HES'lere Karşı Mücadele

Bizim kuşağın çoğu üyesi ekoloji meselesiyle ilgilenmeye seksenli yıllarda Çernobil felaketiyle başladı. Özal döneminin Gökova’yla hatırlanan termik santral atağı da aşağı yukarı aynı döneme denk geliyor. O günlerde henüz küresel ısınmadan haberdar değildik, ama çevre kirliliğine ve halk sağlığı sorunlarına neden olan, ormanlara ve doğal alanlara zarar veren kömürlü termik santrallara karşı çıkıyorduk. Çernobil ise çok tazeydi. Böylece termik santrallara ve nükleer enerjiye karşı mücadele, Akkuyu ve Gökova (bir de Yatağan) gibi iki-üç yerle özdeşleşerek hayatımızın merkezine oturdu.

Hidroelektrik santrallar ise (HES’ler) o zamanlar sadece “barajlar” olarak biliniyordu. O günlerde barajsız HES yok muydu, aslında tam olarak bilmiyorum. Ama HES deyince aklımıza Keban, Karakaya, Atatürk gibi dev barajlar geliyordu. Büyük topraklar su altında kaldığı için ve sebep olduğu sosyal sorunlar nedeniyle (göç gibi) bu barajlara da karşıydık. Zaten HES’lerin geçmişi 1882’de Amerika’da yapılan ilk santrala dayanıyor ve HES’lere karşı ilk büyük doğa koruma mücadeleleri yirminci yüzyılın başlarında ABD’de yapılmıştır. Hetch Hetchy gibi büyük mücadeleler çevre hareketinin erken dönemlerini simgeliyor. Oysa GAP projesinin en hızlı zamanları olan o yıllarda barajlara karşı mücadelenin Türkiye’deki çevre hareketinin merkezinde yer aldığı söylenemezdi.

Barajlara karşı ilk büyük mücadeleler Ilısu, Munzur ve Çoruh gibi projelere karşı doksanlı yıllarda başladı. Ama bu dönemde de gündemde küçük (ve genellikle barajsız) HES’ler yoktu. Hatta barajsız HES’lerin bir tür temiz, yenilenebilir enerji seçeneği olduğu söyleniyordu. Doğrusu ya, o yıllarda barajsız HES denince benim aklıma da Kaçkar dağlarındaki köylerde gördüğüm, suyla çalışan un değirmenleri gibi bir şey geliyordu. Akarsuyun akışına yerleştirilmiş bir tür jeneratör yani… Su değirmeni döndürür ve elektrik elde edilir. Ekosisteme bir zararı olmaz, kimseyi de rahatsız etmez…

Bu tür bir şey teknik olarak mümkün olabilir belki, ama ekonomik olarak akılcı değildi elbette… Birilerinin kâr elde edebilmesi için o küçük derelerin normal akışı elbette yetmeyecekti. Küçük dereler ya birleştirilecek, ya da suları barajlar yerine tünellerde toplanacak ve doğal kinetik enerjisi yetmediği için yapay yollarla götürüldüğü yüksek bir kottan aşağıya düşürülecekti. Bütün bunlar yapılırken de ağaçlar kesilecek, taş ocakları açılacak, ormanlar ve vadiler tahrip edilecekti. Ben bu tür bir örneği ilk kez 2004’te barajlara karşı vadiyi savunmak için gittiğimiz bir Munzur şenliğinde gördüm. Munzur için planlanan sekiz HES’ten biri olan Mercan hidroeletrik santralı böyle bir örnekti ve daha o günlerde yapımı tamamlanmak üzereydi.

İnsan görünce daha iyi anlıyor. Doğanın bütün canlılığıyla ayakta olduğu Mercan vadisinden akması gereken Mercan suyu kaynağına yakın bir yerde, vadinin oldukça yukarılarında önce küçük bir havuzda toplanıyor, sonra vadide akması engellenip beton tünellerle yatay olarak birkaç kilometre götürülüyor ve bir uçurumdan aşağı düşürülüp kinetik enerjisi arttırılırak aşağıdaki santralda elektrik üretilmesi sağlanıyordu. Üretilen enerjinin bedeli Mercan vadisinin susuz kalması, vadideki yeşil örtünün kuruması, suya inen yabani hayvanların içecek su bulamayıp göç etmek zorunda kalması, belki de ölmesi olacaktı.

Bugün Karadeniz’in yemyeşil vadilerinde binlercesi yapılmak istenen ve şirketlerin sadece Karadeniz’e değil, nerede akan bir su buldularsa oraya yönelmelerini sağlayan bu “küçük HES teknolojisi” işte böyle bir şeydi. Doğanın belli bir noktasına yönelik büyük bir müdahale yerine, binlerce küçük noktaya yönelik daha küçük müdahaleler. Sonuç, çok daha yaygın bir doğa katliamı…

HES’lere karşı başlayan mücadele bu nedenle son derece önemli. Bize doğaya yönelik müdahalenin sınırlarının masa başında çizilemeyeceğini, her durumda doğanın içinden, ekolojist bir gözlükle bakmamız gerektiğini bir kez daha gösteriyor. Ama aynı zamanda politik bir gözlükle de…

***

HES’lere hem enerji politikaları bağlamında yaklaşmalıyız, hem de enerji politikalarının tamamen dışında kalıp bir doğa koruma mücadelesi olarak bakmalıyız. Olması gereken bakış açısını üç başlıkta özetleyebileceğimizi düşünüyorum:

– Enerji politikalarının bugünkü özeti olan “olası her kaynaktan maksimum faydalanma” prensibinin, bütün yıkıcı enerji biçimlerine eşit oranda yatırım yapmak anlamına geldiği ortaya çıkmış durumda. Hükümet Ilısu ve Munzur gibi büyük doğa ve tarih katliamlarını ve vadileri kurutan küçük HES projelerini bir de üstelik “yenilenebilir enerji” sepetinin içine koyuyor. Böylece bir taraftan kömüre ve nükleere hız verirken, bir yandan da yenilenebilir gibi gösterdiği HES’ler ve barajlar için akarsulara saldırının önünü açıyor. Bu nedenle HES’lerle mücadelenin aşırı üretim, tüketim ve kalkınma anlayışının bugünkü en yıkıcı unsuru olan enerji politikalarından ayrılması mümkün değil.

– Öte yandan HES’lere karşı tek tek verilen mücadelelerin enerji politikalarına dair çalışmaların içinde yürütülmesi gerekmiyor. Kendi vadisini ya da köyünü kurtarmak için mücadele eden insanların Türkiye’nin enerji politikasıyla uğraşması da gerekmiyor, alternatifler üretmesi de… Bu nedenle bu mücadeleyi en saf anlamıyla bir doğa koruma mücadelesi olarak görmek çok daha doğru ve akılcı. Akarsularına karşı başlatılan saldırılara karşı direnen insanlar bunu doğalarını, geçim kaynaklarını, tarihlerini, geleneklerini ve yaşadıkları toprağı korumak için yapıyorlar. En son Yuvarlakçay’da halkın kazandığı başarı yerel bir doğa koruma mücadelesinin ne kadar yüksek şansa sahip olduğunun bir örneği.

– Son olarak HES’lere karşı mücadelenin insanların yaşadıkları ya da kendilerini ait hissettikleri yerlerle ilgili söz söyleme haklarıyla ilgili olduğunu unutmamak gerekiyor. Tıpkı senelerdir Akkuyu halkının nükleere hayır demesi gibi, bu insanlar da köylerine ve vadilerine kendilerine sormadan gelen şirketlere ve onlara izin veren ya da yol gösteren bürokratlara ve politikacılara hesap soruyorlar. Bu yörelerde yaşayan insanlar şireketlerin ve devletin baskıcı, ikiyüzlü ve paradan başka bir şey düşünmeyen yüzüyle bir de böyle karşılaşıyorlar. Bu nedenle HES mücadelesi zaten bir doğrudan demokrasi mücadelesi. Yani insanların yaşadıkları yerlerle, kendi kaderleriyle ve gelecekleriyle ilgili söz söyleme haklarına dair bir mücadele.

HES’lere karşı mücadeleyi, birbiriyle kısmen çelişir gibi görünse de, bu üç bakış açısını harmanlayarak büyütmenin mümkün olduğu kanısındayım. Ancak politik yanı iyi tanımlanmış ve yerel niteliği ön planda tutulan bir doğa koruma mücadelesi olarak sürdürüldüğü takdirde genişleyebilecek ve başarı kazanabilecek bir hareket bu. Yarın, 25 Nisan’da, Kadıköy’de bir kez daha bütün bu mücadeleler birbiriyle buluşacak.

Ayrı ayrı ya da beraber olabilir, ama aynı yönde yürümeye devam etmemiz gerekiyor.