Yeşeriyorum

Çevresel Felaketlerin Sorumlusu Aşırı Nüfus Artışı mı?

Günümüzde sosyal ve çevresel felaketleri aşırı nüfus artışına dayandırmak genel bir düşünce olmuş durumda, ama artık asıl suçluyu görmemiz gerekiyor. 
Sanayi Devriminden beri “aşırı nüfus artışı” fakirlik ve diğer sosyal problemler gibi çevresel felaketlerin de nedeni olarak gösterilmektedir. 1789’da Thomas Malthus’un ortaya koydugu üzere insan nüfusu geometrik olarak artarken bu artışı karşılayacak gıda üretimi aritmetik olarak artmaktadır. Bunun sonucunda aşırı nufus artışı doğal kaynakların azalmasına, fakirliğe ve sosyal eşitsizliklere yol açar ve bununla baş edebilmek için de özellikle az gelişmiş ülkelerin nüfus kontrolüne gitmesi gerektiği pek çok şekilde ifade edilmiştir.
Malthusyan teorisi eşitsizlik ve korku üzerine kurulan bir dünyanın ürünüydü ve modern çağ boyunca bir çok kesim tarafından özellikle de ekonomik ve sosyal krizlerin baş gösterdiği zamanlarda tekrar dile getirildi. Sayısal veriler ve istatistiklerin hüküm sürdüğü bir dünyada, “nüfus” terimi anlamını yitirirken, “insan” denilen şeyin Malthus teorisinde takılıp kalmış bir takım bilimsel uzmanlar ve profesyoneller tarafından yönetilebilecek bir değer olarak ele alındığı görüldü.  (Bununla ilgili uygulalan yöntemleri şimdilik bir kenara bırakalım.) Küresel ekonomik çöküntünün ve gıda krizinin ortaya çıktığı zamanlarında hemen az gelişmiş ülkelerde nufüs kontrollerine gidilmesi gerektiği çağrılarında bulunulur ve dünyaya gelen her yeni bebeği “bütün çevresel felaketlerin sorumlusu olarak”görmek bu neo- Malthusyenlerin genel tavrı haline gelmiştir. Ozon tabakasının delinmesinden, karbon emisyonlarına, asit yağmurlarına, biyo- çeşitliliğin azalmasından, ormansızlaşmaya, çölleşmeye kadar herşeyin sorumlusu aşırı nüfus artışıyla ilişkilendirilmiştir.
İnsan ve çevre birbiriyle oldukça bağlantılı şeylerdir. Ama sözde “dünyanın taşıma kapasitesi”-yani nüfus ve kaynaklar arasındaki ilişki, matemetiksel ve statik bir şey değildir. Sosyal ve tarihsel arkaplandan da ayrılamaz. Bu karmaşık, dinamik, sosyal ilişkilerle, üretim ve yeniden üretim teknolojileriyle, tüketim şekilleriyle, dinsel, sınıfsal, toplumsal cinsiyet ilişkileriyle biçimlenmiştir.
Küresel kapitalizmin ilk gelişim sürecinde, Avrupa nufüsü deyim yerindeyse, patlarken Avrupa dışındaki bölgeler tam anlamıyla nüfus azalması yaşıyordu. Modern çağda ise “nufus patlaması” genel olarak güney kutbunda yaşanırken, kuzey (göç haricinde) nüfus azalması yaşamaktaydı, bunun nedenini aslında eşit olmayan ilerleme biçimlerinde görmek gerekir. Fakirlik ve güvenli kaynaklarının azalması, insan gücüne dayalı tarımla geçinen pek çok kolonyal aileyi büyük aileler yaratmaya zorladı. Diğer kutuptaki orta-sınıf eşlerine karşın bu fakir ailelerin geçim kaynaklarından birinin de dünyaya getirdikleri çocuklarının emeği olduğu unutmamak gerekir. (Ayrıca sanılanın aksine bugün güney kutbunda nufus artışından çok fakirlik, sağlık olanaklarına erişeme, AIDS gibi pek çok nedenden dolayı nüfus azalması yaşanmaktadır.)
Herkesin tahmin edebileceği gibi sorunun kaynağı aşırı nufus artışınından ziyade giderek artan ekonomik eşitsizlikte yatmaktadır. Dünya nüfusunun %20’si en çok gelir düzeyine sahip ülkelerde yaşayıp, pastanın %86’sını tüketirken diğer %20 en düşük gelir düzeyiyle  % 1.3’ünü tüketmektedir. Açık ve net bir şekilde çevre üzerinde hangi kesimin daha çok zararı olduğu bu rakamlardan da görükmektedir. 
Gelişmiş ülkeler tarafından pompalanan militarizim, savaş, terör, korku hayatımız ve çevremiz üzerine tehdit oluşturmaya devam ederken, nüfus kontrol metodlarıyla dünya üzerindeki krizlerin çözüleceğini ileri sürmeye devam ediyorlar. Ama aşırı tüketim ve ekonomik büyümenin durdurulması gibi kelimeler bu gelişmiş zenginler için hırsızlık olarak görülüyor.
Çevreye asıl zarar veren bu kontrol edilemeyen ekonomik büyüme hırsına sahip olan büyük şirketker, sanayileşmiş- gelişmiş ülkeler ve yeni ekonomik güç olma yolunda ilerleyen ülkelerdir.  Nüfus rakamlarından, büyüme hızlarından basetmek yerine acilen gıda, barınma, eğitim ve sağlık haklarına eşit bir şekilde erişim olanaklarından bahsetmek gerekmektedir. Bugünün çevrecilerinden de dar Mathusyen yaklaşımlardan uzaklaşıp daha bütüncül bir sosyal adaletten ve küresel ekonomik dönüşümden bahsetmeleri beklenir.
Dilek Özkan

Kategori: Yeşeriyorum