Seren Yüce: “Çoğunluk, insanların doğayla olan ilişkilerinin koparılmasını da anlatıyor.”

Seren Yüce Venedik'te

Geçtiğimiz hafta Altın Portakal’ı izlemek üzere Antalya’daydım ve “Çoğunluk”un Altın Portakal’ı salladığına ben de tanık oldum… Film geçen hafta ödül kazanmasının hemen ardından  gösterime girdi… 67. Uluslararası Venedik Film Festivali’nde Geleceğin Aslanı ödülünü almasının ardından 47. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Film Ödülü’nü de kazanan film Seren Yüce’ye En iyi Yönetmen Ödülü’nü getirdi. Bartu Küçükçağlayan ise En İyi Erkek Oyuncu Ödülünü Gişe Memuru’ndaki rolüyle Serkan Ercan’la paylaştı.

Üniversite yıllarından beri “sinema” yapmanın hayalini kuran Seren Yüce bir orta sınıf hikayesini yansıttı beyazperdeye. Filme gişe ilgisi büyük. Yönetmene, milliyetçiliği ve muhafazakarlığı mercek altına alan “Çoğunluk”un hikayesini sorduk. Derdinin “kendimize soru sordurmak” olduğunu söyledi… İşte yanıtları…

Sinemayı üniversite zamanlarında hayal ettiğinizi söylüyorsunuz. Altın Portakal da hayalleriniz arasında mıydı?

Hayır, o zamanlar Altın Portakal’ın çok da farkında değildim. Filmi yaparken de ödüllerden ziyade filmin kendisini düşünüyorduk.

Orta sınıf eleştirisi yapan bir filmin Altın Portakal alması ne anlama geliyor?

Sanırım iyi bir anlama geliyor. Film ne anlatıyor olursa olsun, konuya olan sade yaklaşımı ve bunu bir sinema filmi olarak yansız ve tutarlı bir sinema diliyle anlatıyor olmasına ödülü verdiler diye düşünüyorum.

–  “Yeni sinemacılar” diyorsunuz kendinize. Neden yeni sinema? Yeni olan ne?

Açıkçası benden çok daha önce onlar kendilerine Yeni Sinemacılar diyorlardı. Ben sonradan dahil oldum. Kendilerini böyle ifade etmelerinin sebebi Türkiye sinemasına gerçekçi ve objektif bir tavır getirmeleri. Aynı zamanda bağımsız sinema, yani belirli, yönlendirici bir kapitalin etkisinde kalmadan filmler yapma çabaları.

Film ne anlatmak istiyor?

Film bir baba oğul ilişkisi üzerinden günlük hayatın akışı içerisinde ayrımcılığın, ötekileştirmenin bireye nasıl aktarıldığını, bireyin aile içersindeki oluşumunu anlatıyor. Mertkan’ın babasının çizdiği yolda, adam olma sürecini anlatıyor.

Mertkan’ın hayatta yer edinme mücadelesi Türkiye’nin hikayesi mi, evrensel mi? Yani “Çoğunluk” Türkiye’nin mi, dünyanın mı “çoğunluğu”?

Bence ikisinin de. Filmdeki durum Türkiye özelinde yaşanıyor doğal olarak, ama daha geniş bir çerçeveden baktığımızda bu baskı mekanizmasının dünyanın her yanında var olduğunu görüyoruz. Sadece Türklüğe ve Müslümanlığa indirgenecek bir durum değil. Sistemi orta-üst orta sınıfın işlettiği her yerde baskı ve ayrımcılık var. Çoğunluktan kasıt orta sınıfın düşünce ve davranış biçimidir.

Anne rolü azınlığı mı, çoğunluğu mu temsil ediyor?

İç içe geçmiş gibi geliyor bana, kendini azınlık hissediyor, ama bunu ifade edebilme şansı pek yok, ya da etki edebilme… Bu durumda da çoğunluk içerisinde yoluna devam ediyor.

Babanın hayattaki durduğu yer ırkçılığa varan bir milliyetçilik. Kürt işçilerle çalışan baba oğlunun Kürt sevgilisine tepki gösteriyor. Sınıf bilinci ırkçılığa baskın mı geliyor?

Evet, öyle oluyor. Kız oğluna ve onun üzerinden kendine yakınlaştığı için önlemini alıyor hemen. Ama işçilere zaten sahip ve onun çok altındalar. Statüsüne bir zarar verme şansları yok.

Filmdeki Gül karakteri neden arka planda kalıyor? Eğer baba-oğul çoğunluğun hikayesi ise O kimin/kimlerin hikayesi?

Çoğunluk'ta Gül rolünde Esme Madra, Mertkan rolünde Bartu Küçükçağlayan oynuyor

Biz Gül’ü sadece Mertkan üzerinden görüyoruz, Mertkan’ın Gül’le kurduğu ilişki kadar yaklaşabiliyoruz Gül’e. Gül Mertkan’ın hikayesinin bir parçası, filmin tek hikayesi Mertkan’la Gül’ün ilişkisi değil. Eğer baba-oğul çoğunluğun hikayesi ise, bence Gül’le bizim tanışmadığımız babasının hikayesi de yine bir çoğunluk hikayesi olabilir. Gül de kendince aile baskısından kaçmış olabilir. Bu açıdan Gül’le Mertkan’ın hikayelerini benzer buluyorum.

Filmin muhafazakarlık, milliyetçilik eleştirisi yapmak gibi bir derdi var mı, yoksa “tabloyu ben çizdim, izleyici yorumlasın” mı diyorsunuz?

Kesinlikle yorumlanmasını isterim. Mesaj vermek gibi bir kaygım yok. Var olan durumu anlatmak ve kendimize soru sordurmak isterim sadece.

Filmin anlatmak istediklerini izleyiciye fazla doğrudan gösterdiği, sembollerin aşırı kullanıldığı eleştirisini nasıl yanıtlarsınız? Örneğin evin girişinde ayakkabılara bakması, babanın oğluna “onlar vatanı bölecek” demesi… Filme yönelik bir başka eleştiri de, pek çok şeyi anlatıp bir noktaya odaklanmamış olması – sınıf çatışması, milliyetçilik, din gibi. Bu yoruma ne diyorsunuz?

Sondan başlayayım; film bir insana ve onun geçirdiği evrime odaklanıyor. Bence bu bir sinema filmi için en temel öğelerden biridir ve bunu fazlasıyla yeterli buluyorum. Olguları değil insanı anlatmak gibi bir derdi var filmin. Bunun bir sosyoloji kitabı değil de bir film olduğunu unutmamak lazım.  Semboller için de; hem fazla doğrudan hem sembolleri aşırı kullanarak  anlatmayı nasıl becermişim ben de şaşırdım. Bence evin girişinde ayakkabılara bakmıyorlar, ayakkabılarını çıkartıyorlar. Babanın lafı da bana gayet doğrudan geliyor.

Mertkan’ın taksiciye sarılıp ağlaması ne demek?

Vicdanının bilinçaltından çıkması…

Bir sonraki projeniz ne? Nasıl bir sinema dili? Yeni bir orta sınıf hikayesi mi izleyeceğiz beyazperdede?

Sanırım öyle olacak, orta sınıfın başka taraflarından hikayeler var kafamda. Henüz çok belirgin değiller, olgunlaşma aşamasında daha çok.

Bir de siz sormadınız ama ben söyleyeyim, film İstanbul’un betonlaşan mekanlarında geçiyor. Elde kalan bir avuç ormanın hangi anlayışlarla yok edilmekte olduğunu, beton blokların içinde insanların doğayla olan ilişkilerinin koparılmasını da anlatıyor.

FİLMİN KÜNYESİ
“ÇOĞUNLUK”
Yönetmen : Seren Yüce
Senaryo : Seren Yüce
Oyuncular : Bartu Küçükçağlayan, Settar Tanrıöğen, Esme Madra, Nihal Koldaş, Erkan Can
Yapımcı Firma : Yeni Sinemacılar
Yapım Yılı : 2010
Filmin Süresi : 110 dakika
Resmi Sitesi : http://www.cogunluk.net

RÖPORTAJ: Işıl Sarıyüce  (Yeşil Gazete)