Köşe Yazıları

Hayır-Boykot- Ece Temelkuran Şaşkınlığı

Referandum bu Pazar gerçekleşecek. Artık son dakikalar. Bayram telaşının yanı sıra referandum telaşı da sarmış her bir yanı. Aylardır hiç abartısız binlerce makale yazıldı. Neden EVET? Neden HAYIR? Neden BOYKOT?’u vatandaşa anlatmak için.

Aslına bakarsak kaseti başa sarıp, tekrardan dinlemeye kimsenin mecali kalmadı. Ama iki kelam etmeden de olmuyor şu atmosferde. Son saatlerin heyecanı ile, anayasayı, referandum tercihlerini ve bu süreçteki kafa karışıklığına değinelim biraz.

SAMİMİYET VE GÜVEN

Başta 12 Eylül’de yapılacak referandumun darbe anayasasını defetme referandumu olmadığı  noktasında hemfikir olmamız lazım. “Olmalıyız çünkü” diye onlarca sebep sayabiliriz: Darbe anayasasının temelleri olan RTÜK, YÖK, HSYK gibi kurumların varlığı, yükselen işçi sınıfı hareketine karşı yapılan darbe ve bu sınıf mücadelesi korkusundan koyulan işçi düşmanı maddelerin varlığı, sermayenin talepleri doğrultusunda şekillenen bir anayasanın daha da bu eksene kayması -toplu sözleşme grev hakkı maddesi düzenlemesinde, yetkini, son sözün arabulucu kişiye verilmesi-, 30 yıldır Türkiye’nin en büyük sorunu olan Kürt soruna çözüm üreten bir anayasa olmaması, farklılıkların haklarını güvence altına alan bir anayasa olmaması gibi 12 Eylül Anayasası’nın en temel ihtiyaçlarının kanlı canlı ortada durduğunun kanıtı bir sürü gerekçe sayılabilir.

İktidarın en büyük iddiası ise, 12 Eylül Anayasası’na veda ettiğimiz ve yargının demokratikleştiği yönünde. Demokrasinin tanımı evrensel olarak en basit haliyle aynıdır. Demokrasi, kurum düzeyinde “anatomik” olarak farklı kişilerin olması veya kişi sayısının artması demek değildir. Bu; o kurumun aldığı kararların daha çok tartışma, bakış açısı sonrası karara bağlandığını veya işlevinin kafa sayısının artmasıyla değiştiğini göstermiyor. Bugün HSYK’nın üye sayısının artırılması, TSK/AKP emrindeki/yönetimindeki farklı mevkilerden kafaların olması demokratikleştiğimiz anlamına gelmiyor. Sadece fazla iş gücü demektir. Hatta Türkiye’nin ötekileri ve emekçileri açısından tam manasıyla niteliksiz iş gücüdür. AKP’nin devlet kademelerinde örgütlenmeye çalıştığı bir gerçek. Ama bu paranoya derecesinde arkasında koşulacak bir şey değildir. Yarın MHP, CHP gibi sistem partileri de bu imkânı yakaladığı anda kaçırmayacaklardır. Mesele halkın örgütlülüğü ile bir iktidar yaratabilmesidir. Buradan ne kadar uzakta isen, bundan ne kadar uzakta bir örgütlenmede isen, bu sonuçlar kaçınılmaz olacaktır. Hepsi farklı kelimelerle, güzellemelerle çözüm ürettiğini söyleyecek. Artık dilimize pelesenk olsa da, hepsinin “farklı dil/din/etnisite, cinsel kimlik”lere uygulamaları ortak bir noktadan geliyor: “Tek tip, tek bayrak, tek millet, tek cinsiyet”. Emekçiler ile sermaye arasında seçimleri nedir? TUSİAD; bilemedin MUSİAD. Bugün anayasanın “demokratikleşmesi”ni TUSİAD da istediğini belirtti. Peki, sorulmaz mı hangi akla hizmettir, bir patronun gelirini işçiyle bir gıdım daha fazla paylaşacağı bir düzenlemeyi istemesi?

İşte tam bu noktada; Anayasa değişikliğini samimi bulmuyoruz derken, bu ayrıntıları ifşa etmek gerekir. Bizim derdimiz AKP, MHP, CHP ve türevindeki bir parti ile değil. Derdimiz; etnik, dini, cinsel farklılıklar ve üretenler çerçevesinden bakmayan akıllarla. Peki, soralım bu kadar saydıktan sonra, “Yapılan değişiklikler, 12 Eylül Anayasası’nı ortadan kaldırıp, emek eksenli, demokratik bir anayasa haline mi getiriyor?” Hayır. “Peki, bu legal zemin içerisinde anayasayı değiştirme talebimiz, yani emekçilerin, halk yığınlarının temel ihtiyaçları başta olmak üzere, “etnik-inançsal-cinsel ve diğer tüm farklılıkların” refahı için bir anayasa gündemi “Evet” çıkması halinde elimizden kaçıyor mu? Sermaye çerçevesinden, milliyetçilik ekseninden, tek tipçilik edebiyatı üzerinden politika üretenlere karşı bir örgütlenme yapamadığımız sürece, Türkiye gündemine düşenlere ancak “EVET” “HAYIR” ile müdahale noktasında kalacağız. Yani mevcut konjonktürde, Anayasa değişikliğini kendi tarafından gündemleştirebilen taraf veya taraflar, gündeme getirdiği gibi gündemden götürmeyi de büyük bir marifetle yapacaktır.

Bu noktada elimizde “Hayır” ve “Boykot” seçenekleri kalıyor. AKP’nin yedeğine düşen, gelecek planı olmayıp, etkili bir mücadele çizemeyeceğini dünden kabul eden AKP ile ittifak içerisinde olan eski “sosyalist”ler ve kendisine “sosyalist” diyen başkalarının elinden ekmek bekleyen/ hak dilenen bazı entelektüeller (her ne kadar ağır bir söylem olsa da, bu “Evet” kararının altında aslında örgütlülüğe ve değişim gücüne inançsızlık yatmaktadır)  , günü kurtarma ve günlük politika aklındakiler, kendi örgütsüzlükleri ve örgütlü bir toplum inşa etme beceriksizliklerinden  “Evet”e mahkûm kılınıyorlar. Dolayısıyla “Evet” ya da “Yetmez ama evet”çi oluyorlar. Bugün İktidarın; -politik olarak tasvip etmememize imkan olmasa da- MHP ve CHP’nin “Hayır”ına, BDP’nin “Boykot”una karşı söylem üretmesinin sebebi; bunların örgütlü güçler, örgütlü fikirler olmalarıdır. ( MHP ve CHP’nin örgütlülüğü, örgütlenmesinde kullandığı politikalar tabii ki aynı kefede değerlendirilemez)

DEMOKRATİK  ÖZERLİK VE BOYKOT

Referandum gibi “Evet” “Hayır” dışında bir seçeneğin olmadığı oylamalarda, kabul ya da reddedilmesi istenen madde/paket’in tüm toplumu ilgilendirmesine rağmen, AKP’nin kendi başına sunduğu bu referandumu “Boykot” seçeneği, her iki taraf için de karşı tarafı güçlendirir söylemleri matematiksel olarak doğru görünse de ; Kürt açılımında Kürtlerin, Alevi açılımına Alevilerin muhatap alınmadığı, demokrasi paketlerinin demokrasi kokmadığı bir zincire, Anayasa değiştirilirken bir halk olarak Kürtlerin yok sayılması, BDP’nin Anayasa değişikliği önerilerinin hiçe sayılmasının politik olarak referandumdaki karşılığı olan “Boykot” olmuştur.

Türkiye’nin on yıllardır en önemli mevzularından biri olan Kürt sorununun, anayasa değişiklikleri kapsamında çözüm üretilmemesi dolayısıyla, bu anayasanın Kürtleri dışlayan bir anayasa olduğu aşikârdır. Böylece Kürt hareketi de,“Peki, madem bizim anayasamız değil, oylamıyoruz” deme hakkına sahiptir. İşte bu noktada korkulan ise, özelikle “Demokratik Özerklik”in gündemleştiği bu dönemde Kürt illerinde “Boykot” oranının hayli yüksek çıkması, aslında Kürtlerin bu anayasayı reddettiğinin, kale bile almadığının göstergesidir. Kürt hareketinin gücünün göstergesi, referandum içinde referandumdur. Halk BDP’nin anayasa önerilerine oyunu vermiş demektir. Kürt halkı kendi anayasasını oylamış demektir. İşte o zaman, birileri için “tehlike” çanları çalarken, Türkiye için de “barış” zılgıtları çalacaktır.

BOYKOT ve HAYIR

Türkiye’de Kürt sorununu Kürt halkının taleplerini göz önünde bulundurarak barışçıl çözülmesi noktasında hem fikir olan sosyalist partiler ile BDP referandum sürecinde ayrıştılar. Temel olarak Kürt sorunu meselesinin görmezden gelinmesi ve demokrasi, eşitlik , özgürlük ve daha geriden sendikal ve sosyal hakların, anayasanın temeline oturtulması sebebiyle Kürt Hareketi “Boykot”u örgütlerken, hemen hemen aynı gerekçelerle sosyalist partiler de her iki anayasa üzerinden, iktidarı ve muhalefetin “Hayır”ının ifşasını yapan, bir noktada “Hayır Ama Yetmez” niteliğinde bir “Hayır” örgütlemesi yapıyor.

Bazı  Hayaller Sandığa Sığmaz

Kürt hareketinin “Boykot”  tavrının anlaşılabilirliğini ve özelikle bölgedeki boykot oranın etkisinin önemini yukarıdaki paragrafta açıkladım. Öte yandan,  “Hayır ama Yetmez”i örgütleyen sosyalist partilerin “ifşa”sının da önemli olduğu gerçeğini gözden kaçırmamak gerekir. Sosyalist partileri pragmatist ve parlamentodan medet uman pozisyonda görmek, parlamento içerisinde giren BDP’nin de parlamentarist olarak adlandırılması demektir. Lakin bugün sosyalist partilerin ve BDP’nin parlamentoya girme isteğinin ana sebebi, mevcut düzeni teşhir etmektir. Yani bugün gerçek düzlemden kopmadan ifşa eden bir “Hayır” diyen sosyalistlerin tutumu ile benzer değerlendirilebilirken, tabii ki BDP’nin örgütlülüğü ve siyasete etkisi de gözden kaçırılmayacak bir gerçektir. Sanırım tahayyülü, emekten, barıştan, özgürlükten, insan haklarından yana bir anayasa ve bir dünya olan, örgütlenmeler pek tabii biliyorlar ki; bazı hayaller sandığa sığmaz, sandıktan da çıkmaz. Bu noktadaki asıl mesele ise, ifşanın kitlelere ne kadar ulaştığı ve örgütlülüğüdür. Sosyalist düşüncenin yıllar içinde her ne kadar örgütlülüğü zayıflasa/zayıflatılsa da, sosyalist düşünce; kitleler içerisinde bir beyin fırtınası yaratma ve kendi kitlesinin çok üstünde bir kitleyi etkileyebilme yeteneğini kaybetmiş değildir. Marx’ın bir kişi tarafından okunup bin kişi tarafından tartışılması veya merak edilmesi gibi. Tekrar edecek olursak burada asıl mesele bu düşünce ve pratik örgütlülüğün nasıl gerçekleşeceğidir.

Boykot ve “Hayır Ama Yetmez”ciler, ortak hareket edebilseydi, şuanda yaratılan etkiden daha fazlasını yaratabilecek ve sonuç “Evet” veya “Hayır” çıksa da, asıl önemlisi ileriki dönemde yeni bir anayasa talebinin örülmesi için ortak hareket etme ihtimalini şuan kinden daha fazla yakalayacaklardı. Sonuç olarak önümüzdeki referandumun sonucu her ne olursa, Türkiye’nin demokratikleştiği özgürleştiği, bir halk anayasası kazandığı yok. Asıl mesele, referandum sonrası, CHP-MHP gibi “Hayır”cıların, AKP ve liberal solcular gibi “Evet”çilerin elinden bu anayasa tartışmasını almak.

ECE TEMELKURAN’IN HAKLI ŞAŞKINLIĞI

Temmuz ayının sonunda 300’ü aşkın gazeteci, sendikacı, aydın, basın toplantısı düzenleyerek referandumu “Boykot” edeceklerini duyurmuşlardı. Bunlardan bir tanesi de yazar Ece Temelkuran idi. Ertesi gün, benim de yazılarımla destek verdiğim emekdunyasi.net adlı siteden muhabir arkadaşım, Ece Temelkuran’la görüşmüş. “Neden Boykot” diye sormuştu. O ise ortamın şizofrenik olduğundan dem vurmuş, bu ortamda ciddi işler yapılmayacağını belirtip, ahlaki olarak “Boykot” demek gerektiğini söylemişti. Röportajımızın başlığı ise, Temelkuran’ın ertesi günkü köşe yazısının da başlığı oldu. Geçen hafta ise, “İşte bu yüzden… Hayır” başlıklı köşe yazısı ile karar değiştirdiğini yazıp, okuyucularına da “Hayır”ı tavsiye etti.

Bir “deli”yle kaç “akıllı” baş  eder?

Aslına bakarsak, bir taraftan Ece Temelkuran’ı anlamamak elde değil. Kendisinin de dediği gibi, şizofrenik bir ortamda, Türkiye siyasetinin psikiyatri kliniğindeki muhabbetlerden, farklı olması beklenemezdi. İstemeden bu seçimin, bu ortamın ortasına atılıyorsunuz; sırf yaşadığınız, yerleştirildiğiniz bu klinik dolayısıyla bir seçime zorlanıyorsunuz. Yapacağınız seçim veya önünüze sunulan şey bulunduğunuz ortama veya sizin tedavisinin gerektiğini düşündüğünüz dertlere derman değil. Yani bu klinikte bir “akıllı” var, bir deliğe taş atıyor, sizler bilmem kaç 40 “deli” o taşla uğraşıyorsunuz. Bu şizofrenik ruh hali  içerisinde “akıllılar” bile çözümde uzlaşamıyor. Çünkü sunulan paket, ortam, söylemler, uygulamalar “akıllı” işi değil.

Sıralamaları ve bütünleyiciliği biraz farklı olsa da,  benzer argümanlarla iki farklı  seçenek var:  BDP’nin “Boykot” kararı, sosyalistlerin ifşa eden “Hayır”ı. Siyaseten çoğu zaman ortak hareket eden bu gruplar, referanduma ilişkin farklı tavırlar geliştirdi. “Boykot” bölgede farklı bir anlama geliyor. Kürt bölgesi için “Boykot”a amenna derken, diğer bölgeler için “Hayır ama Yetmez” örgütlenebilmiş miydi? İki bölge için farklı farklı tavırlar nasıl olurdu? Neden Türkiye’nin “sağlam” muhalefeti birlikte bir duruş sergileyemedi soruları kafamızda uçuşurken, “Hayır-Boykot” şaşkınlığı hala yerli yerinde duruyor. Çünkü Türkiye genelinde ne güçlü bir “Boykot” örgütlendi, ne de ifşa eden bir “Hayır”. Sanırım anlaşılıyor ki, referandumda “Hayır-Boykot” şaşkınlığından çok, “örgütlülük” asıl mesele.

Ece Temelkuran eğer 12 Eylül günü, Amed’de gözlerini açarsa akşama kadar sanat sokağında çay içerdi. Ben Amed’de uyanırsam, Temelkuran’ın karşısına bir iskemle çekip akşama kadar kaçak çay içerim. Ama asıl mesele ertesi gün başlıyor, sizler de birer iskemle kapıp gelin derim.