Köşe Yazıları

Zibidiler devrimi

Efe Göktoğan

Kendini tanımlamak için birincil sıfat olarak “müslüman”ı seçen bir arkadaşımla, bir kaç sene önce, toplumun dışladığı kesimler üstüne konuşuyorduk. Kadınların, eşcinsellerin, dini ve etnik azınlıkların dışlanması hakkında yakın fikirlere sahiptik. Fakat travestiler, transeksüeller, marjinal görünümleri seçenler ve din değiştirenler konusunda anlaşamıyorduk. Ona göre bu “tercihler” kişilerin nasıl bir toplumda olduklarını bile bile yaptıkları tercihlerdi. Türban kullanmanın da aynı şekil bir seçim olabileceğini söyleyince anlaşmazlığımız tam bir çıkmaza girmişti.

16 yaşımdan beri küpe takıyorum. 19 yaşımdan itibaren genelde uzun saçlıyım. Defalarca neden küpe taktığım, ibne mi yoksa satanist mi olduğum gibi  sorulara maruz kaldım. İyi niyetli olduğunu düşünen bazı insanlar “benim gibi zeki bir gence yakıştıramadıklarını” söylediler yüzlerce kez. Onlarca kez direk hakarete uğradım, 3 kez kılığım yüzünden dövüşmek zorunda kaldım.

Ben de “kaşınanlardan” biriyim anlayacağınız. Tıpkı türban takanlar, aleviler, transeksüeller, piercingli/dövmeli/rastalı insanlar, Kürtler, hristiyan misyonerler ve tüm diğer farklı olanlar, haddini bilmezler gibi… İşte bu haddini bilmezler bu ülkeyi tamamen değiştirecekler.

Tophane’de taşlanan sanat galerisinin beni ilgilendirdiği gibi, yılan hikayesine dönen türban takma özgürlüğü/yasağı da ilgilendiriyor. Ancak son günlerde Radikal’in haber yaptığı küpeli sınıf öğretmeni Cuma Toygar’ın başından geçenler farklı bir şekilde beni ilgilendiriyor. Küpe taktığı için para cezası verilen ve çalıştığı okuldan sürülen bu öğretmenin hikayesi türban hikayesinin tam simetriğini oluşturuyor.

Türban sorununu bir özgürlük sorunu olarak gördüğünü açıklamış AKP’li veya diğer partilerden tüm vekillerin artık yeni bir görevi var. Yasa ve yönetmeliklerde küpe takmaya dair engelleyici bir hüküm olmadığı halde cezalandırılan bir devlet memurunun küpe takma özgürlüğünü savunmak, artık türban konusunda görüşünü özgürlükten yana açıklamış tüm milletvekillerinin görevidir. Bu artık bir samimiyet testidir. Umarım milletvekillerimiz beni yanıltır, ancak deneyimlerimiz bize statükonun ağır basacağını ve kimsenin bu konuda kılını kıpırdatmayacağını söylüyor.

AB süreci tartışılırken muhafazakarları kışkırtmak için “evinin karşısına kilise açılsa mutlu olur musun?” diye sormayı severim. AB karşıtı olduğum için değil, muhafazakar kesimde sık sık gördüğüm AB sürecini tek yönlü algılama eğilimini deşmek için sorarım bu soruyu. Avrupalıların kendi memleketlerinde oturmaya devam edip bizim AB’nin tüm ticari damarlarına sızacağımız  fantazisini kuran şark kurnazı vatandaşlarımızı rahatsız etmek bana tarifi zor bir mutluluk veriyor.

Türbanı kastederek, özgürlükler hakkında konuşmaya doyamayıp da devlet memurlarının 70ler Türk filmlerinden fırlamış gibi görünmeye ve davranmaya devam edeceğini düşünmek, aynı biz Avrupaya giderken Avrupalıların evlerinde oturacağını zannetmek kadar fantastik.

Hayır efendim sizin umduğunuz gibi olmayacak! Namazını aksatmayan oğlunuz yüksek lisans için gittiği ülkede bir hristiyanla aşk yaşayacak. Çocuğunuzu piercingli, metalci doktorlar doğurtacak. Türbanlılar üniversitede okuyacak da, akademisyen de olacak. Ne andımız kalacak ortada ne de zorunlu din dersi. Öğretmenler sakal da bırakacak, küpe de takacak. Eşcinsel imamlar ve subaylar cinsel yönelimlerini açıklayacaklar.  Zorunlu askerlik kötü bir anı, başlık parası ile çocuk evlendirmekse yasadışı olacak. Devlet hizmetleri halkın istediği dilde verilecek; en bilinmeyen dillerde bile!

Tüm bunlar ve daha fazlası olacak; çünkü Türkiye yaşayamadığı bir kültürel devrime ve demokratikleşmeye gebe. Çünkü bu ülkede gençliğinde doyasıya öpüşemediği için kahrolan milyonlar var.

Bu ülkeyi tanıyamayacağınız hale getirene kadar durmayacağız!