Köşe Yazıları

Demokrasi Sorunumuzun Ekolojik Boyutu!

ekolojiGünlerdir tartıştığımız, bazılarımızın kürt sorunu bazılarımızın demokrasi sorunu diye adlandırdığı sorun, milyonlarca insanı mağdur etti, köyler yandı, yıkıldı, binlerce öldü, öldürüldü, eğitime, insana, topluma, ekolojiye harcanması gereken vergiler savaşa ve ölüme harcandı. Sonuç olarak otuz yıllık hüsran ve acılarla baş başa kaldık.

Bu bağlamda, geçen yazımda da belirttiğim gibi, sorunu konuşmaya başlamak bile çok önemli, fakat sorun sadece insanları vurmadı. Üzerine hiç konuşmadığımız doğa tahribi ve ekolojik krizler de en az demokrasi sorunlarımız kadar önemli. Çünkü, doğanın, biz insanların ülkeler arasında ürettikleri yapay sınırlar gibi sınırları yoktur ve ekolojik zorunlar sadece bölgede yaşayan insanları değil, tüm Ortadoğu havzasındaki canlıları etkilemektedir.

Bu bağlamda, sorunu bu boyutu ile irdelemenin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Öncelikle, Kürtlere karşı yıllardır devam eden ayrımcılığın yaratığı ekolojik sorunlara birkaç örnek vererek durum analizi yapalım:

Bombalamalardan doğa en az insanlar kadar etkileniyor;

Bu yüzyılın başından beri bölge ciddi bir savaş durumu hâkim, son birkaç yıla kadar insanlar silah ve bombalama sesleri ile uyanıyordu, geceler ise adeta bombalar ve mermiler ile aydınlanıyordu. Kürt isyanları ile mücadele adı altında bombalamalar ile özelikle dağlık bölgelerde ciddi orman yangınları sonucu birçok bölge kuraklaştı, birçok alan orman vasfını yitirdi. Türkiye’nin doğusu bombalamalar ile her gün biraz daha yok oldu, ekolojik tahribat her gün biraz da derinleşti.

Sözde kalkınma projelerinde ekoloji hiç göz önünde bulundurulmuyor;

1990’larda “kürt sorunu” ekonomik bir sorunmuş gibi algılanmaya başlayarak, ekonomik kalkınma ile sorunun çözüleceği yanılgısı devlet politikasında hâkim olmaya başladı. Bir yandan şiddet devam eder ve günlük hayatı bunalıma çevirirken diğer bir yandan hayata geçirilen enerji ve sulama projeleri devletin doğa üzerindeki tahakkümü agresif bir biçimde artmaya başladı.

Özellikle GAP projesi kapsamında yapılan çalışmalar, Atatürk Barajı gibi büyük barajlar, su kaynaklarını bol kepçeden kullanırken, suya hasret Mezopotamya toprakları kuraklıkla yüz yüze kaldı. Aynı zamanda yanlış sulama politikaları ve pamuk ekimi gibi su isteyen bitkilerin ekiminin desteklenmesi doğanın cenazesinin kaldırılmasını hızlandırdı. Birçok tür yok olma ile yüz yüze kalırken, sadece güneydoğu değil, Suriye ve Irak da kuraklığa ve susuzluğa terk edildi.

Barajlar sadece iklimi değiştirmek, su kaynakları üzerinde ciddi tahakküm ve baskı kurmakla kalmadı, güvenlik amacı da güden bu barajlar, doğal ve tarihi zenginliklerin yoğun olduğu alanlara inşa edilerek, doğayı ve kültürü bozuk para gibi harcamaya devam etti.

Devlet bu ekonomik kalkınma politikalarından halen vazgeçmiş değil, örneğin Hasankeyf’e baraj kurma sevdası ve karşı çıkanların Devletle sivil mücadelesi halen devam ediyor.

İstikrarsız ortamdaki denetimsizlikler en son akla gelen ekolojik sorunlar sağlıklı yaşamı tehdit etmeye devam ediyor;

Şark illerinin yüzyılın başından beri süre gelen istikrarsızlığı da doğanın kalbine hançer saplamaya devam ediyor. Zaten tüm Türkiye’de zayıf olan çevre – ekoloji koruma ve denetleme mekanizmaları bu bölgede maalesef hiç uygulanamıyor. Bilinçsiz tarla açmalar, denetimsiz faaliyetlerini sürdüren irili ufaklı işletmeler (mermer atölyeleri, taş ocakları) çevreyi kirletmeye zaten az olan su kaynaklarını kirletmeye devam ediyor. Batman Petrol Rafinesi gibi kurumların Dicle ve Fırat nehrine bıraktığı atık metallerden, evsel atıklarını arıtmadan çevredeki nehir ve göllere akıtan belediyelerin yarattığı kirlilikten sadece bölgede yaşayanlar değil, bölgede üretilen tarım ürünlerinden beslenen tüm ülke zehirleniyor.

Bölgedeki insan hakları ihlalleri ve anti demokratik yaşam gibi elzem ve güncel olan konulardan ekolojiye sıra gelmiyor. Günlük hayatımızın her anını doğrudan etkileyen doğa tahribatı nedense en son aklımıza gelen konu oluyor. Gün geçtikçe kanser gibi ölümcül hastalıkların oranı ise artmaya devam ediyor.

Yukarıda yazdığım ve çoğaltılabilecek sorunlar ile ifade etmeye çalıştığım temel nokta; Kürtlerin yaşadığı ayrımcılıkla mücadele ederken bölgedeki ekolojik sorunları da göz önünde bulundurmamız gerektiğine dair gerçek. Fakat ekolojik sorunları insanı doğa üstü tanımlayarak veya doğadan ayrı değerlendirerek çözemeyiz, demokrasi sorunumuz nasıl tüm toplumun sorunu ise bölgedeki ekolojik faaliyetler de tüm toplumun sorunu, bu bakımdan bölgede en az “kürt açılımı” kadar ciddi bir “ekolojik açılıma” da ihtiyacımız var.