Yeşeriyorum

Aaa… Kral çıplak!

Dünya da insanın varoluşundan beri sürdürdüğü özgürlük, demokrasi ve insan olma mücadelesinin geldiği şu nokta da artık belli ölçütler oluşmuş durumdadır. Bu ölçütleri olaylara ve yaşanan pratiklere vurduğumuzda bizim bu mücadelenin neresinde olduğumuz sonucu da kendiliğinden ortaya çıkar.

Bu ölçütler basitçe şunlardır.

1-Devletin ya da merkezi idarenin sosyal dayanışma ağı kısmı hariç küçültülmesi, hatta mümkünse sosyal dayanışma ağının sivil toplum tarafından örgütlenip devletin yok olmasına taraftar olmak.

2- Hak ve özgürlükler alanının herkes için mümkün olabildiğince genişletilmesine çalışmak.

3- Toplum içinde kendisinden olmayan, yabancı, farklı etnik, görüş ve kimlikte olanların o toplumdaki her bireyle eşit şekilde haklarını kullanılabilmesini savunmak.

Söylediğimiz ölçütleri yaşanan pratik gelişmelerde, kendi savunduğumuz görüşlere uygularsak bu mücadelenin neresinde durduğumuz sorusuna da bir cevap vermiş oluruz.

Bu açıdan baktığımızda insanların içinde bulundukları toplumda yönetime katılmaları, kendisini yönetecekleri belirlemeleri temel haklardandır. Olmazsa olmazlardandır.

HSYK’da yapılan değişiklikler sonucu 12.000 i aşkın hakim ve savcının kendi özlük işlerini yönetecek olan temsilcilerinden bir kısmını seçmesini bu açıdan değerlendirmek gerekir.

Bu anlamda bu seçime karşı çıkmak bunlar kendisini yönetecekleri seçme ehliyetine sahip değildir, onların yerine bazı akil adamlar onları yönetebilir anlamına gelmektedir. Ki bu görüş halk cahildir onlar yanlış seçim yapar görüşünden bile daha vahimdir. Çünkü bahsedilen kitle, üniversite eğitimi almış, yıllarca hakimlik ve savcılık yapmış, belli kültür ve birikime sahip olduğu tartışılamayacak bir insan topluluğudur. Hepsi toplumsal yapı içinde çok önemli görevler yürütmekte olan ve toplumsal gelişmeleri en yakından izleyebilecek ve kandırmacalara, aldatılmaya, birtakım ufak çıkarlarla satın alınmaya uygun olmayan bireylerdir.

Tüm bunlara rağmen bu kişilerin kendilerini yönetecekleri seçebilme hakkına karşı çıkmak bizim yukarıda anlattığımız ölçütlere vurulduğunda insanın demokratlık sınıfında sınıfta kalmasına yol açar, insanın özgürleşme mücadelesinde mücadelenin karşısına atar.

Şimdiye kadar onları temsil ettiğine toplumu inandırmaya çalışan Yüksek Yargıdan oluşmuş derneklerin seçimlerde destekledikleri adayların aldıkları oy da ne kadar temsil yetenekleri olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Çünkü bu yüksek kastın mensupları aslında meslektaşlarını değil statükoyu ve kast sisteminin aynen sürmesini savunanları, devletin her şeye karar veren yapısını savunuyorlardı.

Seçim sonuçlarının gönlünüze göre olup olmaması ayrı bir sorundur, o topluluğun kendisini yönetecek olanları seçmesi ayrı bir sorundur. Bu seçime karşı çıkmak seçimlerde biz seçilemiyoruz hep başka partiler seçiliyor öyleyse seçimler olmasın, birileri bizi (biz iyiyiz ya!) ülke yönetimine atasın demek kadar saçma bir şeydir.

Anayasa değişiklikleri öncesi ve sonrası durumda oluşan gruplaşmalara ve değerlendirmelere baktığımızda bu ölçütler temelinde Özgürlükçü olduğunu söyleyen grup ve kişilerin tavırlarında ağzımdan çıkan tek bir nida var. Aaaaa Kral çıplakmış.

Bu kişi ve kurumlar hiç de özgürlükleri savunmuyor, devletin gücünün azaltılmasından yana değil ve kendinden farklı kişilere tahammülleri yok.

Adlarına ne derlerse desinler bu ölçütlere vurulduğunda sınıfta kalıyorsa bu kişi ve kurumlar, oturup bir daha hak ve özgürlük mücadelesinin neresindeyiz diye bir düşünmeleri gerekir.

Nazım’ın bir şiiri vardır “Yeniden mihenge vurdum inandığım şeyleri, çoğu katıksız çıktı çok şükür” der. Alın size mihenk taşı.

Sizlerin de diyebilmesi umuduyla…

More in Yeşeriyorum