Nijer’de Ordu Yönetime El Koydu.

Başlık çok tanıdık; yani ordunun yönetime el koyması. Çok aşina olmadığımız bir coğrafyadan, yakından takip etmediğimiz bir siyasi ortamdan geldi bu haber.

Açıklanan sebep: seçimle gelen mevcut Devlet Başkanının anayasayı ilga ederek kendi iktidarını ( bazı kaynaklara göre üçüncü kez, bazı kaynaklara göre ilelebet ) devam ettirmek istemesi.

Ordu, yani demokrasinin “Yeniden İnşası için Yüksek Konsey” en kısa zamanda seçim takviminin açıklanacağını müjdeledi. Muhalefetteki Demokrasi ve Sosyalizm Partisi lideri Karijo da darbeye karşı olmadığını beyan etti

Daha çok yakın bir geçmişte, yani Haziran 2009’da yine çok aşina olmadığımız bir coğrafyadan, yakından takip etmediğimiz bir siyasi ortamdan, Honduras’tan benzer bir haber gelmişti. Honduras ordusu anayasal yetkilerini aştığını iddia ederek devlet başkanı Zelaya’yı ülkeyi terke zorlamıştı ve yönetime el koymuştu.

Honduras’ta ne olup bittiğini takip edemedik, çünkü ülke gündemimiz o kadar yüklü ki kendi iç sorunlarımız bizi dünya ile ilgilenmekten ala koyuyor. Şimdi Nijer’le de fazla ilgilenemeyeceğiz, unutulup gidecek.

Türkiye’de ne aydınların, ne de politikacıların Honduras’taki darbe konusunda olduğu gibi Nijer’deki askeri darbe konusunda söyleyecek fazla bir sözü var. En fazla herkes siyasi meşrebine göre ya darbeyi lanetler, ya da anayasal düzenin tehdit altında olduğundan yola çıkarak darbeyi meşru göstermeye çalışır. Dünyada da durum farklı değil. Honduras darbesi sonrasında olduğu gibi birkaç cılız protesto ve göstermelik bir kaç sağduyu daveti dışında bir ses çıkmıyor.

Her ne kadar hem Honduras, hem de Nijer Türkiye’den hem coğrafi olarak çok uzak, hem de siyasi/tarihi kültürlerimiz farkla olsa da konuya ilgisiz kalma lüksümüz olmamalı.

Askeri darbeler meşruiyetlerini sağlamak için sivil yönetimlerin yetersizliklerini göstermeye çalışır, anayasal rejimi zorladıklarını ileri sürerler. Bu uğurda süreci hızlandırmak için  baş vurdukları provokasyonların kanlı örnekleri hem bizim hem de benzer kaderi paylaşan ülkelerin hafızalarından henüz silinmemiştir. Siyasi rejime her tür askeri müdahalenin engellenmesi, askeri müdahalelere hoşgörü ile yaklaşanların gerçek yüzlerinin teşhiri insanlığın ortak değeri olmalıdır.

Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de askeri müdahalelerin kötü olduğuna dair kamuoyunda iyi kötü bir fikir oluştu. Genelkurmay başkanımızın ve diğer generallerin ağzından da, gönülsüz de olsa bu meyanda görüşler telaffuz edildi. Ancak iyi kötü bir anayasal düzenin hüküm sürdüğü, eksik ve kusurlu da olsa çok partili seçimlerin yapıldığı ve iktidarların seçimler sonucu değiştiği rejimlerin iktidardaki sivil güçler tarafından tehdit edildiği durumlarda nasıl bir tavır alınması gereği sanırım dünya üzerinde yeterince tartışılmış, önleme yöntemleri üzerinde bir mutabakat sağlanmış değil.

Eğer siyasi rejimler ciddi bir krizin içine düşmüşlerse, krizden çıkış yolları yine hukuk zemininde ve küresel bir dayanışma çerçevesinde aranmalıdır.

Mevcut uluslar arası kurumlar sivil darbeler veya askeri müdahaleler konusunda hazırlıklı ve donanımlı değil. Daha doğrusu BM ve diğer uluslar arası kurumlar bu tür sorunları kendi sorumluluk ve faaliyet alanı içinde görmüyorlar. Zaten bu konuda ne belirlenmiş ilkeleri ve politikaları, ne yaptırım güçleri ne de her hangi bir enstrümanları bulunmaktadır.

Artık bilinmelidir ki bu konular ülkelerin içişleri denilerek görmezden gelinemez.

Geçtiğimiz yüzyılın “ içişlerine karışmama” prensiplerinin yerine, hedefi her türlü ırkçılığı ve milliyetçiği ve sorunların çözümünde şiddeti reddeden, insan haklarını önemseyen, çoğulculuğu ön planda tutan, doğayı ve yerelliği insanlığın ortak zenginliği olarak algılayan evrensel demokratik standartlar anlayışını hâkim kılmak için bir şeyler yapmalıyız.

Ne yazık ki elimizde askeri müdahaleleri engellemek veya tıkanmış siyasi rejimleri aşmak için bir model bulunmuyor. Hep birlikte bu konuda kafa yormak, yeni dönemde önümüzü açmaya yarayan bir anahtar model arayışı içinde olmak zorundayız.

Bu çerçevede, üretilecek çözüm önerileri sadece ulus devlet veya ulus devletler tarafından üretilen araçlar seviyesinde ele alınmamalıdır. Burada, özellikle ulus devlet sınırlamaları dışında oluşacak ve devlet çözümleri dışında vatandaşlar düzeyinde paralel örgütlenmeler oluşturacak sivil toplum girişimlerinin rolü büyüktür.

Mahir Ilgaz  –   Mahmut Boynudelik

Şubat 2010

Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on LinkedIn0Email this to someonePrint this page