“Tembellik hakkı”na yönelik Antropolojik Notlar

  • Boş zamanlarınızda naparsınız?tem
  • Kitap okurum, müzik dinler, konsere giderim, seyahat ederim, spor yaparım, sinema-tiyatroya giderim.

Şair Paul Valery’nin “yeni bir vahşet çağı” dediği modern çağda, insanlar asosyal görünmemeleri gerektiğinden; genellikle ezberden, kendilerine ilkokulda öğretilmiş olan, bu klasik yanıtları verirler. Oysa gerçekte, çoğunlukla, anca “dinlenmek”tedirler. Sosyal güvencelerin her geçen gün azaldığı, işsizler ordusunun arttığı, bu sebeple de çalışanların sahip oldukları işi öpüp başlarına koymaları gerektiğinden, maaşlarının artmamasına, hatta son krizlerle birlikte düşmesine bile göz yummaya ve daha fazla mesaiyi kabul etmeye zorlanmakta, sonuç olarak mecburen kabul etmektedirler. Haftanın yedi gününden altısında çalışmak zorunda kalan insanların hakkını savunacak hiçbir düşünce biçimi ya da ideoloji yok görünmektedir. Çünkü her düşünce devlet ve sermayenin çıkarına, kalkınmaya, göööya “gelecek nesillere bir gül bırakmak” için vardır. Kutsal Kalkınma söylencesine göre; Biz yavaş yavaş öleceğiz ama torunlarımız gün yüzü görecekmişmişmişmişşşş…

Çalışma veya üretmenin kutsallık derecesinde yüceltildiği modern toplum, Mısır piramitlerini inşa eden kölelere acımaktadır, “yazzzııkk yaa” demektedir. Kendi zavallı konumunu ise görmezden gelmeyi tercih etmektedir. Oysa emin olunmalıdır ki Mısır piramitlerinde çalışan işçiler öğle tatillerinde geyik yapıyor, geceleri ise dinlenip ateşi seyrediyorlardı. Onlara sorulsa firavun onlardan razı olsundu. Peki bunca hayatlarını harcamalarıyla ellerine ne geçiyordu? Görkemli piramitler işte… Tıpkı bizim görkemli devletimiz, gökdelenlerimiz veya Ay’a gidip bomboş olduğunu yaşayarak öğrenmemiz gibi… Biz onlara tarihsel konjunktürde köle deriz, oysa onlara göre onlar köle değildi. Bizim kendimize işçi demekten anladığımız, nasıl kölelikten başka bişeymiş gibiyse, onlarda da durum aynen böyleydi.

Eh tabi başta dedikya kitap okuduğunu söyleyen zamane “insan karikatürü” elbette okuyamamaktadır. Okuyabilseydi zaten, kendisine anlatılan masallara nazaran, insanın 1,5 milyon yıldır yeryüzünde yaşadığını, 300.000 yıldır insanın aynı insan olduğunu, gerek biyolojik yönden gerek zihinsel aktiviteler yönünden birbirlerinden hiç bir farkı olmadığını, bu anlamda antik Yunan, Kızılderili, Mısır’lı, Modern, Afrika’lı ya da Aborijin’in hep aynı insan olduğunu bilirdi. Son iki bin yılda oluşturulan devlet mekanizmasının insana getirdiklerinin, götürdüklerinden daha fazla olduğunu, ve devletin böyle olmak üzere tasarlanmış olduğunu, kendi hukuk sistemiyle bu tasarıyı meşru kıldığını bilirdi. Dünyada hiçbir zaman din ve etnisite savaşları yapılmadığını, bu savaşların sadece sermaye amaçlı olduğunu ama dinin ve etnisitenin bu duruma alet edildiğinden de haberdar olurdu. Pek tabi günümüzde de devam eden ve “demokrasi götürmek” adına ya da “teröristlere karşı” olan savaşların da bundan bir farkı yoktur.

Teknoloji, kentleşme, yazı gibi kendimizi diğer uygarlıklardan yüksek görmemizi sağlayan olguların ise esasında sağ gösterip sol vurduğunu, insanoğluna yararı olabilecekken, yararlı yanlarının törpülenip, ehlileştirmek üzere dönüştürüldüğünü de kavrardı.

Herhangi bir biçimde insanın, insandan hem tarihsel hem uzamsal anlamda ötekileştirilmesi insanın insana en büyük zararıdır. Uygarlığın tam karşısında duran da budur. Eğer bir uygarlık varsa bu insanın birlik-kardeşlik mesajıdır. Bu anlamda, 1969 yılındaki en büyük olay insanın Ay’a ayak basıp, bir “hiç” gerçekeştirmesine nazaran, 1 milyon insanın soyunup, barış mesajı verdiği Woodstock Festivali’dir.

Bunca açıklamayı, vereceğim şu basit örneğin anlam kazanabilmesi için yaptım. Dünyanın enkung1 güç yaşam şartlarına sahip, Afrika’nın Kalahari çölünde yaşayan !Kung’lardan bahsedeceğim. Bu ilginç topluluk, bırakalım endüstri devrimini, tarım devrimini dahi gerçekleştirmemiş, zaten ekolojik şartları buna izin vermeyen, avcı-toplayıcılıkla yaşamlarını idare etmektedir. Bu toplulukta araştırma yapan antropolog Richard Lee, yaşam standartlarının -en azından gerekli besin ve kalorilerin tedariki açısından-, orta sınf bir ABD vatandaşından geri olmadığını, üstelik günde 3-4 saat çalışarak bu standartları elde etmeleri bakımından, geçim dışı faaliyetlere ve boş zamana ABD vatandaşlarından daha fazla sahip olduklarını saptamaktadır. Eğer toprakları azıcık verimli olsaydı, yaşamlarına tarım-bahçecilik ve az biraz, mesela kümes ya da küçükbaş hayvancılığı ekleyebilselerdi, bu eşitlikçi-komünal toplumun, ne kadar yüksek standartlara çıkacağını azıcık hayal edebiliriz. Bizlerin “kıçlarında don yok!” diye güldüğümüz !Kunglar ise kendilerine “yüce insan” demekte, kendilerinden olmayanları insandan saymamaktadır. İnsanın kendisini -öteki”nden hep üstün görmeye meyilli olduğunu bilerek tekrar karşılaştırma yapmalı. Acaba kim kimden daha komik durumda!

Ya da, Bertolt Brecht’in söylediği gibi;

Büyük şehirler kuruldu,… makinalar icat edildi, … fabrikalar türedi, … kafa yorarak birsürükung keşifler yapıldı. … Ama ekmek satılmadı eskisinden ucuza. … Tersine günden güne arttı şehirlerde yoksulluk… Peki insan insana yardımcı değil mi? Ne gezer…

İnsanoğlunun kültürel yaşamları sanki spontan biçimde ilerliyormuş gibi bir hava estirilir. Gündem sanki her gün yeni bir gelişme oluyormuş ve kendiliğindenmişmişmiş… Oysa aydınlanma döneminden beri açık açık bilinir ki kültürler inşa edilirler. Bu inşa edilme sürecinde çalışmanın anlamı sürekli değişmekte ve her geçen gün daha önemli ve başat bir olguya dönüştürülmektedir. Bu dönüşümde din, ahlak, ve masalların etkisi ise çarpıcıdır..

Şimdi birde tembellik ve boş zamanın anlamını tersine çevirelim de bu durum hepten kaydadeğer bir hale dönüşsün… Nedir boş zaman?

Yunanca boş zaman, schȏle demekti. Günümüz İngilizce’sindeki school, yani Türkçe’deki okul. Buradan kavrayışın 2000 yılda nasıl da tersine döndüğünü anlayabiliriz. Günümüzde sosyal faaliyetler olarak tanımladığımız ve “okul-iş-çalışma”dan ayrılan zaman, Yunan’da okulun ta kendisiydi. Bu zaman (schȏle), hayatın amacını (telos) oluşturmakta, hem Aristo ve hem de Platon’da ortak olarak, tembellikle doldurulmayıp, edebiyat, müzik, resim yapmak gibi faaliyetlerle harcanmalı denmekteydi -ki bu faaliyetler uygarlığın da temeliydi. Yani günümüzde boş zaman denen ve işe yaramaz olarak ele alınan durum özgür Yunan’da hayatın anlamıydı.

Peki bizler için de öyle değil midir?

Dahası da var… Yazının geldiği konum en başta “boş zaman” sorusuna verilen yanıtlara benzemektedir. Müzik dinlemek, sinemaya-tiyatroya gitmek, seyahat etmek gibi… Ancak biraz açınca hiç te o kadar aynı olmadığı da ortaya çıkar. Platon ve Aristo edilgen anlamda müzik dinlemeyi ya da edebiyat derken kitap okumayı kastetmemektedirler.. Onlara göre müzik dinlenmez, müzik yapılır. Edebiyat okunmaz, edebiyat yapılır. Bu şu demektir. İnsan, boş zamanını enstrüman çalarak, yazarak ya da örneğin resim yaparak geçirmelidir… Ohoooo demek ki Platon ve Aristo günümüz modern insanın içler acısı halini görse ………

Haftada 6 gün, günde 10 saat çalışan, 2 saati iş-ev arası yollarda geçen, banyoydu-tuvaletti…

Örneğin bankada çalışan bir insanın aynı zamanda bir enstrüman çalabilmesinden mi bahsediyoruz? Bir enstrüman çalabilmek için, yeterli müzik donanımına sahip olması iyi bir dinleyici olması, bu yönde bir eğitim alması ve oldukça uzun pratikler yapması gerekmektedir. Dahası da var… Modern zihinlerimiz bizi yanıltmasın. Bu filozoflar hem bankacı olup hem de enstrüman çalmaktan bahsetmemektedir. Yani bir enstrüman çalmak başarıldı diye resim yapmaya gerek kalmadığı anlaşılmasın. Çünkü hem enstrüman çalabilmeli, hem resim yapabilmeli, hem yazabilmeli ….

Tembellik hakkına yönelik antropolojik notlar şimdilik bu kadar….

Muhabbetle…

Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on LinkedIn0Email this to someonePrint this page