Cumhuriyet Bir Nedir?

Cumhuriyeti konuşmaya olmadık bir yerden başlayacağım: ODTÜ Sosyoloji Bölümünün değerli hocası, hocam, Prof. Dr. Hasan Ünal Nalbantoğlu’nun bir doktora dersi esnasında aktardığı bir alıntıdan. Ünal Hocamız, Alman düşünür Husserl’in toplumların yaşadığı tarihsel süreçlerle ilgili bir mataforunu aktarmıştı bize bu derste. Elbette Ünal Hocamızın üstad anlatımıyla aktarmama imkan yok; ama mealen Husserl, toplumların yaşadığı devrimci dönemleri, su ve tebeşir tozu ile dolu bir kabın çalkalanması sonucu ortaya çıkan bulanıklığa benzetirken; toplumsal olanın, tebeşir tozunun tekrar dibe çöküp, suyun durulduğu andaki gibi, siyasi devrim dönemlerinin ardından zamanla tekrar yapılanacağını ön görürmüş.

Gerçekten, Husserl’in metaforuyla birlikte düşünürsek, devrimler, sofistike dinamikleri olan, toplumların olağanüstü bir hızla ve radikal ölçekte değişimler geçirdiği; bir yandan yeni bir geleceği müjdelerken,  diğer yandan bu hızlı değişimin etkisiyle helmehelç olup, bulanıklaştığı tarihsel dönemler olarak görülmeli. Katı olan pek çok şeyin buharlaştığı, gözün gözü görmediği, güç çatışmalarının kafalar uçurduğu, etrafta eski yeni bir sürü değerin, doğrunun eğrinin uçuştuğu olağanüstü kaotik, kimi zaman da katastrofik olabilen dönemler.

Türkiye Cumhuriyetinin kurulduğu, 1919’dan, 1923’e, hatta belki daha ötesi 1938’e dek süren dönem gibi.

Basitçesi bu dönem Anadolu’da devrimci -köklü ve hızlı- değişimlerin yaşandığı bir dönemdir. İlkokuldan itibaren tüm ilk ve orta öğrenimimiz boyunca her gün bize ezberletilen “devrimleri” tek tek saymanın yeri burası değil. Ama dönemin, Anadolu’nun toplumsal ve siyasi hayatındaki etkisini anlatmak için şu söylenmeli: toplumun kuruluşundaki vareden aklın (raison d’être) hızla ve köklü bir şekilde değiştiği bir dönemdir bu yıllar. Nitekim, sonraki yıllarda tebeşir tozları dibe çökerken, Türkiye toplumu yeni baştan yapılanırken, geri dönüşü pek de mümkün olamayacak bir yolu katetmişti.

Haaa… Bu devrim hiç mi öncesizdi? Gökten zembille mi indi? Elbetteki değil…

Aslında gelecek Türkiyeliler için bize okullarda öğretilenden çok daha uzun sürdü. Türkiye Cumhuriyetini önceleyen Osmanlı imparatorluğu, kapsadığı geniş coğrafyanın farklı köşelerinde farklı hızlarda da olsa, modernleşme denen süreci fazlasıyla sarsıcı, karmaşık ve uzun süren bir gerçek olarak yaşadı. Hemen hemen Lale Devri denen dönemle başlatılabilecek olan bu yaklaşık üç asırlık uzuun süreç, özellikle son birkaç on yılında, İmparatorluğun bürokrasisinin içinde gelişen ve modernleşmeyi, Batılı gelişmiş endüstri toplumlarının sergilediği modeli kayıtsız şartsız her yönüyle taklit etmeye; yani Batılılaşmaya eşitleyen bir entelijansiyanın pratiğiyle, Anadolu coğrafyası için daha bir sancılı geçti.

Yani Cumhuriyetle birlikte yaşanan, Husserl’in metaforundaki bağlamında fazlasıyla “devrimci” bir devrim oldu. Toplumu tepeden ayağa helmehelç eden, iyisiyle, kötüsüyle eskiden kalan herşeye karşı neredeyse tiksinti ve kin güdüp, yok etmek için çabalayan bir devrim.

Elbette o günü bugünden bakarak yargılayıp, bütünüyle yerin dibine geçirmek bir sorun. Ama açıkçası Türkiyenin güncel siyasi hayatında yer alan kimi çevreler gibi, bugünü de ta o günden bakarak görüp değerlendirmek daha büyük sorun.

Bugün Türkiye için yeni bir gün. Eskiden ve “eski yeni”den süzülüp gelen tortular 87 yıl sonra nihayet dibe çökmeye, yine yeniden yapılaşmaya başlıyor.

Bugün daha demokratik, eşitlikçi, özgürlükçü ve çoğulcu bir Türkiye’yi düşleyenler olarak, Cumhuriyetin bugüne kadar olan pratiğini kıyasıya eleştiriyor ve bir “yeni yeni”yi kurmak için mücadele ediyoruz.

Ancak her halükarda şunu da itiraf etmek gerekiyor ki, bu Yeni Türkiye düşü, bu düşü düşleyen ve bu uğurda kendini eleştiren muhayyileler de hatasıyla sevabıyla 87 yaşına basan Cumhuriyetin, belki doğrudan değil ama sancılı bir sürecin dolayımında ortaya çıkan bir ürünü.

İşte Cumhuriyet ve onun kurucuları, en çok da bu yüzden, saygıyı, ama bönce bir tapınışa vardırmadan, gerçek bir saygıyı hakediyor.