Köşe Yazıları

Mükemmel Gıdaya Ulaşmak Mümkün mü?

Mükemmel gıda…

Nasıl olur mükemmel gıda?

Bir kere tüketenin sağlığına zarar vermez, aksine iyileştirici özellikleri vardır. Çok lezzetlidir. Kilo aldırmaz ancak besleyicidir. Ucuzdur, kolayca ulaşılır ve tüketilir…

Ayrıca onu üreten de bu işi yapmaktan dolayı çok mutludur. Böyle bir gıdanın üretim sürecinde olmaktan kıvanç duyar…

Böyle bir gıdanın yetiştiği alandaki diğer canlılar da (böceklerden, aslanlara hatta fillere kadar) bu gıda üretim işinden memnundurlar. Hem kendilerinin ihtiyacı olan besinleri alırlar, hem bu alan onlar için barınak ve mutlu bir yaşam alanıdır.

Böyle bir gıda mümkün mü?

Ben çocukluğumdan beri bunu merak ettim, bununla ilgili çalıştım ve sonunda zor da olsa mümkün olabileceğini gördüm. Gelin size başından itibaren bu konuda eğitimim ve mesleki deneyimim ile evrilen düşünsel gelişimimi anlatayım:

Ben küçüklüğümden beri doğaya aşığımdır. Bir kuşun nasıl beslendiğini, neden yavrusunu beslemek istediğini, kuzuların neden oyun oynadıklarını, buğdayın nasıl meydana geldiğini, çiçeklerin neden güzel olup güzel koktuklarını, arıların neden sürekli çalıştıklarını merak eder ve bunları hayranlıkla seyrederdim.

Meslek Seçimim ve Okul Yılları

5 yaşında iken annemin bir arkadaşından “botanikçilik” denen bir meslek olduğunu, bu meslek mensuplarının bitki uzmanı olduğunu öğrendim ve botanikçi olmak istedim. Bana o yıllarda “büyüyünce ne olacaksın?” diye soranlara “botanikçi” demeye başladım.

Ancak zamanla hayvanların da çok hayret uyandırıcı, çok merak edilesi varlıklar olduğunu düşüncesi aldı beni. Bir süre “yoksa zoolog mu olsam?” sorusunu aklımda tartmaya başladım.

Lise çağına geldiğimde zorla, amaçsız ve hayattan uzak şekilde, anlatanların denemeden sadece öğrendiklerini aktardığı, tüm öğrencilerin sadece sınav başarısı için çiğnemeden yutarak öğrenmeye koyulduğu fen derslerinde oldukça başarısız oldum. Öyle ki fizik, kimya, matematik ve hatta biyoloji derslerinden nefret ettim. En çok bu sebeple lise yıllarımda çok tembel bir öğrenci oldum. Bu derslerde başarısız olduğum için de botanikçi, zoolog gibi mesleklerin benim için hayal olduğunu; sosyal bilimlerle ilgili mesleklere yönelmem gerektiğini düşünedurdum.

Ama ve lakin sınav dönemi gelip çattığında meslekler rehberini inceledim aylarca . Tüm mesleklerin ne anlama geldiğini detaylı okudum. Gördüm ki benim için botanikçi ve zoologdan da cazip, hayatın içinde doğa ile yaşayarak çalışacağım “ziraat mühendisliği” denen oldukça prestijli ve kadim bir meslek vardı. Ziraat Mühendisliği altında 15′ e yakın bölüm olduğunu görünce de, ilk yıllar bitki de dahil genelde hayvansal üretimle ilgili uzman olabileceğim zootekni bölümünün bana çok uygun olduğuna karar verdim. Yaptığım deneme sınavlarında sosyal öğrencisi olmama ve fen bölümü yazdığım zaman puanım çok düşmesine rağmen zootekni bölümünü kazanabildiğimi gördüm ve burayı yazdım.

Ve kazandım. Çok büyük mutlulukla ve çok severek bu bölümü okudum. O sevmeyip anlamadığım fen derslerini burada deneyimleyerek yaşamış, süzerek hazmetmiş uzmanlarından, bilim insanlarından öğrendim ve çok iyi anladım, dahası çok sevdim. Kimya, hele ondan az daha sonra tanıştığım ve çok zor bir ders olan hayvan besleme biyokimyası neredeyse favori dersim, hatta boş zamanlarında kendi üzerimde denemeler yaptığım bir hobiye dönüştü!

Sonuçta çok sevdiğim bölümümü birincilikle bitirerek mezun oldum.

İlk Meslek Deneyimleri

Çalışmaya başladım. Çeşitli üretimler, yem fabrikaları, laboratuarlar, köyler, çiftlikler gördüm.

Tarım, dünyanın en büyük sektörü ve ziraat mühendisliği bence olabilecek en iyi meslekti. Başka bölümlerde okumuş neredeyse tüm arkadaşlarım çalıştığım işleri görüp duydukça “keşke ben de ziraat okusaydım” diyordu. Hayvanlar ve bitkilerle; tarlalarda, köylerde keyifle çalışıyordum.

Ancak gel zaman git zaman bazı şeylerin yanlış olduğunu hafif hafif düşünmeye başladım. Örneğin bir domates üreticisi, domateslerine ya bilinçsizlikten, ya para hırsıyla aşırı derecede ilaç atabiliyor; bunun sonucunda civardaki tüm canlılar bu tarım ilacından çok zarar görüyor; doğa kirleniyor ve domatesi tüketen insanlar az ya da çok bu gıdadan zehirleniyor ancak bu uygunsuz durumu kimse engelleyemiyor ve bu çark böyle sürüp gidiyordu. Tam bu dönemde “iyi tarım uygulamaları” ile tanıştım.

İyi Tarım Uygulamaları ile Tanışma ve Denetçilik

Efendim meğer 1995 yılı dolaylarında Avrupa’ da bazı sivil toplum örgütleri market raflarından aldıkları meyve sebzeleri gizlice analiz ettirmişler ve sonucunda bu ürünlerde bol miktarda tarım ilacı kalıntısı olduğunu ispatlayıp bunu gazetelerde boy boy manşet yapmışlar. Avrupa çalkalanmaya, bizde bir ay kadar önce GDO korkusuyla insanların meyve sebzeden kesilmesine benzer bir bunalım olmuş.

Bunun üzerine Avrupa’ lı büyük perakendeci süper marketler çok zor durumlara düşmüş tabi. Avrupa perakendeciler birliği adı altındaki 15 kadar perakendeci süper market “Biz müşterilerimizin tüketmek istediği gıdaya uygun, yani insana, çevreye saygılı bir standart oluşturalım. Üreticilerin bu standarda uygun ürün üretmesini sağlayalım ve ancak bu şekilde üretilmiş ürünleri alalım. Böylece bu sorunlardan kurtulalım” demişler ve böylece Eurepgap (Avrupa Perakendeciler Birliği İyi Tarım Uygulamaları Standardı) oluşmuş.

Tam tarım ilaçlarının kullanımı, gübrelerin bilinçsizce çevreyi kirletmesi, tavukların işkenceler içerisinde yaşatılıp katledilmesi ile ilgili ciddi tepkisel olmaya başladığım zamanda, 2004 yılı ortalarında bu standart ile tanıştım. Ve büyük bir şevk ile Eurepgap denetçisi oldum. İşte o günden  bu güne denetimler yapıyorum. (Daha sonra standardın adı, tüm dünyayı kapsamaya başladığı için Globalgap’ e dönüştürüldü.)

İyi Tarım Uygulamaları Yeterli mi?

Evet bu standart bir çok sorunu önlüyor, üretici ve tüketiciye çok yardımcı ve destek oluyordu. Ancak yine de böcek de olsa bazı canlılar öldürülüyor; ister istemez doğal bir mucize olan toprağa bitki beslemek amaçlı yapay gübreler veriliyor ve aslında doğa, insan tarafından hoyratça sömürülüyordu.

Örneğin kışın nadastaki bir tarlaya dadanan tarla farelerine karşı üretici zehirli yemler veriyor; belki binlerce fare ölüyor, ölen fareleri yiyen tilkiler ve yırtıcı kuşlar ölüyor; doğa neredeyse katlediliyordu. Ancak bizler baharda denetime geldiğimizde bunların hiçbirini görmüyor, haberdar olmuyor ve üreticimizin sadece Avrupa’ lıların tüketimi için ihraç edeceği tarım ürünlerine odaklanmış sorular soruyor ve bir anormallik olmadığında belge almasını sağlıyorduk.

Gelin görün ki ortada belki bir doğa katliamı, insanlık ayıbı vardı ve biz uyuyorduk. Benim hayal ettiğim tarım, hayal ettiğim dünya bu değildi.

Mücadelem ve Ekolojik (Organik) Tarım

Bu noktada, 2007 yılının şubat ayından itibaren düzenli makale yazmaya başladım. Hem düşüncelerimi belirtiyor çözüm önerileri sunuyor; hem de bu arada yaptığım işlerde hatalı gördüğüm uygulamaları düzeltmeye uğraşıyordum. Diyeceksiniz ki “madem tarım ilacı, gübre gibi uygulamaların uygunsuz olduğunu düşünüyordun; neden yoğunlukla ekolojik (organik) tarıma yönelmedin?” Bunun cevabı benim açımdan basit. Bence ekolojik tarım asla bu bahsettiklerimin tam çözümü olamaz. Çünkü:

1- Ekolojik tarım standart(lar)ı tüm diğer standartlar gibi yerel toplumun konu ile ilgili tüm kesimlerinin temsilcilerinden oluşan kurullar tarafından oluşturulmalı; yayınlanmadan önce üzerinde uzun uzun tartışılmalı ve yayınlandığı zaman herkes tarafından kabul görmelidir.

Maalesef dünyada bile böyle bir ekolojik tarım standardı ya da yönetmeliği bildiğim kadarı ile yok.  (Zaten olsa idi Globalgap gibi geniş çevrelerce kabul görüp uygulanırdı.) Ülkemizde ve yaşadığım bölgede hiç yok, hatta mevcut zihniyetle bir gün olabileceğinin maalesef umudu bile yok.

2- Ülkemizdeki ekolojik (organik) tarım faaliyetleri bir yönetmelik ile belirlenmiş. Bana kalırsa bu sistem bağlayıcı ve sınırlayıcı, gelişmeye ve çok sesliliğe kapalı. Bu bir standart olmalı, standart dili ile yazılmalı. Belki her bölge, yerel bir sivil toplum örgütü veya belediye ile kendi ekolojik tarım standardını oluşturur ve ihtiyaç görürse bunu dünya çapında benchmark yapmalı (yani dünyadaki diğer ekolojik tarım standartları ile eşdeğer hale getirmeli. Böylece bir üretici tek bir belge ile dünya çapında tanınan bir ekolojik tarım belgesine de sahip olabilir.) ve standardını akredite etmeli. Yoksa bir komite, kafasına göre uygun olduğunu düşündüğü maddeler ile bir yönetmelik çıkarır ve tüm ülkeyi bunu uygulamaya zorlar. Ve siz bu işlemin bir paydaşı olarak ekolojik tarım sürecinin bölgenize, cebinize ve durumunuza uygun şekilde gelişmesini sağlayamazsınız. Çünkü burada gereken bir terzi gibi ihtiyaca uygun ve her eleştiriyi kaldırabilecek, gerektiğinde yenilenip geliştirilecek mantıklı bir kurallar zinciri ile bir sistem oturtmaktır. Oysa bürokrasinin ağır çarkları arasından çıkan ulusal bir yönetmelik ile bunu başarmak imkansızdır. Sonucunda ortaya, bugün ülkemizde olduğu gibi hasta bir ekolojik tarım sistemi çıkar.

Tarımda Çözülemeyen Temel Sorun

Her şeyin ötesinde temel bir sorun vardı. Tarım en sıkı şekilde “ekolojik” olarak yapılsa bile biz insanlık olarak belli bir alanı zapt ediyor; orayı orada doğmuş bir ayı, bir tilki, bir balık, bir kuştan hatta insanlardan zorla alıyor ve onlara “tarlama dokunma yoksa cezalandırılırsın” diyorduk. Bu durum benim hayallerime, doğa ile barışık mutlu dünyama hiç uymuyordu.

Ayrıca o kadar bilimsel çalışma yapıyor, o kadar yeni gelişmeyi güya tarıma aktarıyorduk ancak gelin görün ki bizim bu büyük bilimimizle ürettiğimiz gıdalar sağlıksız oluyordu!

Evet, sizlere her türlü garantiyi verebilirim ki en büyük şehrimizin en lüks semtinde oturup gıdaya servetler harcayan biri (tümünü ekolojik çiftliklerden alsa bile); benim Ege’ nin dağ köylerinde kendi gıdasını kendi üretip tüketen bir ninem kadar sağlıklı beslenemez! İnanılmaz değil mi? Ancak bu bir gerçek. Bizlerin büyük bilimi, kelli felli tarım ve gıda uzmanlarının cafcaflı ürünleri; nedense Hatçe ninemin 10.000 yıllık kültürünün bilgeliği ile boy ölçüşemiyor…

Umutsuzluk ve Çözüm

Oldukça umutsuzlaşmıştım. İnsanlık olarak tarımdan tamamen vazgeçilmesinin iyi olduğunu, tarım yapmanın ve desteklemenin bile kötü olduğunu düşünmeye başlamıştım. Bu şekilde gıda üretmek kendimize, çevremize, dünyaya sürekli zarar veriyor; bindiğimiz dalı kesmemize neden oluyordu.

Ancak umudum azalsa da araştırmalarım tükenmedi. Ve bir gün uzaktan uzağa duyup durduğum yeni bir tarım tekniği, aslında tam da tarım olmayan bir gıda üretim modeli ile tanıştım. Permakültür, yani Türkçe’ si “kalıcı kültür” !!

Kalıcı Kültür nedir? Kim, nerede, ne zaman, nasıl, neden bulmuştur?

Kalıcı kültür basit anlamı ile bitki, hayvan ve insanları üretim amaçlı bir araya getirerek; bakımı kolay, istikrarlı, kendi kendine yeten bir düzeni “mümkün olan en küçük alanda” oluşturmaktır. Üniversite hocası ve araştırmacı Bill Morrison ve öğrencisi David Holmgren tarafından Avustralya, Tazmanya’ da bulunmuş, teori ve uygulamalar geliştirilmiş; 1972’ de bir rehber yayınlamaları ile bilgisi dünyaya yayılmaya başlamış.

Bu iki araştırmacı, yoğun olarak tek tip ürün üretilen tarımın, çevresindeki bitey ve direyi (bitki ve hayvan yaşamını) nasıl şiddetli şekilde azalttığını; hayvansal üretimin nasıl fabrika haline gelmiş çiftliklerde yapıldığını ve nasıl türlerin yerel çeşitlerinin yok olduğunu gözlemlemişler. Toprağın veya doğanın üretkenliğini azaltmadan aynı arazide kalıcı olarak işleyecek, gerçek anlamda sürdürülebilir uygulamalara ulaşmak amacıyla bir çok bilgi dalını birleştirerek, tarımsal uygulamalarda bir değişimin gerçekleşmesine destek olmak istemişler.

Zamanla ikisi de kalıcı kültürü kendilerine göre farklı farklı tarif etmiş. Örneğin Mollison, 1988 yılında şöyle bir tanım yapmış: “Kalıcı kültür, doğal ekosistemlerin çeşitlilik, denge ve esnekliğine sahip tarımsal olarak üretken ekosistemlerin bilinçli bir tasarımı ve bakımıdır.” (Mollison, 1988)

Öğrencisi Holmgren ise 2002 yılında şu tanımda karar kılmış: Yerel ihtiyaçların karşılanması için doğadaki modelleri ve bağlantıları taklit ederek gıda, lif ve enerji bolluğu dönemlerinde verimli olan, bilinçli şekilde tasarlanmış peyzajlardır. (Holmgren, 2002)

Bana göre ise kalıcı kültür: Bilinçli varlıkların, beslemesi gerektiğini düşündüğü canlıların ihtiyaç duyduğunu düşündüğü gıdaları üretmek amacıyla doğal sistemleri, yerel kültüre uygun şekilde yorumlayıp; bu bilgileri belirli bir alan üzerinde uygulamaya geçirmesi ile mevcut doğal döngülerin artı değer verdiği zamanlarda bu değerden faydalanarak çevredeki direy ve biteyin yaşamına olumsuz etki etmeden simbiyoz şekilde yönetmesidir. (Erzincanlı, 2010)

Bu tanım karışık geldi ise daha basit olarak kalıcı kültürü aşağıdaki resim ile özetleyebilirim.

image001

Resim 1: Kalıcı kültürün şekilsel tarifi (Hakan Ozan Erzincanlı, 2010)

Ayrıca bana göre kalıcı kültür sadece insan tarafından uygulanmaz. Karıncaların yaprak bitleri veya termitlerle ile olan besin ilişkisi ve buna benzer doğadaki bir çok simbiyotik döngü de kalıcı kültürdür. Kalıcı kültür doğada zaten var olan bir sistemdir ve tarım gibi (maalesef) hatalı ve bencil bir insan buluşu değildir.

Mükemmel Gıdaya Ulaşım Teorisi

Artık rahatlamış ve umudumu geri kazanmıştım. Tüm dünyada tarım, kalıcı kültür yöntemleri ile yapılabilir. Ve bence bu şekilde açlık, nüfus plansızlığı, kalitesiz ve sağlıksız gıda, tarım kaynaklı çevre kirliliği ve doğa sömürüsü de önlenir.

Bu konunun üzerine derinlemesine eğilindiğinde görülecektir ki kalıcı kültür ile insanlığa ve doğaya toplam fayda, tek tip ürün üretilen tarımdan çok ama çok daha fazladır.

Bugün geldiğim noktada şöyle düşünüyorum: Bence dünyada mümkün olan tüm şehirler “yavaş şehir” olmalı ve mevcut tarım alanları tamamen kalıcı kültür uygulamalarına yönelmelidir. (Yavaş Şehir bildirisi, gürültü kirliliğini ve trafiği kesmek, yeşil alanları ve yaya bölgelerini artırmak, yerel üretim yapan çiftçilerle bu ürünleri satan dükkan ve lokantaları desteklemek ve yerel estetik öğeleri korumak gibi, 50’den fazla taahhüt içeriyor. Yavaş Şehir olarak adlandırılmak ve salyangoz logosunu kullanabilmek için de, şehrin önce kontrol edilmesi, daha sonra da denetçiler tarafından düzenli olarak denetlenmesi gerekiyor.) Örneğin ülkemizde ilk olarak Seferihisar İlçesi “yavaş şehir” başvurusunda bulundu ve sanırım kabul edildi. Hayırlı olsun.

Büyük şehirlerde ise kent bahçeleri kurularak her ev için gıda üretim alanları oluşturulmalı ve bu alanlar kalıcı kültür ilkelerine uygun düzenlenmelidir.

Ben bu kadar güzelliklere gebe ve iyi niyetli bir amacın asla hayal olmadığını düşünüyorum. Anthony Robbins’ in “Kişiler tembel değildir, sadece kendilerine esin kaynağı oluşturacak kadar güçlü amaçları yoktur.” demesi gibi “İnsanlık duyarsız değildir, sadece kendilerine esin kaynağı oluşturacak kadar güçlü amaçları yoktur.” diyor; bu amacın tüm dünyada kalıcı kültür sistemlerini uygulamak olduğuna kesin olarak inanıyorum.

Sevgi ve saygılarımla,
H. Ozan Erzincanlı