Festival Habercisi – 3 Uni-rock, Mersin Ani-fest ve Taner Öngür ile Muhabbet

34616_1335119933494_1095942568_30768145_930101_nTürkiye’de rock müzik festivallerinin sayısı hergeçen gün artıyor. Bu durumun en belirgin örneklerinden biri geçen hafta yaşandı. Aynı tarihlerde iki rock festivali birden düzenlendi. Bunlardan biri Maçka Küçükçiftlik Park’ta, bu yıl üçüncüsü düzenlenen Uni-rock ve diğeri Mersin’de Anti Nükleer İnisiyatif’in düzenlediği Ani-fest.

Uni-rock:

Uni-rock her yıl bilenleri tarafından büyük coşkuyla beklenir oldu. Bundan 10 küsür yıl önce Türkiye’ye gelmesi hayal dahi edilemeyen metal grupları artık düzineler halinde gelmeye başladı. Öyleki hemen Uni-rock öncesinde Sonisphere Festival adıyla anılan konserlere gelen müzik gruplarınında etkisiyle Uni-rock artık iyice black veya death metal tarzlarına hitap eden İsveç tarzı sert bir festivale dönüşmeye başladı. Yakın tarihlere kadar satanist hikayeleriyle korkutulmuş olan bir ülke için bu oldukça hızlı bir değişimdir. Çoğunlukla lise ve üniversitenin ilk yıllarındaki gençlere hitap eden bu festivalde headbangler, pogolar ve hatta wall of death’ler yapılarak toplu coşkunluklar gerçekleşir. Bu marjinal ve kuralsız danslar kimi zaman tedirginlikle karşılansa da katılımcıların bundan büyük haz aldıkları ve bu tutumların aslında sadece kendi iyiliği içinde aranması gerektiğini unutmamak gerekir. Kültürel anlamda modernitenin insanları bireyselliğe iktirdiği, birbirinden yabancılaştırdığı ve birbirine dokunmanın bile esefle karşılandığı kamusal hayatlara nazaran; et ve kemik seslerinin geldiği, ter kokusunun, iktirmenin-kaktırmanın, omuz omuza mücadelenin yer aldığı, küçük sıyrıkların, morarıkların gülerek es geçildiği bu geçici festivaller, soyut uygarlığına nazaran maddi bedensel köklerine bağlılığı anlamında, insanın modern kültüre karşı tepkisinin işaretidir. Pagan ayinlerini andıran metal konserleri ve festivallerinin kültürel anlamları esasında oldukça zengin olmakla beraber, ticari yönü daha baskın olduğu için metal kültürüne ve festivallerine daha sonraki yazılarımda değineceğim. Şimdilik önceliği Ani-fest ve oradayken Taner Öngür’le yaptığımız muhabbete ayırıyorum.

37337_1335103853092_1095942568_30768065_2421773_nMersin Ani-fest:

Mersin Akkuyu’da yapılması planlanan nükleer santrale karşı tepki, artık bir rock müzik festivali aracılığıyla yapılıyor ve yapılacak. Böylelikle ilk kez İstanbul’da başlayan, sonra İzmir, Ege ve Akdeniz kıyılarına sıçrayan müzik festivalleri Mersin’e kadar uzanmış oluyor. Bu hızla devam ederse birkaç yıla kadar Türkiye’nin her bölgesinde yerel rock müzik festivalleri düzenlenmeye başlayacak gibi duruyor.

Ani-fest, ticari kaygılar taşımayan, doğrudan demokrasi ilkesiyle, yöneticisiz bir organizasyon ekibiyle hayat bulmaya çalıştı. Festivale katılım oldukça düşüktü. Müzik gruplarının oldukça iyi olmasına karşın, bu düşüklüğün sebepleri, özellikle ekonomik olanaksızlıklar ve bu sebeple yeterli reklamın yapılamayışı, organizasyon ekibinin çoğunlukla Mersin dışından olması ve bu sebeple Mersin içinden yeterli katılımın gerçekleşmemesi olarak beliriyordu. Festivalin Mersin gibi bir kıyı kentinde olmasına karşın, deniz kenarı yerine 68’liler ormanında gerçekleşmeside, şehir dışından katılımın düşük olmasına sebep olmaktaydı. Aynı günlerde İstanbul’da gerçekleşen konser ve festivaller sebebiyle bir kısım rockçıların hac yolunda olması da diğer bir sebep olarak görünüyor. Üniversitelerin tatil olması, Mersin kentinin rock müzik festivali ve kültürüne henüz yabancı olması da diğer sebepler arasında… Bu karışıklıkların etkisiyle müzik grupları da eksik gelmekte ya da uzak bir kent olduğu için gelememekteydi. Sıcak Mersin havasında, sahnenin gölgeliğinin olmaması, gece ise 00:00 denince müziğin kapanma mecburiyeti sebebiyle sahne performansları akşam saatlerindeki dar bir zamana sıkışmak zorunda kalıyordu. Buna karşılık festival süresince katılımcılar akşam saatlerinde hoşça vakit geçirdiler. Özellikle ilk gece Taner Öngür & Serap Yağız, ikinci gece Iya Waves’in reggae tonları ve Dembedem’in sufi tonları, üçüncü gece Bajar’ın Kürtçe rock müziği ve Siya Siyabend Underground ile eğlendiler. Organizasyon ekibinin tecrübe kazanmış olduğu, Mersin’ kentinin de ilk şoku atlattığı sayıltısıyla ve ne olursa olsun festivalin gerçekleşmiş olması sebebiyle gelecek yıla umutla bakalım.

Taner Öngür ile Muhabbet:

Gelelim Taner Öngür’le Woodstock’tan, Barışarock ve Ani-fest’e, rock müzik festivalleri, enerji politikaları ve daha bir çok konu hakkında yaptığımız muhabbete. Henüz daha oturur oturmaz Öngür başlıyor anlatmaya… Öncelikle Woodstock Festivali’nin hikayesini Öngür’den dinleyelim.

Woodstock hikayesi…

Taner Öngür: Vietnam savaşı sırasında, tabi daha öncesinde Monterey Pop Festivali ismi altında, hippi jenerasyonu, savaş karşıtı, işte; druglarla ilgilenmeye başlayan gençlik kesiminin festivali var. Tabi onun tam bir içeriği yok. Woodstock festivali’de, o sıralarda Woodstock bölgesinde Bob Dylan veya benzeri popüler isimler oralarda yaşıyorlar, stüdyolar kuruyorlar… Bunun üzerine Michail Laing diye birinin aklına burada bir festival yapmak geliyor. Arazi arıyorlar. Buluyorlar. Tabi çok büyük bir şey olacağı önceden çıkıyor ortaya. Fakat Enternasyonal Sosyalist Gençlik Birliği ismindeki bir grubun başındaki Abbie Hoffman -ki bu birlik aşağı yukarı 10.000 kişilik üyesi olan savaş karşıtı bir grup, o telefon ediyor. “Bana 10.000 dolar vermezseniz bu festivali başınıza yıkarız” diyor. Bunlarda korkuyorlar. Hakkaten korkulacak bir isim. Gidip anlaşma yapıyorlar. Abbie Hoffman’ın bu parayı istemesinin sebebi, New York’taki evsizlere yardım etmek, siyasi mahkumlara yardım etmek, mahkemelerde kullanmak gibi şeyler… Sonrasında, tabi normalde giriş ücreti olan festivale, Abbie Hoffman ve ekibi festival daha başlamadan 2000 kişilik bir ekiple gidip festival alanına yerleşiyorlar. O zamanın teknik olanakları ile bildiriler yayınlıyorlar. “Bu halkın festivalidir, para ödemeyin, tel örgüleri yıkın” diyorlar. Michail Laing ve arkadaşları bakıyorlar para kazanamıyorlar, tabi satılan bilet satılmış… 350 bin kişi toplanıyor, daha ilk gün başlamadan. Sonra 500 bin kişi oluyor. Aklına bir fikir geliyor. Uyanık iş adamı… Warner Bros’u arıyor. “Gelin diyor burada belgesel çekin veya olay çıkmazsa belgesel çekersiniz, çıkarsa da dünya haber ajanslarına satarsınız” diyor. 100.000 dolar kapıyor. Warner Bros’ta o zamanlar genç bir yönetmen olan Martin Scorsese’yi gönderiyor. Böylece efsane Woodstock filmi oradan çıkıyor. Bir de Merry Pranksters diye bir grup var. Bunlar New Meksico tarafında Kızılderililerle birlikte yaşayan, LSD deneyimcileri, bir Hippi komünü. 100 kişi geliyorlar. Uçaktan indiklerinde gazeteciler soruyor “siz kimsiniz?” diye. Bunlarda “biz hippi polisiyiz.” diyorlar. Çünkü bunların niyetide, o sıralarda LSD legal -68’e kadar. Binlerce genç ilk defa LSD alacak. İlk defa deneyenlerin yanında kılavuz olması gerekiyor. Bunlar çadır kurup, (Mesela kimisi LSD alınca dakikalarca güneşe bakıyor. Bir takım psikolojik ya da biyolojik etkisiyle.) Bunlar hemen panzehirlerini buluyorlar falan. İşte speed up’lar, amfetaminler veriyorlar. Öyle bir görev edinmişler. Sonrada festival alanındaki çöpleri topluyorlar. (gülüyor) Yani woodstock’ın ruhu bu.

Michael Laing’in yapmaya çalıştığı şeye karşın halkın ki baskın çıkıyor. Aynı adam seneler sonra bir daha tekrar etmeye çalışıyor. Yanında da Fırat Kasapoğlu isminde bir Türk var. O da orada yetişiyor, festival organizatörü olarak. Daha sonraları Michael Laing seneler sonra Türkiye’de bir kadına aşık oluyor. Buraya yerleşiyor bir süre. Sonra yine gidiyor. İlk Rock’n Coke yapılmaya başlandığında, Pozitif firması (Rock’n Coke’u yapan Coca Cola’yla birlikte.) ona Fırat Kasapoğlu’nu tavsiye ediyor. Yönetici olarak tecrübesinden dolayı. Ve Rock’n Coke başlıyor. Yani Woodstock ruhunun para tarafı. Sonra bizde karşı olarak Barışarock’ı yaptık. Biz de öbür tarafı temsil ettik. Ve altı sene bu mücadele sürdü. Sonuçta 2008de onlar yapamadı. Biz para kullanmayan, sponsoru olmayan, tamamen herkese açık, yönetimide herkese açık, yönetim diye bir şey yok zaten… Tamamen gönüllülük üzerine, Türkiye’de tahayyül edilemeyecek demokratik bir ortam sağladık diyebilirim. Çok tartışma vardı. Çok tartışma olduğu kesin, ama olay yürüyordu.tamamen gönüllülük bazında, 6 sene sonra da dedik “artık burada durduralım.” Çünkü o festival, o kitlenin ihtiyacı olan netice sonucunda ortaya çıktı. Biz yapalım dedik diye olmadı. O gençlik, o dönemdeki 2003’teki 2006’daki, öyle bir şeye ihtiyaç vardı. O ihtiyaç bir şekilde dağıldı. Ve o yüzden bırakalım dedik. Şimdi bırakıyoruz bakalım ne çıkacak. Ama yeniden bir canlanma var ortada.

R. K. : Benim gözümde Rock’n Coke ve Barışarock yol açtılar. Rock’n Coke gibi ticari festivaller de çok arttı. Şuan da mesela Uni-rock yapılıyor.

DSC03450T. Ö. : Tabi tabi. Mesela Fanta Festivalleri var şimdi. Şebnem ferah falan… Rock festivali ama Migros’tan bilet alabiliyorsun. Bu da bir örnektir. Biraz hali vakti yerinde bir aile. Genç çocukları, kızları var mesela. “hanım bugün bizim çocukları bir festivale gönderelim, rock festivaline de, biraz özgürlük yaşasın.” “nerden alalım?” “Migros’a uğradığımızda bileti de alalım.” gibi bir saçmalık halinde…

R. K. : Tabi fanta müzik festivali tam olarak festival sayılmaz çünkü kamp yapılarak kalınmıyor. Ona daha çok konser demek daha doğru olur. Yine bunun gibi Rock’n Coke kendisini çok fazla festivalmiş gibi pazarlıyor ama çok insan katılmasına karşın temelde çoğunluğu konser gibi gidiyor. Kamp yapanların sayısı oldukça az. Bakıyorsunuz 40.000 kişi katılmış ancak kampçılar 5000 civarında…

T. Ö. : Paranın öncelik yaptığı, büyük şirketlerin tamamen promotion çalışması olarak sürdürdüğü bir şeyde. O ruh olmadıktan sonra 5000 değil 50.000 kişi de olsa bir netice olacağını sanmıyorum.

T. Ö. : Şimdi bizde her çeşit insan geliyordu. Mesela kuş gözlemcileri. Ne alakası var ama… Tamam güzel. Gençler gelmişler, diyorlarki; “biz okulda okurken bu bölgede staj yaptık. Biz buradaki bütün ağaç çeşitlerini biliyoruz. Hangi ağaca hangi kuş gelir biliyoruz. Her ağaca şunu yazacağız. “bu ağaca şu çeşit kuşlar gelir. Buranın gerçek sahipleri onlar. Buradan giderken burayı onlara uygun bir şekilde bırakalım.” Hakkatende yaptılar…

Bunun gibi çok daha fazla örnek var. İşte Fırtına Vadisi, Bergama köylüleri. Coca Cola şişeleme işçileri grevdeydi. İlk defa bir rock sahnesinde grevci işçiler sahneye çıktı. Rockçı gençler onlarla slogan attı. Böyle akla hayale gelmeyecek yüzlerce değişik şey yaşandı ve ben şaşkınlıkla izledim. Çok büyük keyif aldım. Bu ülkede böyle bir şeyin içinde olmaktan mutluyum. 50 senedir neredeyse hem müzik dünyasını, hem politikayı, hem insani ilişkileri takip ediyorum. Böyle bir noktaya varılması benim için çok önemli. Ha ne getirdi. Gözle görülmeyebilir belki ama çok gayret sarfedildi. Mesela birbiriyle itişmeli kakışmalı olan sol grupları biz bilerek yanyana koyuyorduk. “Niye biz onlarla yanyana?” dediklerinde.. Olsun bir çay içersiniz, birer sigara ikram edersiniz belki konuşursunuz bile diyorduk. Dalga geçiyorduk. (gülüyor.) Faydalı da oldu. Sonra başladılar iletişime. Ama tartışma olmadı mı?

Mesela feministler tiyatro festivali olmuştu içinde, 2008’de. Tiyatro festivalini bastılar. Sebep? Organize eden adam tacizciymiş, öyle iddia ediyorlar. Ama tiyatro festivaline katılan 30 tane grup toplasan 250 kişi var, yarısından fazlası kadın. Onların bir derdi yok. Onların var. Bende onlarla tartıştım. İşte metalciler savaş karşıtı elektronik müzikçileri bastılar. Gittik onları ayırdık. Barıştırdık.

R. K. : O olayda çok anlatılıyor. Ben bir kaç gün evvel elektronik müzik festivaline katıldım. Orada konuşanlar, Barışarock’ta “bizi sevmiyorlar orada” diyorlar. “Bir arkadaşımızın piercing’ini kopardılar!” diyorlar.

T. Ö. : Yani herkes birbirine bir şey yapıyor ama en azından aynı alandaydık. Bu çok önemliydi Hiçbir zaman bir araya gelmeyecek gruplar biraradaydı. Aynı alanda dolaşıyordu. Biz de elimizden gelen hertürlü üçkağıdı yapıp, onları karşılaştırıp tanıştırmaya çalışıyorduk.

R. K : Taner Öngür için rock müzik festivalleri ile muhalefet yapmak ne anlama geliyor?

T. Ö. : Aslında en kısa kelimesiyle Ragıp İncesağır’ın isim babası olduğu “eylemce.” Yani eylemin asık suratlı ve gereksiz bağırışları yerine eğlenerek, birşeyler üzerinde düşünmek ya da sesi duyurmak… Tabi eylem biçimleri üzerine de kafa patlatıyorum, yalnızca ben değil dünyada da bir çok insan… İşte gerilla marketing diye bir şey var… Barışarock’ta da küçük stickerlar yaptık. Otobüs durakları, vitrinler bilmem ne, heryerde…

Bugün artık, bugünkü yaşam biçiminde iletişim olanakları arttıkça, medya ve internet kanalları çoğaldıkça birşeyleri duyurmak daha da zorlaşıyor çünkü çoğaldıkça onlar kendi cemaatlerine yöneliyorlar ve kapalı kutulara dönüşüyorlar. Bazı bilgileri toplumun geneline duyurmak gittikçe zorlaşıyor. O yüzden ilginç fikirlerle ya da medya jargonuyla şöyle diyelim “haber değeri taşıyan” şeyler yapabilmek… Haberlere gedik açmak gerekiyor. Mesela Küresel Eylem Grubu’yla bir eylem yaptık. 10 genç kız, 10 erkek delikanlı, yüzleri bir makyaj ustası tarafından makyaj yapıldı. İşte mutasyona uğramış, radyasyon neticesinde yarı ölü bir hale dönüşmüş kefen gibi şeyler giymiş ve boyunlarında “nükleere güvenmiştik” yazıyor. İstiklal caddesinde sessiz bir şekilde elele bir aşağı bir yukarı yürüdüler. Ne polis bir şey diyebildi… Çünkü kimse bağırmıyor, çağırmıyor. İnsanlar dehşet içinde bakıyorlardı. Ve basında da yer aldı. İşte Greenpeace’in de öncülük ettiği eylem biçimleri falan. Şimdi birşeyi duyurmak için bu tip yollar aramak gerekiyor. Ve bu konuda son yıllardaki küreselleşme karşıtı eylemler laboratuar gibi çalışıyor. Bu arada soruyu kaçırdım.

R. K. : Rock müzik festivalleriyle muhalefet yapmak ne anlama … :))

T. Ö. : İşte bugünün rock müzik festivalleri ve muhalefeti bu tarz bir şey. Yani heavy metal hayranlarının böyle tipik en son İstanbul’da yapılan yarı dini seremoni gibi yaptıkları ve hiçbirşey anlatmayan, hiçbirşey getirmeyen, sadece toplumdaki baskıya normal kendi semtlerinde saçını uzatamayan, tişörtlerini giyemeyen insanların, stadyumda bir günlük bir dini seremoniye katılması ama hayatla ilgili en ufak bir mesajı olmayan bir yapı var, -bir tarafta. Öbür tarafta da sadece rock müziğin değişik alanlara açıldığı bölgelerde, işte etnik arayışlar bilmem neler bu tip şeylerde de bir bölüm var. O bizim festivallere daha yatkın. Çünkü hayat hakkında düşünebilen yaşam biçiminin değişmesi üzerine kaygı duyan insanlar oluyor. Yani metal ve hard rock takımı öyle değil. Orada vayy babalar falan!! :)) diye takılıyor. Bu başka bir şey. Çok şükür ki bu tarafta baya gelişti. Bunlar işte rock müzik ile muhalefet kavramının içini doldurabilen bir bölüm diyebilirim.

R. K. : Ani-fest’le birlikte, Barışarock sürecinde eleştirdiğiniz konu daha farklıyken, şimdi daha çok ekoloji-sürdürülebilirlik konularına eğilmiş gibi duruyorsunuz? Bu gündemle ilgili mi yoksa genel bir değişim mi oldu?

T. Ö. : Şöyle söyleyeyim. 2008’di en son Barışarock. Onun son yıllarında Darbelere Karşı 70 Milyon, Genç Siviller falan daha ağır basmaya başladı. Onlara da saygı duyuyorum ama belli bir alanla da ilişkileri olduğunu biliyorum. İşte Zaman gazetesi, Fethullah Gülen cemaati gibi. O insanların bu tip konulara ilgi duymasına karşı değilim. Bu güzel birşey ama hafif kokular alıyorum. Yani manipulasyon gibi… Barışarock ekibinin bir kısmı onlarla işbirliği halinde eylemlerini sürdürdüler. Ben oralara katılmadım. Yani katılmadım derken bilinçli karşı durdum değil, söyledikleri bir çok şeye katılıyor olabilirdim ama ben resme biraz daha yukardan bakmaya çalıştım. Enerji politikaları çok büyük rol oynuyor, toplumların politik hayatlarında, kültür manipulasyonunda, medyanın kullanımında falan. O yüzden ben esas sorunun enerji politikları olduğunu düşünüyorum. Ve esas eylem biçiminin de ilk meşrutiyet, 1908 gibi… Ya da geçmişle uğraşmak yerine geleceğe dönük bir yolu seçtim açıkçası… Ve enerjimi buraya sarfediyorum. O yüzden enerji politikaları çok önemli. Bugün kullandığımız enerji; kömür-petrol-doğalgaz… Hepsi günah dolu şeyler. Buna yönelik alternatif çözümler üretmek; bağırıp çağırmak, ona buna karşı çıkmak yerine, çözümleri önererek bir yol seçmeye çalışıyorum ve ekolojinin esasında çok sessiz, sessiz ama çok etkili bir tavır olduğunu görüyorum artık. Ve orada yer alıyorum.

R. K. : Nükleer ihalesi meclisten de takır takır geçiyor. Meclistekilere ve halka ne dersiniz?

T. Ö. : 1992 den beri Türkiye’deki anti-nükleer kampanyalarda hep bulundum. Neredeyse hiç birini kaçırmadım. 1993’de Türkçe rock nükleer santral karşıtı eylem (ilk rock festivali denebilecek) Ortaköy’de 1 gün, Ankara’da 4 gün… 1999’da Esenyurt’ta bir festival yaptık. 2000’de bir festival yaptık. İhale iptal edildi. Ecevit açıklama yaptı.

Daha önceki yıllarda konsorsiyumlar vardı. Kanadalı firmalar, Amerikalılar, Japonlar, şimdi onlar yok. Çünkü son 20 yıldır Avrupa’da nükleer santral yapılmıyor. Sektör dağılmış durumda. Teknik eleman yok. Kimisi ölmüş, kimisi…

Fransa, Finlandiya’da yapmak istiyor. Biliyorsunuzdur hikayeyi. Ama izin verilmiyor. Tahkim kuruluna Finlandiya hükümetini dolandırmaya çalışılıyor. O yüzden o tip büyük firmaların gelip Türkiye’de medyaya-müsteşarlara rüşvet dağıtıp, öyle bir faaliyet yapacaklarını sanmıyorum. Daha önce olmuştu bu. 2000’de ihale iptal edildiğinde konsorsiyum dağıttığı tanıtım paralarını geri istemişti, 35 milyon dolar. Bende söylemiştim rüşveti geri isteyecekler diye. Şimdi Kore ve Rusya var. Onlarda en kötü teknoloji. Rüşvet dağıtacak halleri yok. O yüzden, ben hani meclisten geçse bile anlaşmalar yapılsa bile, inşaat zaten 8-10 yıl sürüyor. Yani bu işin gerçekleşeceğine inanmıyorum. Mesela güneş enerjisi, yenilenebilir enerji için kararname bekleniyor ya, 500’e yakın güneş enerjsi firma yatırım yapmış, kararnameyi bekliyor. Teşvik yasası… Almanyada 49 euro-cent veriyorlar bireysel enerji üretene, kilowatt saatine. Normalde 5-7 euro-cent. Türkiyede 25 isteniyor Ali Babacan onu bile engelliyor. O bekleniyor. O çıkmak zorunda. O çıktığı zaman bir furyaya dönüşecek. Hızla yaygınlaşacak. Mesela Mersin’de karayollarının lojman ve bölgesi tamamen güneş enerjisiyle aydınlatılıyor. Bu bir tek mühendislik bürosunun yaptığı şey… Su pompalama, tarımda kullanma gittikçe yaygınlaşıyor. İnsanlara çok akla yakın geliyor. Ee öyle çünkü. Çok olumlu ve ucuz bir enerji esasında, güneş enerjisi

R. K. : Meclisten geçmesi halktan geçmesi anlamına gelmiyor diyorsunuz.

T. Ö. : Mümkün değil. Zamandan da geçemeyecek. Yani onu demek istiyorum. İnşaata yarın başlasalar 10 sene sürecek. Önümüzdeki iki yılda güneş, rüzgar, hidrojen yakıtı öylesine yaygınlaşacak ki saçma bir hale gelecek. Hatta yapılan yatırıma harcanan paradan vazgeçmek bile ucuz bir çözüm haline gelecek. Yani yatırım açısından da akıl karı değil. O yüzden bence mümkün değil yapamazlar diye düşünüyorum.

R. K. : Anladım. İyiymiş. Beni de umutlandırdınız.

T. Ö. : Umutluyum o konuda. Çünkü gerçeklere bakınca… Bunlar hani şey olarak bakıyor. İran yapıyor, İsrail’de var, yani silah yapmak için düşünüyorlar. Ha belki silah açısından gizli destekler gelirse o başka bir şey. O zaman becerebilirler.

R. K. : Silah açısından da sanki santralle Türkiye’nin hiç işi yokmuş gibi, yalnızca Rusların elinde olan, onların toprakları olan bir yapıdan bahsediliyor

T. Ö. : Mümkün değil, o da mümkün değil. Umarım böyle olur. Böyle umuyorum.

R. K. : Kimileri de müziğin politikaya alet edildiği gibi eleştirilerde bulunuyor. Bu durum Barışarock’ta vardı. Henüz Ani-fest’te yok ama söylenebilir. Siz bu konuda ne dersiniz?

T. Ö. : Bu şeye benzedi. Dinin politikaya alete dilmesi gibi. Hiç alakası yok. Müzik politikaya alet edilmez. Müzik ne yapabilir ki politik olarak? Müzikle dünya değişmez. Ama müzikle birşeylerin değişmesi için bir hareket başlayabilir. Bir coşku. Müziğin bir ritmi var. Duygusu var, ruhu var. En azından politik hareketlere ruh katabilir, bir swing katabilir. Yoksa müzik tek başına politik açıdan beceremez yani kimse yapamadı bunu. Mümkün değil. Ama biraraya getirebilir.

R. K. : Peki rock müziğe özgü olarak isyanın müziği dediğimiz zaman…

T. Ö. : Tam olarak öyle değil. O da abartılmış bir klişe. Mesela John Lennon’ın “Revolution” diye şarkısı var. 60’ların sonuna doğru. 68 kuşağı özellikle Türkiye’de ingilizce bilmeyenler bunu yanlış yorumluyorlar. Devrim şarkısı diye. Halbuki şarkının sözleri “eğer Mao’nun posterlerini taşıyacaksan, Eğer yıkımdan bahsediyorsan beni dışında tut” diyor. Şarkının sözleri aynen böyle. “Bence en doğru şey, önce kendi benliğini özgürleştir”diyor. Rock müziğin içinde isyan dışında, mistik bir alan vardır. Rock müzik çok geniş bir alan. Beatles’ın içinde bile farklı bakışaçıları vardır -ki Beatles örnek olarak veriyorum. Mesela George Harrison’ın Hint felsefesi mistik şeylerle ilgisi vardı ve o, tamamen öyle yaşadı. Bunda da çok dürüsttü mesela. Bir şarkısı var. “you are my love” diye.. Tamamen Aşık Veysel’in “sen varsın orada” şiiriyle karşılaştır. Tanrıdan bahseden, “herneye bakarsam sen varsın” gibi. “No matter what you is” ne olduğun önemli değil. “Buda, Lord, Vişnu falan ama sen benim aşkımsın.” Allah sevgisi diye bilinen bir kavram var. Bizim tasavvufta da var. Aşık Veysel’de de var. Onda da var. Ama bir yandan da John Lennon, hem “revolution” şarkısındaki gibi sokakta yürüyen devrimcilere şiddete başvurmayın gibi bir mesaj verirken, bir taraftan da “Working class hero” diye bir şarkısı var. Yani çeşitli bakışaçılarını birarada barındıran birşey. Ama ne yazıkki Türkiye’de uzun saç, deri pantolon, siyah çizme, motorsiklet gibi resimler halinde, klişe ve genelde yüzeysel olarak algılanıyor. İkinci yüzeysellikte bana göre “rock müzik, isyanın müziğidir.” Tam olarak öyle değil. İsyan da var içinde. Derin düşünce de var. Bunların hepsi birbirinden farklı değil. Birbiriyle bağdaşabilir. Ama yine Türkiye’nin hastalığı 70lerden kalan bir şey. Eğer sen solcuysan, devrimciysen; derin düşünce, mistik kavramlar, tasavvuf gibi şeylere giremezsin. Neden olmasın? Cem Karaca bunun en güzel örneği. “Bektaşiyim” dedi. Bektaşi gibi öldü. Çok iyi biliyordu o kültürü. Sosyalist literatürü de gayet iyi biliyordu. İkisini çok iyi kendi benliğinde, çelişkileriyle birlikte barındırarak yaşadı. Herkes mükemmel insan bekliyor. Solcuysa mükemmel bir solcu resmi görmek isteniyor. Ama o insanın kendi çelişkileri var. Hani birey kavramı geri plana atılıyor. Halbuki birey çok önemli. Her birey ayrı ayrı kombinasyonlar yapabilir. Bence rock müziğin geniş yelpazesi buna en iyi saygı duyabilen müzik anlayışı. Sadece isyan değil. İsyanda var. En derin düşüncede var. Coşkuda var. Aşkda var. Hüznün en karanlığı da var. En karanlık heavy metalle, en karanlık şeylerde var. Şiddette var. İnsanda ne varsa, onda da var. Bence insanın müziğidir yani. Çağdaş insanın…

R. K. : Peki soruyu şöyle değiştireyim, festival olarak yaşandığı vakit yani rock müzik festivali dersek, müzik değil de, oradaki insanların bir arada bulunmasında asi bir tavır görür müyüz?

T. Ö. : Temelde bir gençlik kültürüdür. Mesela Barışarock’ta bazı gençler, abazalar diye pankart takıyorlardı. Kız tavlamaya gelenler… Normal… O yaştaki insanlar için bu olağan bir şey. Kızlarda benzer şekilde düşünüyorlar. İlk cinsel deneyimini yaşayan 17 yaşındaki çocuklar var. Herşey var. Gençlik kültürü, gençlerin yönelimleri neyse, onlar yaşanabiliyor. Tabi gençlik diyince coşku, “coşku çok önemli bir kavram, Rock festivallerinde.” Zaten coşku içinde geliniyor. O coşku da müzik olarak veriliyor. Sınırlar zorlanıyor. İşte zıplanıyor. Pogolar yapılıyor. Sakin olmak isteyenler gidiyor daha sakin bir yerde takılıyor. Yani en önemli özelliği bence pek kimsenin kimseye karışmaması. Kalabalığın içinde, kendini birey olarak özgür olarak hissedebilme olanağı. Bu normal toplumsal-kamusal alanda pek yok. Ama rock festivallerinde var. Bence pek söylenmeyen gerçek gizli özelliği bu.

R. K. : Esas devrimci özelliği de aslında belki de bu.

T. Ö. : Tabiki tabiki…R. K. : Yoksa slogan atmayla arasındaki…

T. Ö. : O işin fotoğrafı. Oysa arkasında yaşananlar çok daha güzel esasında… Esas anlamı olan şeyler onlar.

R. K. : Çok teşekkür ederim. Çok güzel bir sohbetti.

T. Ö. : Ben teşekkür ederim.

Taner Öngür’le oldukça uzun muhabbettimizden bir kısım yukarıdaki gibi. Geriye kalanların bir kısmını ise şu şekilde özetleyebilirim.

Öngür ekoloji düüncesine uzun yıllardır yakın olsada özellikle son 6 aydır sürdürülebilir enerji icatlarına kafayı takmış olduğunu söylüyor. Sohbetin geniş bir kısmını yurtdışında düzenlenen yeşil festivallere, bisikletleriyle konserlerin tüm enerjisini sağlayan rock the bike isimli gruplara, güneş panellerine, rüzgar güllerine ve bunlardan oluşturulan değişik mekanizmalara ayırıyor. Kendisinin ses sistemini, amfisini bu şekilde çalıştırdığını, bundan sonraki konserlerine bu şekilde çıkacağını söylüyor. Hatta Ani-fest’e yetiştirmek istediğini ancak yetiştiremediğini söylüyor. Elektriksiz çamaşır makineleri, do it yourself, kendin yap aletlerine önem verdiğini söylüyor. Gençlerin laptop enerjisini, 100 liralık bir güneş paneli alıp şarj edebileceklerini söylüyor. Elektrikli arabalar, ışık kaynakları, dinamolar…. örnekleri bitmiyor. :))

Anti kapitalist olmanın, kapitalizm içinde yaratıcı fikirlerle de aşılabileceğini, hidrofil diye bir aygıtı 4 gencin icat ettiğini, icat eden gençlerin tanıtımı şöyle yaptıklarını söylüyor. “Bp, Shell Mobil hidrojen yakıt istasyonları kurmayı düşünüyorlardı. Biz bu oyunu bozduk!”

Öngür; “bu kadar basit artık bu işler.” diyor. Onların oyununu, müşteri portföyünü yavaş yavaş ele geçirmek gerektiğini, bunların şimdilik ilk örnekler olarak karşımıza çıksada zamanla büyük şirketlerin bu şekilde yıkılacağını öne sürüyor.

Son olarak 16-17-18 Temmuz tarihlerinde İzmir’de 4. kez düzenlenecek Rock-A Festivalini haber verelim. Oradan bildirmek üzere…

Muhabbetle…

Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on LinkedIn0Email this to someonePrint this page