Yeşeriyorum

Türk Milliyetçiliği Beter İmiş Domuz Gribinden

Ben beyaz yakalı bir plaza işçisiyim. İş ve arkadaş çevremde siyasetle domuzilgilenmediğini söyleyen pek çok arkadaşım var.

Fakat aslında işler göründüğü gibi değil. Bu insanlarla bir sebepten azıcık politika konuşmaya başlayınca birden fark ederisiniz ki, aslında pek çoğunun en alasından politik görüşleri vardır. Fakat ilginçtir ki bu kişiler savundukları şeylerin aslında kendi politik görüşleri olduğunu düşünmezler. Genel devlet politikası ile son derece paralel olan görüşleri “olması gereken”dir, “doğru” olandır. Kendi dünyalarında kendilerine benzer insanlarla yaşayan bu insanlar için ilk şok edici gelişme, kendi görüşlerinin “bir görüş” olduğunu anladıkları anda yaşanır. İşte o an asabileşirler. Çünkü benim sevgili arkadaşlarım, egemen kaldıkları sürece “tahammül”gösterebilirler. 

Son zamanlarda, laf dönüyor dolaşıyor bir şekilde barış sürecine geliyor.  Birden kendimi iş yerindeki arkadaşlarımla, eski okul arkadaşlarımla, tekel ya da gazete bayisi ile, barış süreci hakkında konuşurken buluyorum. Bazen bir şaka, bazen dükkana girdiğim anda televizyondaki haber, bazen satın aldığım gazete vesilesi ile sohbete başlıyoruz. Aslında bu politika ile ilgilenmeyen insanlar eni konu konuşmak istiyor olmalılar ki, uzun uzun görüşlerini anlatıyorlar bana. Beni görüşlerine ikna olmaya, onlara hak vermeye çağırıyorlar.

Tüm bu konuşmalar sırasında fark ettiğim bir şey var: Bu ülkede (Kürt olmayan diye gruplayabileceğim) pek çok kişi, etnik kimliği Türk olsun olmasın, Türk milliyetçisi fakat bunun farkında değil.

Yine Kürt olmayanlar diye sınıflayabileceğim bu insanların, örneğin şöyle görüşleri var:

• Türkler bu ülkede egemendir ve bu ülke biz Türkler’e aittir. (ve takip eden, neleri eksik, söylemi)
• Türk demek, Türk demek değildir. Bunda anlamayacak ne var! ( Ne mutlu Türk’üm diyene tartışmasında)

Tüm bu tartışmalar sayesinde bazı şeyler fark ettim:

Birincisi insanlar kendilerini devlet sanıyorlar. Sorunları devlet gibi tanımlayıp, devlet gibi düşünüp, kabul ediyor veya etmiyorlar.

İkincisi, devletin Kürt illerinde son 25 yılda karanlık eli ile siviller üzerinde de uyguladığı hukuksuzluğu, şiddeti, köy boşaltmaları, ayrımcılığı ve baskıyı sürekli görmezden geliyorlar. Birazı bilmiyor gerçekten. Birazı da oradan buradan duysa da inanmıyor. Hatta bazıları “Öyle bir şey yok, münferit olaylar..” diyecek kadar ileri götürüyor sözü. Pek çok tartışmada bu red/inkar noktasına kısa zamanda varıyorsunuz.

En “özgürlükçü” olanlar, Kürtler’e uğramadan hümanizme varıyor. Kürtler’in taleplerini es geçip, “onlar da insan” söylemini benimsiyorlar.

En son bir arkadaşım “Bu Kürtlerle ilgili bir mesele değil, “Doğu” ile ilgili bir mesele” deyince, bir süre ona donuk donuk baktıktan sonra, yüzüm yavaş yavaş gevşedi ve aniden gelen kahkahama engel olamadım. Arkadaşım neden güldüğümü sordu. “Kusura bakma” dedim ona, “ o kadar çok inkar senaryosu dinledim ki, artık yaratıcı olanları beni eğlendiriyor. Neden Kürtler’i anmaktan bu kadar çok çekiniyorsun? “Doğu”da kimler var?”

İnanılır gibi değil gerçekten. Nasıl başarıyorlar bu kadar meselenin etrafından dolanmayı, insan şaşıp kalıyor. Ortada artık devletin bile kabul ettiği açık seçik bir Kürt meselesi varken, pek çok insan hala, inatla böyle bir mesele olmadığına inanıyor, kendini buna inandırmak istiyor.

Çünkü aksi halde belki de ulusal kimliğindeki tek egemenlik alanını kaybedecek. (Sanki her biri İttihat ve Terakki militanı, sanki hala Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşıyoruz.) Ya da  bunca zamandır burnunun dibinde yaşanan çok büyük bir acı ile karşılaşacak ve bununla yüzleşmesi gerekecek.Ya da devletin kendisine de uyguladığı baskıcı yüzü ile hesaplaşmak zorunda kalacak. (Çünkü bazıları da şöyle söylüyor: Devlet herkese baskı uyguladı, Kürtler’e ayrıca ne yaptı ki?!. Yani “biz katlandık, onlar neden katlanmadı” ya getiriyor. )

Geçenlerde duyduğum başka bir hikaye de, ordunun (siyaseten de) güçlü, Türkler’in egemen olması gerektiğini söyleyen bir ahbabın annesinin Arap, babasının Yahudi olduğu idi.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin “Türklük” vurgusu sayesinde, “örnek vatandaşlarımız” Türk milliyetçiliğine kavuşuveriyorlar. Böylece dört başı mamur bir Türk milliyetçiliği dünyasında buluyoruz kendimizi. Böylece ideolojik olarak etnik milliyetçiliği savunmayan orta yolcular bile bu dünyanın içinde yerlerini alıyorlar.

Hep aynı şeyleri söylüyorum böyle tartışmanın sonunda: “ Sen bir Kürt köyünde doğabilirdin. Bir gün, sen daha çocukken, bilmediğin adamlar gelip babanı ver kardeşini gözünün önünde öldürebilirlerdi.”

Ve bazen de tartıştığım kişiye kendisinin devlet olmadığını, insan olduğunu hatırlatmam gerekiyor. Ve hatta bazen, devletin kimseye ayrımcılık falan yapmadığını söyleyen birisine kendisinin Alevi olduğunu hatırlatmam gerekebiliyor.

İnsan karmaşıktır, biliyorum. Fikrini sorduğunuzda çoğunlukla onaylanmak için söylemesi gerekeni, genel geçeri söyler. Öfkelenir, şiddete düştüğü de olur. Hepsi korkudandır. Ama öfke de korku da bir giysi gibidir, teni değildir insanın. Bu yüzden öfke ve şiddetle beslenen milliyetçiliği alt edecek iradenin yine aynı insanlarda olduğunu biliyorum. Rüzgar başka yönden de esebilir yani. Benim bir tek nefesim var, onu üflüyorum bu iş için.

Yeter, çok anlattım, hadi şarkı söyleyelim:

Dünyayı güzellik kurtaracak
Bir insanı sevmekle başlayacak her şey.

 Aysen Ataseven

Kategori: Yeşeriyorum