece onların bizi daha yakından tanımalarını değil, aralarında yeni üyelerin de bulunduğu bizim heyetimizdeki arkadaşların da Avrupa’nın yeşil milletvekillerini daha iyi tanımalarını sağladı. Özellikle de bakış açılarını, çalışma biçimlerini ve perspektiflerini… Bazen bir saatlik bir yüz yüze sohbet, sayfalarca yazı okumaktan veya başkalarının fikirlerini senelerce dinlemekten daha etkili oluyor. Bazen mi? Aslında her zaman…

Bunlar biraz “formel” izlenimler elbette. Gelelim bu kısa gezinin bana düşündürdüğü iki kısa ve kişisel izlenime.

İki izlenim

Avrupa Parlamentosu’nun giriş kapılarından birinin üzerinde dev gibi bir Aung San Suu Kyi fotoğrafı asılı. Altında da “sonunda serbest” yazıyor. Afişin en altında da 1990 Sakharov ödülünün sahibi olduğu hatırlatılıyor. Sakharov’un kim olduğunu anımsayın…

Bence bu resim önemli bir gösterge. Avrupa Birliği soğuk savaş döneminde o zamanlar “özgür dünya” denilen Batı Avrupa’nın kapitalist ülkeleri tarafından kuruldu. Sovyet rejiminin karşısındaydı. Bugünkü AB haline gelmesi ise Doğu Avrupa’daki reel sosyalist devletler (ve diktatörlükler) çöktükten sonra, o ülkeleri de içine almasından sonra olabildi. Bütün yapısal sorunları bir yana, AB’nin liberal demokrasinin (kötü yanları kadar) iyi yanlarını da temsil ettiği söylenebilir.

Bu yüzden de Türkiye’de soğuk savaş döneminin sosyalist denen devletlerinin fikirsel ve kültürel düzleminden tam olarak ayrılmamış sol kesimlerin ve otoriter cumhuriyetçilerin AB’ye kategorik olarak karşı olmaları şaşırtıcı değil. Avrupa Birliği’nin kırmızı çizgilerini oluşturan temel düşünce serbestliği, basın özgürlüğü, serbest seçimlere dayalı parlamenter sistem ve piyasa ekonomisi özlediğimiz dünyayı tarif etmek için yeterli olmasa da, bu yapı hiç olmazsa bir askeri diktatörlük tarafından on yıllarca ev hapsinde tutulmuş bir muhalefet lideri kadının resmini parlamentosunun kapısına asabiliyor. Bu kadar bürokratik bir kurumsal yapıyla bundan fazlası zor, bir devletler arası yapının kendi kurucu ideolojisini aşarak gerçek anlamda “iyiyi” temsil etmesi de zor, ama olsun… AB hala bazı özgürlükleri genişletmek için elimizdeki en anlamlı olanaklardan biri. Bu küçük izlenim de eski model solun AB alerjisini daha iyi anlamam için bir fırsat oldu.

İkinci izlenimim bizim ekibe yönelik. Brüksel’deki performansımızdan yola çıkarak ve fena halde yanlı görünmek pahasına, Yeşiller’in çok şanslı olduğunu söyleyeceğim. Bu kadar farklı konularda bilgi ve deneyim sahibi üyelerden kurulu bir kadronun oluşmuş ve daha da fazlasının yetişmekte olduğunu görmek mutluluk verici. Bunca yılda hiçbir şey beceremediysek de, gerçek anlamda yeşil politik bir kadronun temellerini atmayı becerdik sanırım. Elbette hala eksiklerimiz çok fazla. Bana sorarsanız aktivizmde, güncel politika takibinde ve yeşil teoride hala almamız gereken çok yol var. Taban yaratmak, tabana ulaşmak, tabandan politika yapmak derseniz (ki siyasi parti olduğumuza göre neden demeyesiniz), o da fena halde sıkıntılı. Ama en azından Türkiye’de kaç siyasi yapı böyle üst düzey bir çekirdek kadroya sahiptir, bilemiyorum. Kendimizi ve birbirimizi eleştirmeye ara verdiğimiz zamanlarda birbirimizin kıymetini bilelim derim.

Teşekkür

Brüksel ziyaretimiz sırasında yaptığımız görüşmelerde çok sayıda konu gündeme geldi. Tabiatı Koruma Yasası taslağı rezaleti ve HES’ler, nükleer gibi yakıcı sorunlar masadan hiç inmedi. Görüştüğümüz herkese bu konularda detaylı değerlendirmeler içeren dosyalarımızı verdik. Yazılı çalışmanın önemini de bir kez daha gördük. Arkadaşlar her konuda ayrıntılı yazılar yazacaklardır. Raporumuz da yakında çıkar. Benim niyetim vakit kaybetmeden bütün arkadaşlara elinize sağlık demek.

Bir de üç önemli teşekkürü unutmayalım. Brüksel’deki yeşil milletvekilleri arasındaki en yakın dostumuz olan Ska Keller’a bizi Brüksel’e davet ettiği için tekrar teşekkür ediyorum. Önümüzü açtığın için teşekkürler Ska… Üç gün boyunca ekibimize göz kulak olan arkadaşımız (Ska’nın asistanı) Gülşah’a da çok teşekkürler. Yüksel ablanın deyimiyle “toz şeker gibi dağılmaya” eğilimli insanlardan oluşan bir heyeti Gülşah bir arada tuttu. Bir teşekkür de Avrupa Parlamentosu’nun en kıdemli danışmanlarından biri olan Yeşiller Grubu Türkiye danışmanı Ali Yurttagül’e… Ali de hem Brüksel’de bizi yalnız bırakmadı, hem de yaptığımız görüşmelerde birbirimizi daha iyi tanıdık. Bundan sonra birlikte çok daha güzel işler yapacağımıza inanıyorum.

Brüksel böyle, çok iyi, çok faydalı bir gezi oldu. Bakalım Cancun’dan bir şey çıkacak mı?

2 Aralık 2010, Brüksel

Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on LinkedIn0Email this to someonePrint this page