Yeşil Ekonomi; Yeni bir Truva Atı

vianden-2009Kapitalist ekonomi düzeni, basit bir biçimde arz-talep dengesi üzerine kuruludur. Temelde, talep oldukça arzın yani üretiminin artacağını, tam tersinde ise üretimin azalacağı kabulünü içerir. Bu kabul doğrudur da. Kabulün doğruluğunun farkında olan özel şirketler/gelişmiş ülkeler reklam, moda gibi kavramlarla suni talep yaratarak arzın artışı sonsuzlaştırılmıştır.  Bu durum, sadece kapital büyümeyi dikkate alan kalkınma anlayışı ile birleşince de günümüzün sadece kar etme odaklı ekonomik düzeni oluşmuştur. Bu düzende doğa ve insan bir kaynak olarak görülmekte, kaynakların en kolay ve ucuz yoldan elde edilmesi prensibi benimsenmektedir.  Dolayısı ile McDonalds oyuncağını Vietnam’daki ucuz işçiler ile üretmekte, daha fazla kar etmektedir.  Bir taraftan da Vietnam hükümetinin önüne “size istihdam sağlıyorum” havucu atarak gönülleri hoş tutmaktadır.  Sosyal adalet, insan dışındaki türlerin bekası, sürdürülebilirlik kavramlarını hiçe sayan bu anlayış, yoksulluk, çevre kirliliği, eşitsizlik ve tahakküme sebep olmaktadır. Tüm özel şirketler ve onların dediklerinde çıkmayan/çıkamayan kapitalist devletler, bu döngünün parçasıdır. Her konuda, yaşadığımız sorunlarının; ekoloji, özgürlük, hakkaniyet, katılım, iklim değişikliği, yoksulluk ve daha nicelerinin sebebi; bu para odaklı ilişkidir. Yani özetle bir ekoloji sorunumuz yoktur, bir ekonomi sorunumuz vardır.  Sorun kapitalist düzendedir ve bu düzenin değişmesi gerekmektedir.

Şimdiye kadar yapılan, sadece günü kurtarmaya odaklı, kapitalist düzen içinde çözüm öneren “düzmece çözümlerle” sonuca gidemeyiz. Aksine sorunları halı altına iterek, durumun kötüleşmesini görmezden gelmiş oluruz.  Sürdürülebilir kalkınma kavramı bunun en büyük örneği.

1987 yılında, “Ortak Geleceğimiz” adıyla da bilinen Brundtland Raporu ile ekonomik düzenin yarattığı ekolojik sorunlara atıfta bulunarak bir “sürdürülebilir kalkınma” kavramı ortaya koydu.  Raporda sürdürülebilir kalkınma “şimdiki zamanın ihtiyaçlarının geleceğin standartlarının karşılanma yeteneğinden fedakârlık yapmadan karşılanması” modeli olarak öne sürülmüştür.  Brundtland Komisyonu, ekonomik, çevresel ve sosyal alanların hepsinin çıkarlarının gözetileceği bir düzende sürdürülebilirliğin gerçekleşeceğini iddia ederek ekolojik ve sosyal krizi kapitalist ekonomik düzen içinde çözülebileceğini düşünüyordu.  Kapitalizme bir nevi rot-balans ayarı veren bu kavram 1990ların başından beri BM, Dünya Bankası ve IMF vb. uluslar arası kuruluşlar tarafından sorgulanmaz bir yol haritası olarak uygulanıyor. Hatta BM’nin sürdürülebilir kalkınmanın gerçekleşmesi için kurduğu ve 166 ülkede hizmet verdiği bir Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) var.

Sürdürülebilir kalkınmanın aksiyomatik temellerinin ne kadar sorunlu olduğu aşikâr. Bir kere kavram çözümü güncel ekonomik düzen içinde aradığından dolayı, belirtilenin aksine odağı çevresel/sosyal/ekonominin ortak alanlarından ekonomiye kaymış durumda.  Sürdürülebilir kalkınmada da nihai hedef ekonomik kalkınma ve bu kalkınmanın gelecek nesillere vereceği zararın minimize edilmesi.  İnsan dışındaki diğer türlerin yaşam hakkına saygı hiçe sayılmış. Üstelik kalkınmanın kapital ile ölçülüyor olması ve bir ortalama değer olan GSMH’yı bir gösterge olarak alıyor olması vb göstergeler, eşitlik prensibini görmezden geliyor ve fakir ile zengin arasındaki var olan uçurum hiçe sayılıyor, bu uçurumun derinleşmesine neden oluyor.

Dolayısı ile sürdürülebilir kalkınma tamamen bir “düzmece çözüm”, Ümit Şahin’in bir yazısında da belirttiği gibi bir modern zaman “Truva Atı” (Bknz: Truva Atı olarak Sürdürülebilir Kalkınma, Ümit Şahin, Üç Ekoloji Dergisi, Sayı:2). Kavram, özelikle çok uluslu şirketler ve gelişmiş kapitalist ülkeler tarafından UNDP gibi kurumların da aracılığı ile yeni bir emperyalizm yöntemi olarak kullanılıyor. Kendi ülkelerindeki toprakları kirleten, doğal zenginlikleri yok eden ABD ve Avrupa ülkeleri, sürdürülebilir kalkınma dayatması ile sözde “gelişmekte” olan ülkelerin kaynakları (doğa/insan) üzerindeki tahakkümünü arttırıyor.

20 yıllık bir geçmişe sahip olan kavram ile birlikte hiçbir ekolojik/sosyal sorun çözüme kavuşmadı. Aksine sorunlar giderek derinleşti ve yaygınlaştı.  Gün geçtikçe artan çevre kirliliği, etkileri giderek günlük hayatta da hissedilmeye başlayan iklim değişikliği gibi sorunlar sürdürülebilir kalkınmanın ne kadar da düzmece çözüm olduğunu ortaya koyuyor.

Sürdürülebilir kalkınmanın sorunlu bir kavram olduğu, çözüm içermediği aksine sorunları derinleştirdiği artık toplum ve otoriteler tarafından da görünmekte. Bu durum yeni kavram, yeni model ihtiyacı ortaya çıkarıyor. Sürdürülebilir kalkınma yerine zikredilen bu yeni modelin adı “Yeşil Ekonomi”.

Peki, acaba Yeşil Ekonomi modeli, güncel ekolojik ve sosyal sorunların çözümü için somut önermeler içeriyor mu?

Bu sorunun cevabını bulmak için öncelikle kavramın tanımına ulaşmaya çalıştım.

Richard Lawson’a göre yeşil ekonomi üç aksiyomatik temele dayanmalıdır:

1)      Sınırlı bir alana sonsuza kadar genişlemek imkansızdır.

2)      Sınırlı bir kaynaktan sonsuza kadar yararlanmak imkansızdır.

3)      Herşey birbiri ile bağlantıdır.

Lawson bu kavramları ekonomiye uygulamanın etkisinin insan faaliyetlerinin doğanın süreçleri ile uyumlaştırmak olması gerektiğini savunmaktadır. Yine Lawson’a göre yeşil ekonomi kapitalizmin zengin ile yoksul arasındaki gelir farklılığını arttırmaya yönelik doğal eğilimi en aza indirmeye çalışır. Bu noktada, Yeşil ekonomi bir nevi “Yeşil Keynescilik” olarak tanımlanıyor.[i] Hatırlayalım: John Maynard Keynes İngiliz bir iktisatçıydı. Keynes’in (1883-1946), 1929 krizinden sonra görüşleri yaygınlık kazanmaya başlamıştı. Ekonomi dünyasında kapitalizme getirdiği sert eleştirilerle tanınır. Kapitalizme getirdiği bu eleştiriler kapitalizmi yıkmak amaçlı değil, aksine kapitalizmin eksikliklerini giderme amaçlıdır.

Bu görüşler size bir yerden tanıdık geldi mi?

Bana çok tanıdık geldi. Bu yeşil ekonomi tanımı da ne yazık ki her hangi bir şekilde kapitalist düzenin ortadan kalkmasını öneriyor görünmüyor.  Lawson’dan yaptığım çıkarıma göre, Yeşil ekonomi, sürdürülebilir kalkınma gibi kapitalizmi yıkmak amaçlı değil, kapitalizmin eksiklerini gidermek amaçlı. Yeşil ekonomi de  bir başka “düzmece çözüm”. Başka bir makalede ise şöyle bir ifadeye rastladım:

“Yeşil Ekonominin hedefi, her yerdeki bütün insanların, gezegenimizin, biyosferin, insan türü dışındaki türlerin, doğanın ve başka hayat şekillerinin yararına işleyen yeni bir disiplin yaratmaktır. Yeşil Ekonomi disiplininde, zaten kendileri adaletsizlik ve yoksulluğun sistemik ve kurumsal nedenlerinin ortadan kaldırılmasına yardımcı olmaları amacı ile tasarlanmış olan, farklı fikirler ve kuramlar, birleştirilmektedir.  O halde Yeşil Ekonomi disiplininde, adalet, hakkaniyet, katılım, özgürlük ve çekirdeğinde sosyal ve çevresel adalet olan bir demokrasi anlayışını destekleyen ve yaygınlaştırmaya çalışan, kapsayıcı bir yaklaşım benimsenmektedir.”[ii]

Yukarıda yeşil ekonominin hedefi ve çerçevesi hakkında söylenenler gerçekten de cesaret verici. Ancak bu tür bir ekonomik bir modelin gerçekçi olabilmesi için nedenini yazımın başında açıkladığım gibi anti-kapitalist olması gerekiyor.  Yukarıdaki alıntıyı aldığım makalede, yeşil ekonominin yeni bir disiplin olmasına dair iddiası ortaya konuluyor. Dahası konu hakkında geniş tanımlamalar ve çerçeveler çizilmiş. Fakat bu düzenin nasıl kurulacağına dair somut adımlar ortaya konmamış. Ayrıca yeşil ekonominin bir kapitalizme alternatif düzen önermesi olup olmadığı da belirtmemiş.  Bu sebepten, ne yazık ki yeşil ekonomi kavramı kapitalizmin içinde dönmekten ve kapitalizme kılıf olmaktan başka bir işe yaramıyor.

Bu ve okuduğum diğer metinlerde, yeşil ekonominin bir anti-kapitalist anlayış olduğuna dair maalesef rastlamadım. Bu durum bana yeşil ekonominin de sürdürülebilir kalkınma gibi kapitalizmi “güzel” gösterme yöntemi olarak ortaya çıktığını anlatıyor. Sürdürülebilir kalkınma yalanının iç yüzü görünür olmaya başladıktan sonra kapitalistlerin yeni temiz bir kimliğe ihtiyaçları vardı. Yeşil ekonomiyi sanırım yeni temiz bir kimlik olarak görmeleri bu yüzden.

Yoksa özel şirketlerin “yeşilleşmek” için finans mekanizmaları, sübvansiyonlar talep etmeleri, ülkelerin özel şirketleri “kurtarma ve kurtarırken de yeşile boyama” çabaları ve bunları yeni yeşil düzen adı altında yapmaları hiç de tesadüf değil. Var olan düzene kılıf aranıyor.

Örneğin, Shell, BP gibi büyük enerji şirketleri, yenilenebilir enerjiye geniş için bizlerin vergilerinden pay istiyor, yapacakları yatırımlara kaynağı bizim sağlamamızı istiyor ve böylece yeşil istihdam yaratacaklarını söylüyorlar. Ne yarattıkları yapay taleplerde bir değişiklilik öneriyorlar, ne ezdikleri, sülük gibi yapıştıkları yoksulların durumunda.

Hükümetler ekonomik krizden sözde çıkış yolu olarak otomotiv şirketlerine para aktarmayı aktarılan para ile “yeşil araçlar” yapılmasını öneriyorlar.  Çok uluslu şirketler de aç kurtlar gibi kafa sallıyorlar.

DSC02099Bunların hepsi “yeni yeşil ekonomik düzen” adına yapılıyor. Ama bu senaryolarda kurtarılan yine hem krizin hem de ekolojik ve sosyal sorunların kaynağı olan kapitalizm.

Sözde yaratacakları “yeşil istihdam” veya “yeşil araçlar” da biz halka atılan havuç.  Bize atılan bir dilim kek.  Kekin diğer parçaları yine kapitalistlerin midesine gitsin diyorlar. Özetle yeşil ekonomi adı altında yeni bir Truva atı önümüze sürülmüş durumda.

Oysaki korunması değil yıkılması gereken kapitalizm. Buna verilecek cevabı Ben Kopenhag’da gördüm: “Biz bir parça kek istemiyoruz, tüm fırını istiyoruz.  Kapitalizmi Yık”.


[i] Yeşil Ekonomiye Genel bir Bakış, Richard Lawson, Int. J. Green Economics, Vol. 1

[ii] Kennet, M. and Heinemann, V (2006) “Green economics: setting the scene. Aims, context, and philosophical underpinnings of the distinctive new solutions offered by Green Economics (Yeşil Ekonomi: başlangıç zemini. Amaçlar, bağlam, ve Yeşil Ekonomi’nin sunduğu kendine özgü yeni çözümlerin filozofik temelleri)”,  Int. J. Green Economics, Vol.1, Nos. ½ pp. 68-102