Ege’de Denize Açılınca Kara’ya Batıdan Bakarsın

Memleketimin kayalık ve çorak tepeleri var. Bu tepelere denizden bakınca sık sık karşılaştığım bir manzara beni senelerdir karmaşık düşüncelere sevk eder.

İlk bakışta seyrek zeytin ağaçları ve bolca maki görürsünüz. Biraz daha bakınca bu bitkilerin oldukça kayalık bir zeminde yetişmiş olduğunu fark edersiniz. Tepelere yeterince uzaktan bakıyorsanız son olarak tepelerin aslında tamamen kayadan oluştuğunu ve bitkilerin tutunduğu toprağın dağınık ve sığ birikintiler halinde tepeye saçılmış olduğunu fark edersiniz.

Ege kıyıları tarım için zorlu bir coğrafyadır. Ancak yüzey arkeolojisi tarımla ilgili çok enteresan sürprizler de barındırır. En ıssız sahilin, çorak bir yamacında eskimiş, yer yer dağılmış setler görürsünüz. Harçsız, yığma taş ile inşa edildiğinden çok da eski olamayacağını tahmin edebildiğimiz bu setler dik ve zorlu yamaçlarda emekliye çekilmişlerdir.

Sabrın vücut bulmuş hali gibi yalnız sahilleri bekleyen bu setler onları inşa etmiş olanların dirayetini yılların içinden taşıyıp bize hatırlatır. Elfler gibi batı kıyılarına doğru yelken açmış olan kardeşlerimiz diktikleri zeytinler gibi hiç de acele etmeden kök salmışlardı bu topraklarda.

Bu yazıyı yazarken (evet tatil yaptım, hem de bir Ege sahilinde) yanıma bir keçi yaklaştı. Bir tane, bir tane daha derken çoban emmi de tepenin üstünde bir karaltı olarak belirdi.

Bir keçilere, bir zeytinlere, bir de çobana baktım. Terk-i diyar ettirilmiş komşularımızın bu toprakta nasıl kök salmış olduklarını ve sabırlarıyla zeytinlere ne kadar benzediklerini düşündüm. Keçilere ayak uydurabilen emminin keçiler gibi gezer göçerliğini düşündüm. Keçilerin iştahla taze filizleri yiyişini ve keçinin de makbul olanının körpe oğlaklar olduğunu düşündüm
Virane taş setler.

Aklım durmuyor, oradan oraya zıplıyor.

Askere gitmeme bir aydan az vakit var. Hugh Pope Türkiye’yi ve Türki devletleri en iyi tanıyan uluslar arası gazetecilerden. Diyor ki;

“Bir çok Türk için erkekliğe geçiş anlamına gelen ordu devletin en önemli kurumuydu. İranlıların şiirde, Ermenilerin el sanatlarında, Arapların dilde, Yahudilerin dinde uzmanlaşması gibi Türklerin en önemli yeteneği de askeri organizasyonlarıydı.” (1)

Keçiler bir yerde durmak bilmiyor. Otlaya otlaya geziniyorlar. Zeytinlerin gölgesinde otlar bitmiş. Keçiler bu otları yiyor. Zeytinin sabrı zeytine yarıyor gübre cinsinden.

Memleketin başka bir köşesinde ise “en büyük asker” sıfatıyla gençler havaya atılıyorlar. Sonra yere düşüyorlar ya “şehit” ya da “etkisiz hale getirilmiş terörist” olarak, en büyük çobanlar için körpecik…

Anneannem Urla’nın sayılı aşçı ve terzilerindendi vakti zamanında. Ud ve mandolin çalardı. Bir ustası Rum, bir ustası Yahudi’ymiş. Bizim hem bir iş becerip hem de sanatla ilgilenebilmemiz için ninemden sonra iki kuşak uğraşmamız gerekti.

Ege’de eskiden bağ olan her yer annemin çocukluğunda tütün tarlasına dönüşmeye başlamış. Açıkça çemkiriyorum: Mis gibi şarabın yerine boktan sigaranın kuşağıdır cumhuriyetin ilk iki kuşağı. Dedemin zamanında bağ olan yerler ilk önce tütün tarlası oldu şimdi yeniden bağ dikilmeye başlandı. Bunun için de iki kuşak geçmesi gerekti.

Birkaç ay öncesine kadar İstanbul’da yaşıyordum. Orada çalışmaya hevesli bir insan için bol bol taze ve lezzetli filizler vardı. Ancak ben zeytinler gibi olmak için İzmir’e döndüm. Bir gölgeyi devralıp kök salmaya.

Urla’da derler ki: “bağ babadan, zeytin dededen”

Not: Çevre ve orman bakanlığı Anadoluya keçilerin çok geldiğine ve ormanlara zarar verdiğine hükmetmişti. Ancak akademisyenlerden tersi yönde iddalar geldi. Kuş gribi salgınına tepki olarak katledilen kanatlı hayvanları ve devamında patlayan kene salgını ilişkisini anımsattı bana…

1. Hugh Pope – Evladı Fatihan S. 25