Hafta SonuKöşe YazılarıManşetUncategorized

Fukuşima İzlenimleri(4): Onagawa Nükleer santrali tanıtım ofisini ziyaret ve Dünya Risk Toplantısından notlar

Fukushima'dan Alınan 10 Ders

Fukuşima felaketinin 4.yıldönümünde orada yaşananları aktarmaya çalıştığım yazı dizisinin sonuncusuna geldik. Bu yazımda Onagawa Nükleer santrali hakkında aldığımız bilgileri ve birkaç tespitimi sizinle paylaşacağım. Fakat esgeçemeyeceğimiz bir gerçek var ki, biz Fukuşima’yı, halkın tepkisini, yaşananları anlataduralım Türkiye,  Japonya  tarafından kurulacak nükleer santral için halkın itirazlarını görmezden gelerek “meclis onayı”nı verdi. Üstelik bu tarihi hata, ülkede tam bir gün boyunca yaşanan elektrik krizinden sonraki gün gerçekleşti. “Nükleer santralimiz olsaydı elektrik kesilmezdi”söylemini baz alarak elektrik kesintisini altyapı eksikliğiymiş gibi göstermek hiç şüphesiz sadece iktidarın  kullanabileceği bir argüman olabilirdi zira nükleer  santral bir tercih meselesidir, siyasi bir karardır ancak unutmayalım ki sonuçları toplumu ilgilendirir.

Fukuşima’daki saha turunu ve ziyaretlerimizi tamamladıktan sonra Birleşmiş Milletler(BM)Dünya Risk Konferansı’nı da izlemek üzere geldiğimiz Sendai’de  program yoğunluğumuza göre sınırları içinde bulunduğumuz Miyagi eyaletindeki Onagawa Nükleer  santralinin tanıtım ofisini ziyaret ederek uzamanlardan bilgi alıyoruz. Onagawa nükleer  santrali Sendai şehrinden 70 kilometre mesafede, 173 kilometrekare içerisinde deniz seviyesinden 14 metre yukarıda kurulu bulunuyor. Fukuşima felaketinden sonra  altyapı güvenliğine dair yeterlilik araştırmalarının başlaması sebebiyle kapalı durumdaki 48 reaktörden üçü burada.  Onagawa Nükleer santrali, 2011 Fukuşima depremin merkez  üssüne Fukuşima’dan çok daha yakın bulunuyor.  Onagawa Nükleer Santralinin işletmecisi haberimizde bahsi geçen Higashidori Nükleer santralinin de işletmecisi olan Tohoku Elektrik ve bu santralin reaktörleri  Toshiba tarafından  sırasıyla 1984, 1995 ve 2002 yıllarında yapılmış. İlk olarak kurulan rektörün güç üretme kapasitesi 524 MW olup diğer ikisininki 825MW. Genel bir sunumdan sonra hepimiz Onagawa Nükleer santraline dair sorular soruyoruz. Benim sorum da nükleer santrallerin tüm bilinen maliyetlerinin yanısıra halihazırda çalıştırılmayan nükleer santallerin maliyetleri hakkında oluyor: Halihazırda kapalı tutulan nükleer santrallerde normalde kaç kişi çalışıyordu ? Her bir reaktör kapatıldıktan sonra çalışan sayısında azalma olmuş muydu ve mevcut durumda çalışanların maaşları normal ödeniyor muydu? Aldığım cevap  nükleer santaller hiç kapatılmamış gibi  santral çalışanlarının çalışma şartlarında değişiklik olmadığı yönündeydi. Santralde çalışan personel sayısı  500 teknik personel,  1500 ofis çalışanı  olmak üzere 2000 kişiydi. Halihazırda teknik personel ağırlıklı olarak güvenlik şartlarının sağlanıp santrallerin tekrar çalışıtırılması için testlere katılıyordu.  Bu açıklamadan Japonya genelinde kapalı olan nükleer santrallerin üretim olmamasına rağmen maaş ödedediğini, düzenli  işletme giderleri bulunduğunu anlıyoruz. Fakat söylediklerine göre bir atalet yoktu  ne de olsa mevcut  mühendislerinin yeteneklerini ise nükleer teknolojiyi ihraç ederek değerlendirmeyi umuyorlardı.

Onagawa Nükleer santraline gelirken yanımızda  A3 kağıtlarımızla kalemlerimizi aldığımızı da belirtmem gerekir, bilgi aldıktan sonra kendimizi ifade etme ihtiyacı içerisine düşeceğimizi biliyorduk . Nitekim bakınız foto 1: Herkes kendi dilinde “Nükleere hayır!” diyor yer: Onagawa Nükleer Santralinin bahçesi, arkadaki beyaz direkler Nükleer santrale  ait.

Foto 1: Onagawa Nükleer santrali tanıtım ofisinin bahçesinde

Yukarıdaki fotoğraf bir kare olarak hatıralarımız arasında yerini alırken diğer tarafta Sendai şehir merkezinde gerçekleştirilen Dünya Risk Konferansında  tarihe geçen konuşmalar yapılıyordu. Japonya Başbakanı Abe,  Fukuşima’da herşeyin kontrol altında olduğunu ve 120 bin insan hükümetin davetlerine rağmen evlerine geri dönmeyişini yok saymış, her hangi bir problemin kalmadığını iddia ederek konferansın açılışını yapmıştı. Oysa insanların evlerine dönebilecekelerinin duyurusu yapıldıysa tek sebep devletin daha fazla tazminat ödemek istememesiydi,Devletin tutumundan radyasyon oranlarının  pek de öngörülmediğini  anlıyoruz.  Dünya Risk toplantısında sadece doğal afetler risk kapsamında ele alınıyordu, insan hatasının yol açabileceği riskler konuşulmuyordu, nükleer santrallerin bahsi bile geçmiyordu. Neyse ki bu durum sivil toplum kuruluşları tarafından yürütülen paralel oturumlarda bambaşka bir görünüm aldı .

Birleşmiş Milletler Afet Risklerini Azaltmadan sorumlu Genel Sekreter Temsilcisi Margareta Whalström

Foto 2: Birleşmiş Milletler Afet Risklerinin Azaltılmasından sorumlu Genel Sekreter Temsilcisi Margareta Whalström

BM Afet Risklerinin Azaltılmasından Sorumlu Genel Sekreter Temsilcisi  Margareta Whalström insan kaynaklı risklerin de afet riskleriyle birlikte değerlendirilmesi ihtiyacına dikkat çekerek nükleer santrallerin de risk  kapsamında ele alınması gerektiğini söyledi.  Whalström’a göre afet risklerinin azaltılması için insanlığın karşı karşıya olduğu tüm risklere karşı sivil toplum örgütlerinin, politikacıların, iş insanlarının işbirliği yapması gerekiyordu. Nitekim ertesi gün yayınlanacak konferans raporunda ekibiyle birlikte bu konunun yer almasına çalışıyorlardı .Whalström dünya devletlerinin temsilcileriyle işbirliği sözü vererek küresel düzeyde adapte edilebilecek bir program önerisinde bulunacağını belirtti. Ona göre artık tren kalkmıştı  ne olacağını düşünmemize gerek yoktu. Sendai’deki dünya risk toplantısının sonucunda uluslararası, bölgesel ve küresel olmak üzere   uluslarası iletişim kurulmuştu. Whalström konuşmasında afet risklerinin azaltılması çalışmalarının iklim değişikliği ile sürdürülebilirlik arasındaki ilişkiyi de sağlayacağına inandığını belirtti.

Fukushima'dan Alınan 10 Ders

Foto 3: Fukushima’dan Alınan 10 Ders

Sizlere genel olarak Fukuşima’da geçirdiğim 10 günü aktarmaya çalıştığım sürecin en önemli çıktısı Japon sivil toplum örgütleri tarafından hazırlanmış olan ve bizlere tek tek ülkelerimizde tanıtmamız için verilen, izlenim yazılarımda değindiğim konuları içeren ve çok yakında Türkçesi ile buluşacağınız Fukushima’dan Alınan 10 Ders adlı kitaçıktır. Şimdilik ingilizcesine aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz. fukushimalessons.jp/Fukushima10Lessons . Yine aynı site üzerinden Japonca, Korece, Çince, Fransızca  versiyonlarına fukushimalessons.jp/ ulaşabilirsiniz.

Pınar Demircan

(Yeşil Gazete)

 

 

 

 

Kategori: Hafta Sonu

ManşetYazarlar

Fukuşima izlenimleri(3): Nükleer Felaket sonrasında gidenlerle kalanların değişen hayatları

Tohoku Yardım Derneği üyeleri

 

Fukuşima Daiichi Nükleer santral felaketinden etkilenen alan ilk günlerde 10 kilometrekare olarak ilan edilmişti, 6 ay sonra ise bu alan 20 kilometrekareye kadar  genişletildi.  Sözkonusu 20 kilometrekare içerisinde her biri yaklaşık 20 bin nüfuslu  Namie, Futaba, Okuma, Tomioka, Naraha  adında  kasabalar olup bu kasabaların sakinleri  yine Miyagi Eyaleti içerisinde Fukuşima ve Fukuşima’ya komşu  şehirlere yerleştirildi.

Fukuşima  şehir merkezinden Nükleer santralin bulunduğu  noktaya 9 kilometre kala turumuzun  da sonuna geliyoruz. Sırada 55 kilometre uzaktaki 330 bin nüfuslu Koriyama şehrindeki geçici konutlara(prefabrik evlere) yerleştirilen Namie  sakinlerine yapacağımız ziyaret var. Kar yağıyor. Oysa Namie bugün günlük güneşlikti . İnsanların sadece evlerini değil yaşam ortamlarını, alıştıkları atmosferi  bıraktığı aşikar. Burada  589 hane yaşıyor.  Aklıma Eylül 2013 tarihinde hazırlanmış olan youtubeda  izlediğim bir video geliyor. O kayda göre  Koriyama’daki, radyasyon seviyesi (oranını) 22 ,3 microsivert civarındaydı. https://www.youtube.com/watch?v=z4_ve1H11Wg

Nükleer  santralden 20 kilometre mesafe kapsamındaki bu  insanlar,  tahliye edilmişti edilmesine ama, santralin 55 kilometre batısında yer alan yerleştirildikleri şehir de radyoaktiviteden etkilenmemiş değildi.  Bu durum, rüzgarın estiği yönün, değişen hava şartlarının, felaket mahalinden uzaklık öngörülerek yapılan tahliyeleri   bir çözüm metodu olmaktan çıkardığını gösteriyor.  Nitekim  Japonların bugün Fukuşima’dan aldığı dersler arasında tahliye planlarının bir önemi olmadığı da yer alıyor. Yani havadan bir radyoaktif kirlilik sözkonusuysa insanları korumak için en önemli aksiyon hava şartlarına, rüzgarın estiği yönün aksine hareket etmektir ki bu durum ezbere uygulanan  tahliye planlarının anlamsızlığını ortaya koyuyor. Öte yandan düşük doz radyasyonun izleyen dönem kanser oranlarını arttıran bir faktör olduğu Türk Tabipler Birliği tarafından ülkemizde Çernobil’in insan sağlığına etkilerini araştıran çalışmalarla ortaya konmuş, ülkemizde Çernobil’den sonra  kanser oranlarının arttığı anlaşılmıştır.

namieden (3) (2)

Geçici konutların girişinde  Namie  Muhtarı  Yamamoto Bey ile aynı  yerleşkeden  Kawamura Hanım bizi karşılıyor. Burada kendilerinden Namie’den çıkış öykülerini dinleyeceğiz zira bunu anlatmak için izleyenlerin beğenisini toplayan  2 renkli yol  benimsemişler. Biri görsel hikaye anlatımı diğeri de çizgi film gösterimi. Görsel hikaye anlatımında, bir kuşun gözünden şiirsel bir dille  Fukuşima’da yaşananlar anlatılıyor.  İnsanlar  birden nasıl yok oldu nereye gittiler? Tarladan çıkan ürünler niye imha ediliyordu? O beyaz kıyafetli maskeli adamlar da kimdi ? Fakat biz kuş ne yapacak, ne zaman uçup başka diyarlara gidecek derken kuşun öldüğüne şahit olacaktık.

kuş 3

Sunumun ardından çizgi film başlıyor. Çizgi filmin senaryosunu 22 Haziran 2012’de 72 yaşında yaşamını yitiren  Yasuko Sasaki Hanım yazmış. “Göze Görünmeyen  Bulutun Altında Memleketimin  Mavi Gökyüzü” adlı  çalışması onun anısına çizgi film haline getirilmiş. Çizgi filmde,  birden yaşlı kadının evinin kapısı çalınır, nükleer santralin patladığı haberi verilir kendisine: hemen evini terketmesi gerekiyordur.”…milisivert radyasyon vardır havada, yaşlı kadın anlamaz “milisivert mi o da ne? bekerel mi hiç duymadım…” Sasaki Hanım fazlasıyla hayatın içinden kaleme almış senaryoyu, zaten daha sonrasında  yerleştirildikleri geçici konutlardaki hayatı da anlatıyor: insanların tanımadığı birileriyle ortak bir hayatı sürmesinin zorluklarını,  ilişkileri çok başarılı bir şekilde yansıtmış.

Sunum sonrasında otobüsümüze geçerek  şehir merkezindeki otelimize dönüyoruz . Fukuşima şehir merkezi Daiichi nükleer santralinden 40 kilometre uzaklıkta. Facianın üstünden 4 yıl geçmişken  şehirde bir hareketlilik var, gidenlerin bir kısmı devletin yaptığı çağrılara kayıtsız kalmayarak geri dönmüş,  bir kısmı ise  hiç gitmemiş . İnsanların tüketim  yaklaşımında sıradışı bir şey var mı diye süpermarkete gidiyorum, herşey normal, balık reyonu  dolu ,insanlar rahatça alışveriş yapıyor. Gıdadaki radyoaktivite  oranı başından beri ilgi odağım olduğundan daha önceki bi yazımı size hatırlatarak:   http://yesilgazete.org/blog/2014/06/16/japonyanin-yeni-ve-sasirtici-sektoru/  Bu haberde bahsi geçen ölçüm istasyonunun bir benzerine giderek  bilgi aldığımı da belirtmek isterim.

Bu merkezi,  Üçüncüsünün  Sendai’de yapıldığı Dünya Risk Konferansına katıldığımız son günü  ziyaret ediyorum. Çok şanslıyım, Fukuşima’da tanıştığım ve size geçen yazımda bahsettiğim Yazar Mutou Hanım ve  arkadaşı  Chiba Hanım, her ikisi de Fukuşima Nükleer felaketinden itibaren nükleer santrallerin tekrar açılmaması ve hayatımızdan tamamen çıkıp gitmesi için uğraş veren sivil toplum örgütleri içerisinde mücadele eden idealist kadınlar, talebimi unutmamış ve benim için tanıdıklarıyla bağlantıya geçerek merkezlerini ziyaret etmek istediğimi aktarmışlar.

inori

Tohoku Yardım Derneği üyeleri

Ölçüm Merkezinin adı İnori (anlamı: yürekten dilemek, dua ). Naoya Bey bir rahip, bu ölçüm merkezinin kurulmasında Belediye Meclisinden Higuchi Hanım’ın katkısı büyük, her ikisi de Touhoku Yardım Derneği’nden. Aslında Ölçüm merkezi daha önce şehir içindeymiş ama kira gibi ödenek problemleri çıkınca kilise içerisinde bir odada kaliteyi düşürmeden gönüllü faaliyetlerini sunabileceklerine kanaat getirmişler. Bu ölçüm istasyonu  yine bağışlarla kurulmuş olan, ekipmanlarının  Almanya’da  bir firmadan temin edilmiş . Naoya Bey toplum içerisindeki baskıdan da söz ediyor,  bölgeden kaçmayı başka yerlerde yaşamayı tercih edenlerin  aileleri tarafından “Sen  Japonya’nın gelişmesine engel olmak istiyorsun” gibi iddialara maruz kaldığını, radyoaktif kirliliğin inkarının  teşvik edildiğini söylüyor .

ölçüm uzman2

Ölçüm istasyonunda sistemin nasıl işlediğine gelecek olursak ölçümü yapılan  bir numune örneğin 3 kiloluk prinç için 50 gramı  test ediliyor(test edilen oran hep aynı), bu ölçüm ekipmanı bilgisayara bağlı ve veri sonucu ordan çıkıyor . Numune üzerinden yapılan ölçümler ücretsiz olurken bu hizmet  ticari amaçlı olarak restaurant veya  market işletenlerin  sundukları gıdalarda radyoaktivite olmadığını belgelemek için ise ücretli : 5000Yen (40 dolar ).  Lakin  radyoaktivitede inkar politikası izleyen bir kısım  Japon halkının bu sertifikayı alan yerlerden gıda temini gibi bir çabası da yok.  Aslında bu ölçüm istasyonunun takipçileri belli, zira şehir merkezinden taşınıp biraz daha uzaktaki kiliseye yerleşmeleri ziyaretçilerinin sayısında bir değişikliğe sebep olmamış .

Peter Drucker’ın  yönetim bilimlerinde  “ölçemediğinizi yönetemezsiniz” sözü aklıma geliyor. Şüphesiz bu sözün tersi de doğru,  nükleer facianın etkilerinin yönetilebilirliğinin zor oluşundandır ki  Japonlar ölçmeyi reddediyor : göze görünmeyen radyasyonu inkar politikası  alıştıkları hayatı terketme niyetinde olmayan Japonların hayatını kolaylaştırıyor. Bir tarafta bırakın kasabayı, şehri ülkeyi terkeden Japonlar, bir başka tarafta kendini mücadeleye adayanlar varken tam karşılarında alıştıkları hayatı bırakamayan,  hayatını değiştirmeyi reddeden kitleler de var ki tercihlerinin sonucunun önümüzdeki on yıl içerisinde artan kanser oranlarının verileri olarak karşımıza çıkmamasını diliyorum.

Sonraki yazı, Fukuşima İzlenimleri(4): Onagawa Nükleer Santrali tanıtım ofisini ziyaret & Dünya Risk Konferansından Notlar

Pınar Demircan

(Yeşil Gazete)

Kategori: Manşet

ManşetYazarlar

Fukuşima İzlenimleri (2) : Faciayı yaşayanların eylemi “Nükleerden vazgeçelim!”

Fukuşima’dayız. Aklımızda  Fukuşima İzlenimleri(1)’de bahsettiğim otobüsün camından seyrederek içinden geçtiğimiz İitatemachi, Namie , Minamisoma …Bu kez  orada faciayı yaşayanların isyanlarına destek vereceğiz.  Dolayısıyla bu yazımda size Fukuşima’da katıldığımız iki farklı eylemden bahsedeceğim.  Biri  11 Martta Fukuşima şehir merkezinde bir sokak eylemi, festival yürüyüşü gibi rengarenk çeşit çeşit kostümler içinde  insanların  “Nükleere hayır!” nidasını  yansıtacak. Diğeri  ise  ilkinden 3 gün sonra 14 Martta yapılmış olacak.  Fukuşima’nın  faciayı nasıl algıladığını ve değerlendirdiğini bize gösteren  referans özelliği taşıyacak.

Merakla beklediğimiz sokak eylemi  Fukuşima Kültür Merkezindeki   anma töreninden sonra başladı. Farklı ülkelerden  gelen bizler  sahneye davet edilerek kısa kısa Fukuşima faciası hakkındaki düşüncelerimizi ifade ettik, ortak temennimiz  başka Fukuşima facialarının yaşanmamasıydı . Töreni  4 yıl öncesinde verilen kayıplar için saygı duruşu  takip etti.  Yürüyüş yaklaşık 100 kişilik  bir katılımla başladı ilerleyen saatlerde  kortej 300 kişiye ulaştı. Yürüyüşe eşlik eden  2-3 polisin yegane görevi   araç trafiğine karşı kortej  güvenliğini sağlamaktan ibaretti. .

Yürüyüş boyunca farklı insanlarla konuşma fırsatım oldu.  Örneğin okul çocuklarıyla konuştum,  onlara, “Fukuşima’da  çocuk olmayı” sordum, bana  eve kapanıp  hasır zeminde oyun oynamaktan  sıkıldıklarını anlattılar, toprağı, açık havayı özlemişlerdi.  Radyasyondan korktuklarını söylediler, göze de görünmediği için nerede olduğunu anlamıyorlarmış  bu da onları hep dikkatli olmak zorunda bırakıyormuş, annelerinin tembihlerinden çok sıkılmışlar.  Bu yürüyüşü deneyimlediğimiz haftanın sonunda Tokyo’da tanıştığım bir sivil toplum örgütünün son dönem misyonunun  özellikle Fukuşima’daki çocuklara dışarda oyun oynayabilecekleri günübirlik seyahatler düzenlemek olduğunu öğrenecek, doğal olarak bu çocukları, onların yüzlerini,  ifadelerini  hatırlayacaktım.

IMG_2555

Fukuşima’da her gün okula giden çocukar

 

Eylem sırasında  değişik kostümler  boy gösterdiği için yüzünü peçeyle kapatmış bedevi görüntüsü veren bir adam dikkatimi çekti.  Önümüzdeki süreçte  eylemlerde yüz kapatmanın terör eylemi sayılacağı  kanuni düzenlemelerin yolda olması  algıda seçicilik yaratmıştır diye düşünsem de bu adamın  ne kadar coşkuyla korteji götürdüğünü, oradaki varlığının altını çizdiğini farketmem  yanına yaklaşıp ona neden bu kostümü seçtiğini sormamı gerektirdi.

IMG_2553

Eyleme katıldığı için işinden kovulmaktan korkan bir Japon

Cevap tahmin ettiğim gibiydi: Bu vatandaş,  bir devlet memuru olduğu için yaptığı eylemin sonuçlarından korkuyordu  ve işinden olmamak için kimliğini gizlemesi gerekiyordu. Sonraki günlerde aldığım bilgilerle de birleştiği üzere aslında  Japonya’da  da insanların gözaltına alınması, eylemlerinden dolayı işlerinden atılmaları  pek sık karşılaştıkları bir gerçekti ve bu durum onları hayatlarını idame ettirmekle varlıklarını kanıtlamak arasındaki tercihte çaresiz bırakıyordu .

Kortejin önünde bir Meksikalı bir Türkiyeli aktivist

 

Yaklaşık 2 saat yüründü, nihai olarak  valiliğin yakınlarında bir alışveriş merkezi önünde de  yürüyüşün anlam ve önemini ifade  eden  açıklama okundu

Diğer eylem İki gün sonra 14 Mart günü  Fukuşima’da  bir spor kompleksinde gerçekleştirildi. Yaklaşık 6 bin kişinin katıldığı yazar, aktivist, öğretmen, yerel yöneticilerin sunum ve konuşmalardan oluşan  program   süresince konuşmalarından en çok etkilendiklerim:  İki kadın yazar, biri “Sayonara Genpatsu” (Güle güle nükleer santral) hareketini başlatan Keiko Ochiai, diğeri Fukuşima faciasında kadınların mücadelesine dair “Bu da mı günah değil? /Lütfen Fukuşima’nın çığlığına kulak verin! ”adlı  İngilizce basıkısı da yeni çıkmış olan Fukuşimadaki kadınların emeğiyle hazırlanan kitabın yazarlarından Ruiko Mutou . Bir budist tapınağı rahibi, bir de Fukuşima Üniversitesinden Finans Profesörü  Shuji Shimizu . Bu insanların hepsi  konuya farklı açılardan değinerek nükleer santral kazasının hayatlarını nasıl etkilediğini  anlattı, ortak mesaj pek tabi ki “nükleer santrallere karşı hep birlikte mücadele edelim” idi, bu konuşmalardan aldığım notları sizlere de aktarmak isterim.

IMG_2123

Spor salonunda saygı duruşuyla başlayan Fukuşima Nükleer Faciasını anma etkinliği

 

Yazar Ochiai dedi ki “Nükleer santral ayrımcılık yaptığı için problemdir , savaşlar ayrımcılık yaptığı için problemdir  çünkü birileri ölür ve birilerinin ölmesinden başka birileri fayda sağlar. Bize unutturulmak istenen şeyler var, olimpiyatların Tokyo’da yapılacak olmasıyla, kalkınma yalanlarıyla kandırılıyoruz. Bugün Fukuşima’da mağdur olanlarla dayanışma günüdür, kapıda durmayın içeri girin, Fukuşima’daki arkadaşınızın yanında olun onun size ihtiyacı var”.

Yazar Mutou  ise kaza sonrası bilançoyu özetleyerek başladı konuşmasına. “Bugün nükleer santralde 7 bin kişi çalıştırılıyor; çocukların çalışıtırlması da problem hatta 13 yaşındaki bir çocuğun 3 bin Yene (yaklaşık 30 dolar) çalıştırılması gibi olaylar da yaşadık hatırlarsınız; Radyoaktif atık su denize akıtılıyor, o denizde  geçen sene çocuklar yüzdürüldühatırlarsınız: radyoaktif bölgede yollar yapılıyor, insanların otomobilleriyle bu yollardan geçmesine izin veriliyor. Tüm bunlar bize gerçeğin unutturulması için yapılıyor, bizler şimdi ve şu anda bir daha ülkemizde  nükleer santrallerin çalıştırılmaması için birlik olmalı, dünyadaki nükleer santrallerin de kapatılması için mücadele etmeliyiz”.

Rahip “Doğal olanın bozulması dinimiz gereği kabul edilemez .İnsnaların yaşamlarını etkilediler, onları bir daha evlerine dönmeden prefabrik evlerde yaşamak zorunda bıraktılar. Kirliliğin bertarafı çalışmaları tamamen yalandan ibaret.”dedi

Fukuşima Universitesinden Profesör Shimizu ise doğal olarak problemi finansal açıdan ele alarak dedi ki “Nükleer santral kazasının maliyeti bizlerin vergisiyle ödeniyor, kazadan beri bu santraller kapalı peki  bu santraller için yapılan ödemeler bitti mi? Hayır aynen devam ediyor. Üstelik santrallerin yeniden çalıştırılması için yeni teknolojik yatırımlar yapılıyor ve  bu meblağlar  da bizlerin vergisiyle ödeniyor. Bu durum devletin  yaklaşım ve düşünce şeklinin değişmediğini  gösteriyor. Bu sistem öyle üstesinden kolay gelinecek bir sistem değil.  Biz yaşadığımız sürece bu sistemin son bulması için gayret göstermeliyiz.”

Tören bitince yurt dışından, şehir dışından  katılan olup olmadığı sorulunca, salondaki bir anti nükleer  grubun bize  hediye ettiği  “Fukuşima’da yaşamak istiyorum” forması üstümüzde ayağa kalktık ve  salondan büyük alkış  aldık. Japonların ne kadar organize bir toplum olduğunu bilenler için  spor salonunda gerçekleştirilen eylem aslında hiç  sıradışı  değil. Organizasyon komitesi her hangi bir şiddet , hareket ,aksiyon olmaksızın konuşmalardan oluşan  eylemi organize  etmek ve sonraki eylemlerine kaynak bulmak için bağış toplayarak törenin sonunda toplam 1 milyon yen elde etti. Toplanan miktar anons edilince salonda büyük bir alkış koptu. Demek istediğim,  miktar huzursuzlukla değil coşkuyla karşılandı. Meblağın büyüklüğü  olayın ne kadar desteklendiğinin maddi bir göstergesiydi.  Nükleersiz Türkiye için Kürekle Karadeniz  eyleminde fonlabeni ile aslında bu yapılacaktı. Maddi destek  manevi desteğin somut göstergesi olacaktı. Fakat  bizim ülkemizde yanlış anlamalar çok mümkündü.  Bu noktada Japonya’da  sivil toplum örgütlerinin yegane  finansal kaynaklarının “bağış” olduğunu  söylemeden geçemeyeceğim. Hiç şüphesiz bağış yapma lüksü olan, hayat standartları bizimkinden iyi olan bir toplumdan bahsediyorsak da insanların birbirine duyduğu güven ve saygıyı  bir kez daha derinden hissettim ve pek tabii olarak  bizdeki uygulamalarla  da mukayese ettim.  Japonların  spor salonunda 1 milyon yen (10 bin dolar) bağış topladıklarını  salonda kopan alkışlarla kutlamaları, bana karşılıklı güven tesis etmenin  önemini  düşündürdü. Peki bağış yöntemi baş ağrıtıyorsa, üstüne üyelerinin  meslek odalarına ödediği aidatları kesmek suretiyle hükümet, kendi karar ve yönetim erkine karşı çıkılmasını önlemek adına meslek odalarının gücünü  azaltıyorsa  Türkiye’deki sivil toplum örgütleri  nereden kaynak bulacaktı?  Bazı kurum  ve kuruluşların hibesi yoluyla  elde edilen  imkanlar ise tam tersine organizasyonun özgürlüğünü kısıtlayıp  yönetim ve idaresinde  sapmalara,  parayı verenin düdüğü  çalmasına neden olmuyor muydu? Öyle sanıyorum ki kaynağı anonimleştirmek  sivil toplum örgütlerinin aldığı desteğin politik kullanımını önleyecek yegane yöntem. Sorunun çözümü  toplumdaki  güven sorunu şeffaflıkla giderebilmekte yatsa da  ilk adım o örgüte bir şans vermek.

 

Bir sonraki yazı,  Fukuşima’dan  İzlenimler (3) :Nükleer Facia sonrasında Değişen Hayatlar

Pınar Demircan

 

Kategori: Manşet

Hafta SonuManşetYazarlar

Fukuşima İzlenimleri (1) : Radyoaktivite kaynaklı diğer sorunlar

Üç Mil Adası ile Çernobil kazalarının ardından nükleer santrallerin yıkıcılığını bize bir kez daha gösteren Fukuşima faciasında (#Fukushima)  4 yılı geride bıraktık. Gün geçmiyor ki yeni bir sızıntı haberiyle sarsılmayalım. Daha bir hafta önce 10 aydır sürmekte olan yüksek oranda sezyum içerikli  bir sızıntı olduğunu  iki gün önce de 750 ton kontamine suyun zapt edilemeyerek  okyanusa karıştığını öğrendik. Fukuşima’da  facia devam ediyor işin kötü tarafı her an daha fenası olabilir.

Fukuşima’dayız,  burada  dünyada benzer felaketler yaşanmasın diye  nükleer mücadele  içerisinde yer alan farklı ülkelerden benzer motivasyona sahip bir grup insan  Fukuşima’dan öğrendiklerini aktarma çabası içindeki lokal gruplarla  buluşuyor. Bu buluşmadan  “Fukuşima’dan Alınan Dersler” adlı kitapçığın bizler tarafından dünya çapında tanıtılması kararı çıkıyor. 11 Mart’ı Fukuşima faciasının yıldönümünde Fukuşima’ların yaşanmaması için dünyanın 21 farklı ülkesinden sözleşiyoruz. Fukuşima faciası denince aklımıza 11 Mart geliyor, Japonlar kendi aralarında 11Mart’ı diğer günlerden ayıran faktör olduğunu ifade edercesine “o gün” diye niteliyor, ancak unutmayalım ki   bu tarihte15 bin kişinin hayatını kaybettiği, 4 bin kişinin kayıp olduğu deprem ve tsunami olmuştu. 4 yıldır devam eden facianın esas sebebi  ise ne deprem ne tsunami, 200 bin insanı topraklarından koparıp dışarı atan, 120 bin insanın evine belki bir daha hiç dönememesine sebep olan  nükleer kaza,  deprem ve tsunamiden 3 günün ardından gerçekleşti. Soğutma suyu pompasındaki sistemsel arıza ,  üçüncü  ünitede  12 Mart 2011 tarihinde yerel saatle 11.00’da ve ikinci ünitede  14 Mart 2011 yerel saatle 14.00’da  yaşandı.  İlk patlama ise 15 Mart günü yaşandı. Bu sebeple   4 yıldır 11 Mart 2011 günü ile başlayan hafta içerisinde Japonya genelinde  eylemler yapılıyor,  bugün de 14 Mart ve 11 Martttakinden farklı olsa da Japonya’da yine mesaj aynı: “Nükleer santral istemiyoruz!”.Nükleere isyan eden  Japonlar bu hadiseleri ne unutmaktan  ne de unutturulmasından yana: nükleer karşıtı etkinliklerin yoğunluğu  tüm hafta boyunca devam edecek . Fukuşima’da iki  protestoya dair detayları birarada aktarmak üzere  şimdilik  eylem haberini yazmayı erteliyorum .

2015-03-12 11.09.15

Size Fukuşima’yı anlatmam gerek: Otobüs camından görünen Fukuşima’yı…Dışarı çıkmamız yasak, camın buğusunu silerek kameranın merceğini cama yapıştırmaktan başka çaremiz yok. Dışarıda oynamaya  hasret küçük çocuklar geliyor aklıma….Oysa 30 kilometre mesafedeki nükleer  santral  kazası olmasaydı  otobüsle içinden geçtiğimiz  ve  altının  kaya olduğu söylendiği İitatemachi’de  nükleer atıkların kalıcı bir şekilde gömülmesi planlanıyordu. İşte bu toprak altına girmeyi reddeden  radyoaktif atıklar başkaldırırcasına yol kenarında evlerin önünde: 1 tonluk çöp torbalarına  konmuş  yakılmak üzere bekliyor. İitatemachi’nin nükleer santralin yanıbaşındaki Minamisoma’dan daha çok radyoaktif kirliliğe uğradığını öğreniyoruz, sebep kuzeybatıya kuvvetli esen rüzgar. (Bu durum bize şunu gösteriyor, istediğiniz kadar plan yapın o gün rüzgarın nereden eseceğini bilmezseniz radyoaktif bulutların nereye gideceğini de bilemezsiniz).Bu durum bize hiçbir tahliye planının işe yaramayacağını gösteren güzel bir örnek, öte yandan bizim ülkemizde böyle bir endişeye yer yok zira tahliye planının ÇED raporunda bile esamesi okunmuyor.

54.fukuşima, pınar demircan, yeşil gazete

 

Japonya’da ülke genelinde 22 adet yanabilen radyoaktif çöp imha makinesi var. Bu  işletmelerin de  operasyon sonrası  parçalanarak yok edilmesi gerekiyor, aksi halde yüksek kontaminasyonun etrafa yine zarar vermesi söz konusu. Yetkililer nasılsa kasaba boşaltıldığı için makinelerin imhasına gerek görmediklerini söylese de  genç bir annenin feryadı: “Nihonmatsu’da tiroit kanseri oranları  Fukuşima’dakinden  fazla, bu radyoaktivite  bertarafı için kullanılan makineleri lütfen okulların yakınına kurmayın” diyor (Nihonmatsu Fukuşima eyaletinde yüksek kontaminasyona uğrayan bir şehir). Radyoaktif olup yanabilen maddelerin imha edildiği bu makinelerin maliyeti ebatlarına göre değişiyor , fabrika tipi  50 bin-5 milyon Dolar civarında   ve bulunduğu yerde  imha işlemi gerçekleştirildikten sonra  bir daha kullanılmayacak şekilde imha edilmeli. Kabul edersiniz ki nükleer santralleri hayatımıza sokan zihniyet bu  pahada ağır radyoaktivite imha makinelerinin  kullanım sonrasında  kırılmasına, parçalanmasına da   karşı. Böylece öğreniyoruz ki radyoaktif  dertlerin  her biri bir yenisini  doğuruyor. Gerek kurulması gerek  işletilmesi sırasında ağır maliyetleri olan  nükleer santrallerin bir  kaza olduktan sonra  kirli toprağın temiz olandan ayrılmasını gerektirdiğini, kirli toprağın, çalı çırpının yanabilen maddelerin yakılarak bertarafının başka bir dert oluşturduğunu görüyoruz. Dolayısıyla bu durum sermaye sahipleriyle bölge halkını bir kez daha karşı karşıya getirirken yüksek maliyetli makinenin tek kullanım sonrasında imha edilebilirliği de  yakılan maddenin atmosfere karışması da yeni bir sorunlar olarak karşımıza çıkıyor. Tüm bu tartışmalar sürüp giderken  ise kanser ve diğer hastalıkların oranları artıyor, çözümsüzlük içinde  hayatlarını sürdürmeye çalışan insanlar bir kez daha mağdur ediliyor.

Çernobil’in bulutu başımızda dolaşırken  bir kazanın ardından  ortaya çıkabilecek diğer sorunları takip etmek şüphesiz şimdiki iletişim teknolojileriyle olduğu kadar kolay gerçekleştirilemedi. Ne dersiniz sizce de  talihsizlikler içindeki Fukuşima dünyaya bir daha düşünme fırsatı sunarak bize”İnsan enerjisini, neşesini sağlığını nükleer enerjiye değişmeye değer mi” sorusunu sordurmuyor mu?

Sonraki yazı   : Fukuşima İzlenimleri (2): Faciayı yaşayanların eylemi”Nükleerden vazgeçelim!”

54.Pınar-Demircan.yeşil gazete

 

Pınar Demircan

(Yeşil Gazete)

 

 

 

 

Kategori: Hafta Sonu

İklim KriziManşet

Japonya’nın Fukuşima bahanesi gerçekleri yansıtmıyor – Varşova izlenimleri [8.gün]

Japonya günün fosilini alırken

Japonya günün fosilini alırken

Varşova – Birleşmiş Milletler zemininde kelimeler çok büyük bir önem taşıyor. Tek bir kelimenin bir başkasıyla değişitirilmesi için bazen günlerce pazarlık edildiği, hatta bazı sözcüklere ambargo konduğu oluyor. Örneğin eskiden ülkeler karbondioksit azaltımı için commitment (taahhüt) altına girerlerdi, oysa şimdi fazla kuvvetli bulunan bu sözcüğü kimse ağzına almıyor, herkes pledge (vaat) deyip duruyor. Ya da gelişmekte olan ülkeler kayıp ve zararlar için mekanizma oluşturulmasını talep ederken, gelişmiş ülkeler kendilerini yeni bir mekanizmayla bağlamamak için eski mekanizmaların içinde kurumsal düzenlemeler yapmak istiyorlar.

Yalnız aynı anlama geldiği düşünülebilecek sözcüklerin ima ettiği şeyler arasındaki farka dair bu aşırı duyarlık, yavaş yavaş taahhütte bulunma konusunu da tuhaf bir hale sokmaya başlamış gibi görünüyor. Eskiden bir ülkenin belli bir emisyon indirimi için taahhütte bulunması, geleceğe dönük bir şeyken, son zamanlarda ülkeler son yıllardaki emisyon miktarlarına bakıp varolan performanslarını geleceğe dönük vaat halinde sunuyorlar. Böylece geçmişteki taahhütlerinden geri dönmüş oluyorlar ve ne de olsa hafıza-ı beşer deyip, yakın geleceğe dair vaatlerini tutturmayı garanti altına almış oluyorlar. Tabii bunun iklim değişikliğini yavaşlatmaya ne gibi bir faydası var, diye sormamalısınız.

Örneğin son yıllarda emisyonları hafifçe de olsa azalma eğiliminde olan ABD, emisyonlarını 2020’de 2005’e göre %17 azaltabileceği neredeyse kesin hale geldikten sonra (ki süreç 2005 gibi alakasız bir tarihten sırf bu yüzden başlatılıyor), bu hedefi açıklamıştı. Ama burada Japonya’nın yaptığı bundan da ibret verici.

Japonya -%25’den, +%3,1’e

Kyoto Protokolü’nü imzalayan ve aldığı yükümlülüğe göre emisyonlarını 2012’de 1990 seviyesine göre %6 indirmesi gereken Japonya, geçen yıllarda daha da iddialı bir hedef almış ve 2020’ye kadar bu indirimi %25 düzeyinde gerçekleştireceğini ilan etmişti. Oysa Japonya geçen hafta Varşova zirvesinin başlamasından birkaç gün sonra bu sözünden aniden döndü ve azaltım hedefini 2020’de 2005’e göre %3,8 azaltım olarak olabildiğince aşağı çekti. Bunun anlamı 2020’de 1990’a göre %3,1 artış! Buna göre Japonya atmosfere yılda 356 milyon ton daha fazla sera gazı salmış olacak.

Üstelik böyle olduğunu Japonya’nın delegasyon başkanı Hiroshi Minima kendi ağzıyla açıkladı.

Belki burada Japonların dürüstlüğünden bahsedebilirsiniz, ama Japon sivil toplum örgütleri bunun dürüstlük değil, yalancılık olduğunu düşünüyorlar. Çünkü Japonya bu hedef düşürme kararını Fukuşima nükleer kazasına ve bu nedenle nükleer santrallerini kapatmak zorunda kalmalarına dayanarak (ki kazadan sonra güvenlik gerekçesiyle kapatılan ülkenin 50 nükleer santrali şu an çalışmıyor ve bir daha açılması da zor görünüyor) meşrulaştırmaya çalışıyor. Oysa durum hiç de öyle değil.

Japonya hedefini tutturamayacağını anlayınca ve tutturmaya da hiç niyeti olmadığına karar verince, nükleeri bir bahane olarak kullanıyor. Böylece her şeyin üstüne kendini bir de mağdur pozisyonuna sokuyor.

Japonya emisyonlarını Fukushima’dan önce de artırıyordu

Japonya’nın İklim Değişikliği Ağı (CAN Japonya) bu kararın kendileri için sürpriz olmadığını söylüyor. Fukuşima kazasından bu yana Japon hükümetinin enerji politikalarını değişitirmek için çalıştığını söyleyen CAN Japonya, bunun tamamen şeffaflıktan uzak bir süreçle, kapalı kapılar ardında yapıldığını, halkın katılımının hiçbir şekilde sağlanmadığını söylüyor. Yani nükleerin, fosil yakıtların ve büyük şirket çıkarlarının olduğu her yerde olduğu gibi ciddi bir demokrasi açığı söz konusu. Ancak CAN Japonya’ya göre nükleer santralların kapatılması iklim konusundaki geri adımda sadece bir bahaneden ibaret, çünkü Japonya Fukuşima’dan önce de zaten yanlış enerji politikaları yüzünden emisyonlarını artırıyordu.

Bağımsız araştırma kuruluşları Ecofys ve Climate Analytics de aynı fikirde ve Japon hükümetinin bu hedef azaltımının nükleerden vazgeçmelerine bağlı olduğu iddiasının doğru olmadığını söylüyorlar. Çünkü yaptıkları hesaba göre kapatılan bütün nükleer santralların ürettiği elektriğin tamamı bile değişik fosil yakıtlardan (mevcut oranlarda) üretilse, yani olması gerektiği gibi yenilenebilir enerjiye geçilmese bile, %25’lik azaltım hedefi en çok %17-18’e düşürülebilir. Hatta bu fosil yakıtların tamamı kömür bile olsa %12-13 azaltımı başarmak mümkün. Oysa Japonya hedefi %3,8 gibi çok düşük bir seviyeye çekerek emisyon azaltımı için hiçbir şey yapmaya niyeti olmadığını açıklamış oluyor.

Japonya’nın, aralarında WWF ve Friends of the Earth Japonya’nın da olduğu 5 çevre sivil toplum örgütünün ortak açıklamasında da aynı vurgu öne çıkıyor. Sivil toplum örgütlerine göre Japonya’nın nükleer enerji olmadan, enerji verimliliğinde artış sağlayarak ve yeni yenilenebilir enerji santralları kurarak 2020’ye göre %26 azaltım yapması mümkün.

Japonya 2015’i zora sokuyor

Climate Analytics’den Marion Vieweg, Japonya’nın bu tutum değişikliğinin 2015’e dönük olarak müzakerelere büyük zarar vereceğini söylüyor. Çünkü diğer gelişmiş ülkelerin daha önce en yüksek azaltım hedeflerinden birine sahip Japonya’nın yaptığı bu dönüşten sonra kendi alacakları hedefleri de hızla düşürmeleri olası. Bu durumda 2015’de de anlamlı bir uluslararası anlaşma çıkması mümkün olmayabilir.

Japonya heyetinin burada yaptığı basın toplantılarından ikisini izledim. Japonya’nın tutumundaki en tuhaf yan şu: Açıklamalarına 2050’ye kadar sera gazı emisyonlarını 1990’a göre %80 azaltması gerektiğini söyleyerek, yani eski tutumlarında bir değişiklik olmadığını iddia ederek başlıyorlar. Ve açıklamalarını Japonya’nın 2020 sonrasına dair uluslararası bir çerçeve kurulmasına dair tartışmalara liderlik edeceğini söyleyerek bitiriyorlar. Yani tutumumuz değişmedi ama, 2020’ye kadar bizden bir şey beklemeyin, ama sonrasında (herhalde yeni teknolojiler geliştirecekleri varsayımıyla) göreceksiniz bizi, demeye getiriyorlar. Ancak bunun 1990’dan beri gelişmiş ülkelerin sürdürdüğü dünyaya zaman kaybettirme taktiklerinden bir farkı yok.

Bir küçük not da Japonya’nın yeni uydusuyla ilgili olarak ekleyelim. Japonya yürüttüğü bir projeyle 2017’den itibaren küresel sera gazı emisyonlarını uzaydan tespit etmeye hazırlanıyor. Bunun için önümüzdeki yıllarda yeni bir uyduyu uzaya gönderecekler. Uydudan ülkelerin, hatta büyük kentlerin ne kadar sera gazı saldığı saptanabilecekmiş. Bilindiği gibi şu anda her ülke kendi emisyonlarını kendisi hesaplıyor. Bakalım bu yeni gelişme emisyon hesaplamalarına nasıl bir değişikliğe yol açacak?

Gelişmekte olan ülkelere günün fosili ödülü

Önceki gün günün fosili ödülü Suudi Arabistan, Pakistan, Malezya ve Çin dörtlüsüne gitti. Tabii bu ülkelerin ödülü fosil abonesi Avustralya ile paylaştıklarını söylemeye gerek yok. Peki neden bu dört ülke?

CAN’in açıklamasına göre bu ülkeler 2015 protokolünün yol haritasına dair metnin içindeki equity, yani “hakkaniyet” kelimesinin üzerini çizdiler. Oysa hakkaniyet‘in anahtar sözcük olması gerekiyor. 2015 sonrası taahhütlerin (pardon vaatlerin!) belirlenmesi için de o zamana dek bütün ülkelerin salımlarıyla ilgili kapsamlı bir değerlendirilme yapılması ve hakkaniyet ölçütlerinin belirlenmesi gerekiyor.

2015 anlaşmasının Kyoto’nun 1. döneminden en büyük farkı bu kez sadece gelişmiş ülkelerin değil, bütün ülkelerin (eveti, Türkiye dahil!) yükümlülük altına girecek olması. Ancak anlaşıldığı kadarıyla emisyonları hızla artan büyük (ve bazıları petrol üreticisi olan) gelişmekte olan ülkeler (bu arada Suudi Arabistan gibi ülkelerin hâlâ gelişmekte olan ülke sayılması ayrı bir tuhaflık) kendi emisyonlarının ne kadar hızlı biriktiğini göstermeyi kabul etmek istemiyorlar. Çünkü bu durumda yoksul gelişmekte olan ülkelerle aralarında büyük bir fark olduğu iyice ortaya çıkacak.

Zaten dünkü günün fosili ödülü de yine aynı nedenle, yani hakkaniyet referansının metinden sillinmesini istemesi nedeniyle bu kez de Hindistan‘a gitti.

Yani Varşova’da dünya öyle iddia ettikleri gibi gelişmiş ülkeler-gelişmekte olan ülkeler diye ikiye bölünmüş falan değil. Ulusal çıkar egoizmi sınır da, bayrak da tanımıyor.

Ümit Şahin – Yeşil Gazete

https://twitter.com/umitsahin

 

Ve sivil toplum delegeleri kendi haline bıraktı: Kirletenler konuşuyor, biz çıkıp gidiyoruz – Ümit Şahin

Varşova’dan 7. gün izlenimleri için tıklayın.

Varşova’dan 6. gün izlenimleri için tıklayın.

Varşova’dan 5. gün izlenimleri için tıklayın.

Varşova’dan 4. gün izlenimleri için tıklayın.

Varşova’dan 3. gün izlenimleri için tıklayın.

Varşova’dan 2. gün izlenimleri için tıklayın.

Varşova’dan 1. gün izlenimleri için tıklayın.

 

* Ümit Şahin, Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi’nde iklim değişikliği alanında kıdemli uzman olarak çalışmaktadır.

Kategori: İklim Krizi

EnerjiManşet

Nükleersiz.org’dan Pınar Demircan’ın Japonya izlenimleri Açık Radyo’da

1 Mayıs 2018 tarihinden bu yana iki haftada bir Açık Radyo’da yayınlanan Sudan Gelen programın bu haftaki konusu nükleer enerjiydi.

Japonya’da nükleer karşıtı hareket

16 Ekim 2018 tarihinde Akgün İlhan’ın konuğu olan Pınar Demircan, geçen ay gerçekleştirdiği Japonya gezisinin ardından önemli deneyimlerle döndü ve Türkiye için de elzem olan bu deneyimleri bizlerle Sudan Gelen’de paylaştı.

Programın kaydını buradan dinleyebilirsiniz:

11 Mart 2011’de Japonya’da meydana gelen deprem ve tsunamiyle birlikte başlayan Fukuşima nükleer reaktörlerindeki patlamaların üzerinden yedi seneyi aşkın bir zaman geçti. Ancak sorunlar bütün hızıyla ve şiddetiyle devam ediyor. Koca Pasifik Okyanusu radyoaktif maddeyle kirlenmiş durumda. Radyoaktivite havaya karışıp dağlardan denize akan nehir sularını ve yer altı sularını da kirletiyor. Tüm bunlar yetmez gibi yedi yıldır aralıksız olarak çekirdek erimesi yaşanan reaktörlerin soğutulmasında kullanılan radyoaktif suyun denize boşaltılması ihtimali de gündemde. İnsanlar radyoaktif kirliliğe bağlı amansız hastalıkların pençesinde…

Yıllardır yaşanan bu yıkımın nükleer felaketin kendisi kadar krizin kötü yönetimi, idari sorunlar ve yolsuzluklar ile de ilişkisi var. Ve ölen insanların yakınları, nükleer kirlenmeye bağlı hastalananlar, evlerini kaybedenler ve daha niceleri ellerinden alınan temiz bir çevrede insan onuruna yakışır bir biçimde yaşama hakkını arıyor. Japonya’da bu sancılı süreçte önemli kitlesel eylemler ve hak arayışları devam ediyor.

Japon hükümeti: Hem suçlu hem güçlü!

Pasifik Okyanusu’ndan dünyanın tüm denizlerine, atmosfere yayılan bu kirliliğin sınır tanımazlığı bize bu sınavın sadece Japonya’nın değil tüm gezegenin olduğunu söylüyor. Bu sonucu yaratan insan ise tüm canlılar adına vebal ödeyecekken hala dünya genelinde nükleer enerji santralleri çalıştırılıyor. Nükleer felaketin müsebbibi Japon hükümeti kapatılmış olan santralleri açmanın peşine düşmüşken bir taraftan da Türkiye gibi ülkelerde yeni santrallerin kurulması planlanıyor. Çok açık ki Dünya bu nükleer beladan topyekûn kurtulmadıkça gün yüzü görmeyeceğiz. Japonya’da yaşanmakta olan felaket, planlanan nükleer enerji santralleri gerçekleştirilirse Türkiye’de de olacakların habercisi.

Akgün İlhan (sağda) ve Pınar Demircan, programın hemen sonrasında Açık Radyo’nun önünde

Yeşil Gazete yazarlarından Akgün İlhan’ın hazırlayıp sunduğu Sudan Gelen’de konuk olan Yeşil Gazete ve artık Yeni Yaşam Gazetesi’nde de yazılarını okuduğumuz nukleersiz.org koordinatörü Pınar Demircan nükleer felaket sonrası toplumsal yaşam üzerine yaptığı araştırma projesi için Eylül ayında Japonya’daydı.

Demircan nükleer karşıtı eylemlere katıldı ve Türkiye’deki nükleer santral projeleriyle ilgili özellikle Japon hükümetinin kurma planları yaptığı başta Sinop nükleer santral projesi olmak üzere nükleer santrallerle ilgili sunumlar yaptı. Sinop Nükleer Karşıtı Platform adına bir basın açıklaması da gerçekleştiren Demircan, Türkiye’nin nükleer enerji meselesini Japonya’nın gündemine de taşıdı.

Fukuşima Nükleer Felaketi’nin dünya için önemli mesajlar taşıdığına inanan Demircan Japonca diline hakim olmasından dolayı sorumluluk hissederek nükleer enerjinin gerçekleri üzerine derinlemesine araştırmaya ve yazmaya da başladığını programda ifade etti.

 

(Yeşil Gazete)

Kategori: Enerji

EnerjiManşet

7. yılında Fukuşima: Okyanusta artan radyoaktif kirlilik, “Kullan at” işçiler, geleceği çalınan çocuklar…

Henüz sırları çözülmemiş bir teknolojinin yarattığı sorunlarla uğraşmak kuşkusuz  felaketin etki ve boyutlarına dair bize belli aralıklarla  ilave yeni şeyler  söylüyor.  Örneğin 32 yıl önce meydana gelmiş olmasına rağmen bugün hala  etkileri devam eden Çernobil  Nükleer Felaketi nedeniyle  açığa çıkan radyasyonun önümüzdeki 50 yıl içinde 40 bin yeni kanser vakasının nedeni olacağını da söylüyor .[1] Bugün hala girilmesi yasak olan santral bölgesinde çıkan yangınların ise ağaçlara tutunmuş olan radyoaktif partikülleri harekete geçirerek daha geniş alanlara yayabildiğni öğrendik mesela. Radyoaktif bölgede Fukuşima’da çıkan yangın da  ciddi endişe uyandırmıştı.

Çernobil Nükleer Felaketinden 25 yıl sonra meydana gelen Fukuşima Nükleer Felaketi’nde 7 yılı geride bıraktık ve maalesef sonuçları itibariyle radyoaktif kirliliğin boyutları  endişe verici. Manchester Üniversitesinden bilim insanlarının  nükleer santral bölgesinde yapmış olduğu yeni bir araştırma santral bölgesinde yer yer  uranyum, sezyum gibi radyoaktif  izotop içeren partiküllerin tespit edildiğini ve yarılanma ömrü milyarlarca yıl olan uranyumnedeniyle çevredeki radyoaktivitenin öngörülenden daha  uzun süreceğini gösteriyor. Kaldı ki bölgede yaşayanlar solunum yoluyla insan saçının 20’de biri ebadındaki izotopları  solunum yoluyla alarak dahili  maruziyet yaşamış olabilirler. Greenpeace Japonya  tarafından yapılan araştırma da bölgede yaşayanların  Fukuşima felaketinin öncesine göre 100 kat fazla radyasyon dozuna maruz kalabileceğini ortaya koyuyor.  [2]

Okyanusa boşaltılmaya hazırlanan  1 milyon ton radyoaktif su !

Nükleer felaketin başladığı an itibariyle nükleer santralin içine dolan suyun yer altı suyuna karışması nedeniyle  denize doğrudan akmaması gereken yüksek miktarda su tankerlerde biriktiriliyor. Nitekim bugün radyoaktif su biriktirilen su 1 milyon tona çıkmış durumda, zira 1000 tonluk siloların sayısı 800’lerden 1000 adete ulaştı. Bu silolarda biriktirilen radyoaktif su işlemden geçirilip içindeki stronsiyum ve sezyumdan arıtılarak balıkçıların onayı alınarak denize geri boşaltılmak isteniyor.

Fakat denize boşaltılmak istenen bu suyun içinde arıtılması mümkün olmayan, kansere yol açabilecek trityum maddesinin hidrojen izotopu olması nedeniyle yok olması mümkün değil. Bu nedenle denize boşaltılan suyun ekosisteme karışmasıyla deniz ürünleri ve çevre açısından ciddi sorun anlamına geliyor. Öyle ki bugün okyanusların üçte biri radyoaktif olarak kirli ve bunda Fukuşima’dan yayılan radyoaktif suyun payının ise %80 olduğu anlaşılmış bulunuyor.  Bu durumdan Rusya  da rahatsız, hatta 20 Aralık 2017 tarihinde Rusya Dış işleri bakanlığından Maria Zakharova, silolardaki radyoaktif suyun denize geri boşaltma ihtimaline istinaden bu işlemin çevreyi ve balıkçılığı olumsuz etkileyebileceğine dikkat çekerek Rusya basınına yeterli teknoloji yoksa Japonya’nın uluslararası  düzeyde yardım istemesi gerektiği yönünde  bir açıklama yaptı.[3]

Fukuşima nükleer santralinde üst düzey teknoloji gerek reaktörlerde durum tespitinde kullanıldığı gibi radyoaktif suyun olduğu gibi yeraltı suyuna karışmasını  önlemek için  buzdan duvar projesi için de bir başvuru aracı. Ancak, yapımı için 400 Milyon Dolar harcanan ve her yıl  10 Milyon Dolar ek bakım maliyeti öngörülen sistem de radyoaktif suyun yeraltı suyuna karışmasını tamamen önleyemiyor.  Üstelik buzdan duvarın  iklim değişikliği ve bu bağlamda tayfun, fırtına gibi çeşitli  hava olayları karşısında nasıl direnç göstereceği de ayrı bir soru ve sorun teşkil ediyor.

Fukuşima’nın deniz ürünleri ithalatı serbest !

Diğer taraftan Fukuşima Nükleer Felaketinin olumsuz imajınının silinmesi yönünde yoğun bir çaba sarfediliyor.   Bu amaçla Fukuşima ürünlerinin dış ticaret engelini kaldırıldı. 2012 yılının Haziran ayından itibaren durudurulmuş olan  deniz ürünü ithalatına  ise 28 şubatta yeniden başlandı . Bu iznin ilk uygulayıcısı da Tayland’da deniz ürünleri restaurantı  oldu. [4]Nükleer felaketin başlamasından önce Fukuşima’ya komşu Futaba kentinin belediye başkanı olan ve felaket sırasında iyot haplarını  kendi insiyatifiyle halka dağıtan   Katsutaka Idogawa kendisine konuya dair yorumunu sorduğumuz üzere Fukuşima’dan deniz ürünü ithal edilmesini şiddetle eleştirdi. Idogawa ithalatın serbest bırakılmasını “Kabul edilemez!”şeklinde niteledi.

Japonya’dan ithal edilen gıda  ürünlerinde TAEK  kontrolü artık yok!

Öte yandanTürkiye de Ekonomi bakanlığından  aynı günlerde bir açklama yaparak Fukuşima Nükleer Felaketinin başlamasından sonra uygulamaya konan  TAEK tarafından  Japonya’dan ithal edilen gıdalar için  yapılan radyasyon denetimlerinin kaldırıldığını ve ürünlere radyasyon olmadığını gösteren uygunluk belgesinin artık verilmeyeceğini duyurdu. [5]

“Normalleştirme” çalışmaları…

Fukuşima Nükleer Felaketi tüm gücüyle etkisini hissettirmesine rağmen kamuoyu yanıltılmaya, gerçekler gizlenmeye çalışılıyor.  Bunun en iyi yolu ise  herşey  eski haline dönmüş görünümü yaratmak amacıyla sorunun kaynağının üstünü örtmek. Yani Fukuşima Felaketi’nin ardından kamuoyu baskısıyla kapatılan  nükleer santrallerin (çalışabilir reaktör sayısı 54’ten 42’ye düşmüş bulunuyor) yeniden açılması. Bugün Japonya’da 2015 yılı itibariyle hükümetin önayak olarak yeniden devreye alınabilmiş  reaktör sayısı ise sadece 5 .  Hükümet, Fukuşima gibi Tohoku bölgesindeki  Kariva Nükleer santralinin de yeniden çalıştırılması için onay vermiş  durumda. İzleyen süreçte Japon hükümetinin 19 reaktörün açılması için de uğraş vereceği öngörülüyor. Lakin  yeni reaktörlerin devreye alınması bir kriz ortamında mümkün olmayacağı için “normalleştirme”hükümet açısından  şart görünüyor. Nitekim Fukuşima Nükleer Felaketinin başlamasını izleyen süreçte IAEA tarafından tayin edilerek dünya genelinde uygulanan yıllık 1 Milisievert  sınırdozun yıllık 20 Milisievert düzeyine çıkartılmış olması  da yüksek radyasyon seviyelerine rağmen hükümetin planladığı  “normalleştirme” sürecinin ilk adımı olmuştu.

Reaktörlerin sökümüne başlanamıyor!

Fukuşima  Daicihi Nükleer Santrali’nde tam erimenin  meydana geldiği  reaktörlerden özellikle 2 no’lu reaktörden yayılan radyasyon seviyesi çok yüksek olduğu için  Daiichi Nükleer Santrali’ni daha güvenli hale getirmek amacıyla yapılması gereken reaktör söküm işlemlerine  başlanması mümkün değil. Oysa bu işlemlere başlanması halinde  hükümet 200- 250 Milyar Dolar  maliyeti karşılamaya  bile razı. [6]

Tokyo 2020 Olimpiyatları kamuflaj!

“Normalleştirme”nin sağlanması   amacıyla  başvurulan diğer bir formul ise 2020  Tokyo Olimpiyatları Maliyeti bir nükleer santralin kurulum maliyetine denk denebilecek bir hazırlık getiren olimpiyat oyunlarının bazı spor dalları Fukuşima’da yapılacak mesela .

Bunun için dünyaca ünlü sporcuların Fukuşima’ya götürülerek  uluslararası kamuoyuna Fukuşima’da herşeyin kontrol altında olduğu ve sorunların bittiği gibi olumlu mesajların gönderilmesine çalışılıyor bir bakıma reklam yapılıyor. Buna mukabil,  Fukuşima’dan tahliye edilenlere verilen ödeneklerin ise yüksek maliyet teşkil ettiği  gerekçesiyle kesilmeye çalışıldığını , bu nedenle Fukuşima’daki yaşamını terk eden yaklaşık 60 bin yurttaşın daha   terk etmek zorunda kaldıkları evlerine dönmeye mecbur bırakıldığını görüyoruz. [7]

“Kullan at” işçiler

Olimpiyatlara yönelik yapılan hazırlık ve reklam masrafları  için  yüklenilen maliyetin onda birinin Fukuşima Daiichi Nükleer Santrali’nde acil durumdayken çalışmış olan tasfiye memurlarının sağlık taramaları için ayrılmadığını da görüyoruz. Hükümetin IAEA tarafından belirlenmiş olan sınır dozları yukarı çekmesiyle işçiler için belirlenen radyasyon maruziyet seviyesi ise 5 yıl için 100 Milisievertten 250 Milisieverte çıkarılmıştı.

Tokyo Gazetesi’nin haberine göre acil durum halinde çalışmış olan  20 bin işçi bulunuyor. 2014 yılında,  bu kişilerin ne kadar radyasyona maruz kaldıklarının anlaşılması için devlet eliyle sağlık taramaları başlatılmıştı. Fakat acil durum halinde ve sonradan dekontaminasyon işlerinde çalışan  tasfiye memurları  ya sağlık taramalarına katılacak bütçe ayıramıyor ya da  ücretli tatil günü de olmadığı için zaten düşük ücret almakta olduğu işinden  feragat edip kontrol sürecine dahil olmuyor . Kaldı Devletin işçilerin sağlık taramalarına girmesi konusunda ne bir teşviki ne de zorlaması sözkonusu. İşçiler muayeneye katılmak isterse onları bir de yol masrafı gibi ek ödemeler bekliyor. Bir kısım işçilerin görüşü  ise sağlık taramalarının tedavi amaçlı değil bilgi toplamak amacıyla yapıldığı yönünde bulunuyor.  Neticede 20 bin işçinin yalnızca 4200’ü sözkonusu testlere katılmış durumda ki bu sayı, toplam işçilerin beşte birinin radyasyon maruziyeti hakkında bilgi sahibi olunduğunu gösteriyor.

Testlere dahil olanlardan 6 işçinin radyasyon maruziyeti  250 Milisievertin  168 işçi de 100 Milisievertin üstüne çıkmış bulunuyor ki bu 174 işçinin önceki sınır doz değeri olan 100 milisievertin  aştığnı gösteriyor.  Kontrollerin  devlete maliyeti ise  900bin Dolar  olup her yıl için işçilere 3-4 kez ücretsiz muayene imkanı verecek şekilde yalnızca 6 milyon Dolarlık bir bütçe ayrılmış bulunuyor.

Çocukluk çağı tiroit kanserinde artış!

Diğer taraftan felaketin başlamasıyla Fukuşima’daki çocuklarda tiroit kanseri  vakaları  artış gösteriyor. Hasta olanlar tarama kapsamından çıkarılıyor. Hatta Fukuşima eyaletine bağlı bazı kentlerde kanser vakalarının ortaya çıkma ihtimaline karşı sağlık  taramaları yapılmıyor, programlar kapatılıyor. Tiroit kanserinin Fukuşima bağını kurmaya çalışan bilim insanları ise programdan ya istifa ettiriliyor ya çıkartılıyor. Çocukluk çağı tiroit kanseri (18 yaş altı) Dünya Sağlık örgütü(WHO) tarafından nükleeer santral korelasyonu tanınan yegane hastalık .Çünkü bu hastalık radyasyon etkisi olmadıkça  milyonda 1-2 çocukta  görülüyor. Fukuşimadan önce milyonda 2 çocukta görülürken , sonrasında 380 bin çocukta 194 vakanın ortaya çıkması  bugün bu hastalığın   2000 çocukta bir görüldüğünü ve sıklığın  500 kat arttığını ispatlıyor. Fukuşima merkezine  komşu kentlerde bu testlerin yapılması halinde sayının daha da artacağı düşünülüyor . Bu arada testlerin 2011-2018 yılları arasında 3 tur yapıldığını ve bu nihai rakamın 2016-2018 yılları arasında yapılan 3. turun sonucu olduğunu belirtelim.

Bununla birlikte devlet tarafından yapılan kontrol ve ölçümlerin doğruluğuna güvenmeyen gönüllü gruplar ise yurttaş girişimiyle ölçüm aletleri satın alarak (bunların çoğu Çernobilde yapılan ölçüm ekipman ve metodlarını adapte ediyor) ölçüm istasyonları kurmak suretiyle yurttaşlar için belli bir ücret karşılığında bu ölçümleri objektif olarak gerçekleştiriyor.  Devletin sunduğu hizmete duyulan güvensizlik nedeniyle alternatif  yaratan bu girişimler ise sonradan dahi devlet tarafından ne maddi ne manevi olarak destek buluyor.  Bu girişimlerden yurttaş  girişimiyle kurulan ölçüm istasyonları hakkındaki yazımıza  buradan ulaşabilirsiniz.

Elbette Fukuşima hakkında olan biten bu yazıdakilerle sınırlı değil, tazminatlar, katı atıkların yakılması, Japonya genelinde yüksek radyoaktivite içeren atıkların gömülmesinin yol açtığı sorunlar, deprem riski  gibi önceki yazılarımızda okuduğunuz bir dizi tartışmalı konu var ve fırsat buldukça hepsine değiniyoruz .

Şimdi Türkiye nükleer santral planları yaparken Akkuyu, Sinop ve  İğneada projeleri  için iş dünyasında iştahlar kabarırken kendimize soralım:  Teknoloji devi Japonya’nın yüzüne gözüne bulaştırdığı, baş edemediği sorunlarla uğraşmaya hazır mıyız? “Kullan at” işçiliğe, geleceği olmayan çocukları dünyaya getirmenin vebaline katlanmaya, yağmurdan kaçmaya, cebimizdeki para pazar masrafına yetmezken  yediğimiz  yiyecekte; soluduğumuz havada; içtiğimiz bir bardak suda radyasyon var mı diye ölçmeye,  kendi gücümüzle ölçüm istasyonları kurmaya hazır mıyız?

Son notlar

[1] https://theecologist.org/2016/apr/26/its-not-over-yet-40000-more-cancer-deaths-predicted-chernobyl-aftermath

*http://www.radioactivity.eu.com/site/pages/Uranium_238_235.htm

[2] http://www.greenpeace.org/japan/ja/campaign/monitoring/28th/

[3] http://tass.com/politics/981971

[4] https://www.asahi.com/articles/ASL2W5KPGL2WUGTB00M.html

[5] https://yesilgazete.org/blog/2018/02/19/turkiye-japonyadan-gida-ithalatinda-radyasyon-kontrolu-uygulamasini-kaldirdi

[6] https://yesilgazete.org/blog/2018/02/02/fukusima-daiichi-nukleer-santralinde-olumcul-seviyelerde-radyasyon-tespit-edildi/

[7] https://yesilgazete.org/blog/2017/08/02/fukusimada-eko-yikim-ve-radyoaktif-kirliligin-ustunu-2020-tokyo-olimpiyatlariyla-ortme-cabasi

Pınar Demircan

(Yeşil Gazete)

Kategori: Enerji

Hafta SonuManşet

Akemi Shima anlatıyor: Fukuşima Nükleer Felaketi tanıklığım

Fukuşima Nükleer Santrali’nde meydana gelen ve hala devam eden felaketin kurbanlarından Akemi  Shima‘nın, 4 yıl önce tanıklıkların paylaşıldığı bir etkinlikte ödüle layık görülen Japonca makalesini Yeşil Gazete ekibinden Pınar Demircan‘ın çevirisi ile paylaşıyoruz. (Akemi  Shima adına Ayako Oga‘nın okuduğu makalenin orjinal sunumunu  şuradan izleyebilirsiniz). Fakat önce Editörün notu: 

Uyarmış olalım, Fukuşima Nükleer Felaketi’nin  üzerinden  geçen süre 7 yıla yaklaşırken  Pazar günü haftalık koşturmacanızın içinde bir es verip dinlenmeye çekildiğiniz köşenizde sizi rahatsız etmeyi amaçlıyor bu paylaşım.Hoş, bizim için toz pembe olan bir şey yok zaten ama , kendi kendinize her zaman daha kötüsü olabilir, Moğollar’ın şarkısındaki gibi”bir şey yapmalı!” diyeceksiniz.

Bu kez Fukuşima Felaketini  veri ve rakamlarla değil,  zihninizle değil, yüreğinizle hissetmenizi sağlamak derdimiz. Biz değil, bu kez Akemi Shima anlatacak. Fukuşima Nükleer Santrali’ne 84-90 kilometre mesafede olan  Fukuşima Eyaleti’ne bağlı Date şehrinde yaşamak zorunda kaldı Akemi. Bugün Gaziemir’de, yarın Akkuyu’da ve Sinop’ta, İğneada’da veya dünyanın bir başka yerinde benzer haksızlıkların yaşanmasına sadece siz engel olabilirsiniz. Bu arada Sinop merkezin Nükleer santral sahasına 14 kilometre, Mersin şehir merkezinin  nükleer santral sahasına 90 kilometre, İğneada için de yerleşim yerlerine yakın olduğunu, İstanbul’a bile 120 kilometre mesafede olduğunu, Karadeniz’in Trakya’nın kuş uçuşu 1000 kilomete mesafedeki Çernobil felaketinden nasıl etkilendiğini  anımsamakta fayda var. Elbette nükleer santral kazasıyla ve mesafeye göre etki derecesiyle sınırlı değil riskler. Nükleer santraller ve yaydıkları radyasyon hakkında daha fazla bilgiye şuradan erişebilirsiniz. 

“ Merhaba, benim adım  Akemi Shima.

Ailem hastanede bu nedenle  aranızda olamadım. Üzgünüm.

Size biraz bulunduğum yerle ilgili bilgi vermek isterim.

Date şehri, Fukuşima eyaletinin kuzeyinde yer alır, tahliye planı kapsamına giren İitate kasabasının batısında yer alır.

Date şehri acil durum tahliye planına alınmadı, özel koşulları olduğu söylendi ki bu durum şehrimizde infial yarattı. Hala sonucu netleşmemiş, tahliye edilsin mi edilmesin mi belli olmayan, sürüncemede bırakılanlar var. Doğal olarak bu durum kasabanın sakinleri arasında ikilik yaratıyor. Okula devam eden öğrencilerin psikolojileri de bozuk.  Bu ortamda bir de devlet tarafından “bölgede radyasyon yoktur, şehir güvenlidir” gibi duyurular yapılıyor, hatta neredeyse okulda bile “radyasyon eğitimi” kapsamında radyasyon olup olmadığını ölçerek anlamamızı sağlayan eğitimlere son verilecek .

Hatta mevcut durumda “iyileşmeyi gölgeleyen dedikodular var” iddiasına karşı bir bahane üretilerek sorunlar hiç oluşmamış gibi gösteriliyor. Sonuçta diyebilirm ki radyasyon tehlikesinin olup olmadığı neredeyse insanların arzusuna bırakıldı.

Nükleer santraldeki patlamanın üstünden 3 yıl geçti, sezyum 134 kazadan önceki miktarın 10 katı. Topraktaki kirlilik olduğu gibi duruyor. Her gün geçtiğimiz okul yolunda 3-10 mikrosievert (yaklaşık 100 bin bekerel) radyoaktif kirlilik var. Bu yolun temizlenmesini istedik ama hiç bir şey yapılmadı.

Yerel yönetim atık alanı kalmadığı gibi bir gerekçe gösterdi, yani temizlik yapılsa bile bu radyoaktif atıkların konacağı yer yokmuş. Temizlenemiyorsa bu tehlikeli yerlerden geçişi niye yasaklamıyorlar dediysek de söylediğimizle kaldık.

Peki yüksek miktarda radyasyon bulunan yerde bizim oturmamıza niye izin veriliyor? Bu sorularımıza devlet görevlilerinden “Yoldan birkaç saniye içinde hemen geçip gidiyorsunuz, bu nedenle bir zararı yok” şeklinde cevaplar aldık.

Bu şehrin radyoaktif yüksek tehlikeli olduğunu bilmeyenler, özellikle  çocuklar var buralardan yürümemeliler. Lütfen çocuklara bir bakın. Bu yerlerde, kum içinde toz kaldıran oyunlar oynuyorlar. Tabi burası sadece çocuklar için de değil yetişkinler için de sağlık açısından tehlikeli. Anladık ki radyoaktif temizliği kendimiz yaparken üstten topladığımız toprağı, radyoaktif katı atığı kendi bahçemizden başka yere koyamazdık. Bu sebeple bahçemizi de kendimiz temizledik. Benim ailemin evinde her biri 1 tonluk plastik torbalardan 100 tane var. Evet maalesef kendi kendimize radyoaktif temizlik yaptık. Buna bir çoğunuz çekimser bakabilir. Ama çare yoktu. Tahliye edilmeyen bizler için günlük yaşamımıza devam etmemiz gerekiyordu. Bizim gibi bir çok insan bu durumda. Çocuklar için bir an önce temizlik yapılması gerekiyordu. Burada kendi kendine radyoaktif temizlik yapıp kalarak çocuğunun geleceğini tehlikeye atan anne için “ Aptal !”deniyor. Bunu duyuyoruz, çok üzülüyoruz. Burada kalanlarla şehri terk edenler arasında sorunlar ve tartışmalar yaşanıyor. Gitmeli mi kalmalı mı tartışması yönlendiren olmadığı için sürüp gidiyor. İşte  reaktör faciasını izleyen 3 yılı böyle geçirdim. “Bağlılık, iyileşme ve  kulaktan kulağa dolaşan bilgiler”gibi iddialar da cabası…

İşte bunu kabul edemiyorum !

Dedikodu olduğu iddia edilen şeyler aslında gerçekler, yani bizim yaşadıklarımız .

2011 yılında kar yağışı devam ederken çok anne ağladı. Ben de ağladım, gözyaşlarına boğuldum . Küçük çocukların önünde hemen her gün üzüntüden kahroldum, her gün öldüm.

2012 yılında gerçekleri biraz daha anlamaya başladık. Fakat radyaoktif olarak kirli olduğunu bildiğimiz şehrimiz, sağlık testlerinin sonucuna göre hep “etkilenme yok” şeklinde açıklanıyordu. Bunun üzerine kasabamızın sakinleri şüphelenmeye başladı, belediyeye, milletvekillerine ulaşılmaya çalışılıyordu artık. Tüm çabamız güvenimizin kırılmasıyla sonuçlanıyordu yalnızca.

Durumumuza dair hiçbirşey değişmemişse de iyileşme varmış gibi gösteriliyor.

Date şehrinde 3 mikrosievertin altında olduğu için radyoaktif temizlik yapılmasına gerek görülmüyor. Gerçek sebep ise radyoaktif temizliğin pahalı olması ve radyaoktif atıkları koyacak bir yer bulunamaması. Biz niçin böyle bir yerde yaşamak zorunda bırakılıyoruz, niçin tahliye edilmiyoruz? Buradaki radyasyonu unutup yaşamımıza devam etmemiz mi bekleniyor? Bu durum sadece Date şehri için mi geçerli? Anlamıyorum…

Şehrimizde radyoaktif temizliğin yani dekontaminasyon çalışmasının  yapılmayacağı söyleniyor.  Aslında sebebi biliyorum. Biliyorum ki insanların şehirlerini isteğe bağlı olarak terketmesi bekleniyor aksi halde devletin onlara maddi yardım vermesi gerekecek. Çünkü bunun sonu yok! Devlet bu yardımı ve desteği geniş yelpazede sunarsa hep vermek zorunda kalacak. Bu nedenle bize de evimizi, bahçemizi, tüm maddi varlığımızı bırakarak gitmemiz söyleyen çok oldu.

“Yaşlı annenizi, babanızı bırakın, kaçın gidin, gidebilen gitsin!” diyenler bile oldu. Fakat kendi başına karar verip gitmek kolay değil. Önce yüreğinizin bir zamanlama sorunu oluyor. Mesela şimdi gitsek daha da zor. Devlet tarafından radyasyon kalmadığı, sorun kalmadığı yönünde birbiri ardına  açıklamalar yapılıyor. Nükleer santral felaketinin sorumluları  allaha havale edilip tüm dertler  yurttaşların omuzlarına bırakılıyor. Akıl alır gibi değil!

Nükleer felaketin başlamasının üstünden 3 yıl geçti . Sorunlar mazide kalmış  gibi ama gerçekte değil, çünkü sadece 3 yıl geçti. Yani aslında daha hiç bir şey başlamadı.

Esasen bu sene(2014 yılı) ocak ayında Date’de yerel seçimler yapıldı. Valiye hızlı bir şekilde dekontaminasyon yapma sözü veren bir belediye  başkanı en fazla oyu aldı. Fakat yeni belediye başkanından öğrendik ki  Date’de yıllık kirlilik 5 milisievert düzeyinde ve temizlenmesi de çok zor. Yerel yönetim için de kaynakların sevki açısından zor bir durum. Fakat ben en çok yurttaşların seslerini çıkarmamasını anlayamıyorum. 3 yılın ardından iyileşme olmadığı gibi durum daha da kötüye gidiyor…

Lütfen “Radyasyon haberleriyle Devlet erkine karşı dedikodu üretildiği” yalanına inanmayın. Daha fazla gözden çıkarılmak istemiyoruz. Japonya bilmiyor mu radyasyonun ne felaketlere yol açtığını? Biliyor! Hiroşima ve Nagasaki felaketleri bu topraklarda yaşandı. Çernobil Nükleer Felaketinin sonuçlarını izledik, izliyoruz, Nükleer testlerin yapıldığı Marshall Adaları’nda test yapıldığında ada sakinlerine, Daigo fukuryu Maru’ya  ne olduğunu biliyoruz. Dünya genelinde bunlardan başka da örnek maalesef çok. Yaşadığımız maruziyeti, uçaktaki radyasyonla ya da tıbbi amaçlı kullanılan radyasyonla karşılaştırmak yerine sonuçları bilinen bu kazalarda uğranılan radyoaktif maruziyetlerle yapmalılar.

Devlet yetkilileri biliyor ! Bildiği için 3 yıldır yaşadığımız radyoaktif maruziyeti küçük göstermeye çalışıyor. Eyalet genelinde sağlık taramalarının sonuçlarına bakarsanız göreceksiniz. Kendi içimizde farklı görüşlerde olanlarla çatışalım ve oraya buraya savrulalım diye uğradığımız maruziyeti küçük göstermeye çalışıyorlar. Mağdurun kendisinden maruziyetinin olmadığını sanması bekleniyor. Neticede mağdur olduğunu söylese de kimse bir yardım ve destek göremeyecek. İşte bu nedenle radyasyon mağduru olduğunu düşünenlerin aslında buna inandırıldıkları söyleniyor. “Radyasyon dedikodusu” yapıldığı için radyasyon varmış, yani üzerine konuşmasak radyasyon aslında yok! Radyasyon mağduriyetinin olduğu fikrinde sebat edenlerin ise işi zor, toplumdan dışlanıyorlar ve bu negatif sarmal halinde sürüp gidiyor…

Bizler şimdiye dek “Hibakuşa” olarak yaşadıklarımızı herkese anlatmalıyız. Ben 3 yılda hibakuşaların arasında onların nasıl acılar çektiğine şahit oldum, biraz anladım. Fakat şimdi size anlatırken fark ediyorum ki hibakuşalar çok yüce insanlar. Ben ağlaya ağlaya uyuya kalmak istemiyorum fakat  gereksiz bir şeymiş gibi fırlatılıp atılmak da istemiyorum. 3 yıl oldu, felaket başlayalı 3 yıl oldu! Lütfen yaşadıklarınızı paylaşın, anlatın, sesinizi çıkarın! ” 

Akemi Shima

 

Bilgi notu: Akemi Shima’ların yaşamlarını, Fukuşima felaketinin başlamasıyla  Fukuşima eyaletinin içinde farklı tahliye planlarının uygulandığı, bir çoğunun kapsama dahi alınmadığını Yeşil Gazete’de okudunuz. Nitekim Mart 2015’te Japonya/Sendai’de gerçekleştirilen BM Dünya Afet Riskleri Azaltma Konferansı’na yönelik hazırlık yapmış olan Japonya CSO Koalisyonu (JCC2015) eliyle oluşturulan komitenin titizlikle hazırladığı Fukuşima’dan Çıkarılacak 10 Ders  kitapçığı da bu gerçekleri tüm boyutlarıyla aktarıyor. Ancak  Fukuşima felaketinin üzerinden 7 yıla yakın bir süre geçerken doğal olarak verilerin de güncellenmesi gerekiyor. Bu vesileyle, Nükleersiz.org’un  bu konuda üstüne düşeni yaparak  çok yakında sivil toplumu bilgilendirmeye dönük yeni katkılar yapmaya hazırlandığını, yeni bilgilerin siz  okurlarımızla buluşacağını  da haber vermiş olalım.

 

Japonca’dan çeviren ve editör: Pınar Demircan

 

 

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Köşe Yazıları

Fukuşima’da eko-yıkım ve radyoaktif kirliliğin üstünü 2020 Tokyo Olimpiyatları’yla örtme çabası!

Nükleer santraller, on yıllardır iktidarlar tarafından üzerine yatırım yapılan, bünyesinde en ileri teknolojilere yer verilse de enerji üretiminin işleyiş mantığı termik santrallerden hiç de farklı olmayan, kömür yerine uranyum ham maddesini kullanan tesislerdir. Bu maddenin kullanılmasıyla  ortaya çıkan radyasyonun düşük dozunun bile canlılarda kansere ve başka hastalıklara yol açabileceği, “hibakuşalar” yaratacağı canlı yaşamının evi olan doğal ortamın ise radyoaktif kirliliğe uğradığı biliniyor.  Bu konuda Dünya genelindeki farkındalık,  31 yıl sonra bugün etkileri hala devam eden Çernobil Nükleer Felaketi’nin başlamasıyla yükselmişken Çernobil’den 25 yıl sonra meydana gelen  Fukuşima Nükleer Felaketi ile hem hafızamız canlanıyor hem de  teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin  iktidarların ne kadar çaresiz kalabildiğini görüyoruz. [1]   Altı yıldır Fukuşima’dan aldığımız haberlerden anlıyoruz ki radyoaktif temizlik pek öyle kolay ve sorunsuz çözülebilecek bir şey değil!  Bu gerçeği inkar eden Japon Hükümeti ise bir kabustan uyanmak istercesine 2020 Tokyo Olimpiyatları öncesinde  Fukuşima’da olup bitenleri normalleştirmek ve Japonya’nın ambalajını mümkün olduğunca parlatmak çabasında.

 

Görsel: Enviroreporter

Tokyo Olimpiyatları’nda top oyunu maçları Fukuşima’da yapılacak!

Hatta bu nedenle Tokyo Olimpiyat oyunlarından beyzbol gibi top oyunu maçlarının Fukuşima’da yapılmasına karar verildi. Zira Olimpiyat Komitesi Başkanının bu sene Mart ayında gerçekleştirilen bir basın toplantısında  “Olimpiyat oyunlarını 2011 tsunaminin yaşandığı Fukuşima’ya getirmek yaraların sarılması için büyük bir fırsat”şeklinde yaptığı değerlendirme  2020 Tokyo Olimpiyatları’nın nükleer felaketin badirelerini çekmekten sıkılmış bir Japonya’nın varlığına ve onun zor günleri bir an önce unutma arzusuna işaret ediyor. [2]

Peki Japonya 2020’ye kadar radyoaktif atıklarından kurtulmayı nasıl başaracak?

Aslında başaramayacak, sadece kirliliği halının altına süpürecek! Zira beş yıldır Fukuşima Bölgesinden toplanan radyoaktif katı atıkları atık yakma merkezlerinde imha etmek suretiyle “görünürdeki yığın”dan kurtulma çalışmaları yürütüyor! Peki ya yanıp atmosfere karışan radyoaktivite ne olacak?

Ekolojik yıkım büyük!

Bir temizlik yapmaya başlamanın ilk adımı kirliliğin miktarını anlamak olduğu üzere dilerseniz önce tam erimenin yaşandığı reaktörlerdeki duruma bakalım:

Hatırlayacağınız gibi en son Fukuşima Nükleer Santrali’nin işletmecisi Tokyo Elektrik şirketi (TEPCO) da 1&2 no’lu reaktörlerde tam erime olduğunu tespit etmiş olarak 3 no’lu reaktörün içinde ise ne kadar nükleer yakıt kaldığını tespit etmeye çalışıyordu. Bu nedenle reaktörün emniyet kazanına  Küçük Güneş Balığı  adıyla tanıdığımız  bir robot gönderildi. Nihayet 29 Temmuz 2017’de TEPCO  açıkladı ki, 3 no’lu reaktörde  çok az miktarda uranyum yakıtı kalmıştı. [3]

Okyanus zehirleniyor…

Ekolojik felaketin temel nedenlerinden sayılabilecek  reaktörlerdeki tam erime vakasından ayrı bir de 6 reaktörlüDai ichi Nükleer Santralindeki  reaktörleri soğutmak üzere kullanılan soğutma suyunun depolama su tanklarında biriktirilmesi sözkonusu.

Bir önceki yazımızda detaylarıyla aktadığımız gibi biriktirilen radyoaktif suyun miktarının  800 bin Ton’a ulaşması, yer kalmadığı için işlemden geçirilerek belli aralıklarla denize boşaltılması bir dertken ilaveten depolama  tanklarında biriktirilen bu radyoaktif suyun her gün 300 Ton’u denize sızıyor.

Deprem ülkesine kalıcı(!) radyoaktif atık depolama alanı…

Dünyada nükleer ve yüksek radyoaktif atıkların bertaraf edilmesindeki güçlükler nedeniyle için “tuvaletsiz ev” teşbihinin çok uygun olduğu nükleer santraller için stabil arazi yapısına sahip, deprem riski olmayan ve fay hatlarıyla alakası bulunmayan coğrafyalarda yerin altında kalıcı atık depolama  alanı kurulması sözkonusu. Nitekim bugün Dünyada bu kriterlere yakın, depremle bir tanışıklığı bulunmayan  Finlandiya ve İsveç’te yerin altında kalıcı atık depolama alanı kurma çalışmaları yürütülüyor. Finlandiya’da yapımı süren Onkalo Kalıcı Atık Deposu’yla ilgili önceki bir yazımıza şuradan ulaşabilirsiniz.

Bununla beraber 29 Temmuz 2017 tarihinde Japonya’nın Ekonomi ve Sanayi Bakanlığı, Fukuşima bölgesinden toplanan  radyoaktif atıkların Japonya içinde depolanması amacıyla bilimsel bir haritalama çalışması yapılmış olduğunu duyurdu. Harita üzerinde volkanik bölgelere ya da fay hatlarına 15 Kilometre mesafede olan yerler turuncu, yerin altında petrol ya da doğal gaz bulunan, gelecekte çıkartılması istenebilecek madenlerin bulunduğu yerler gümüş renkte, gömülmesi uygun olabilecek potansiyel yerler yeşil ve deniz kıyısından 20 Kilometre içerde olan sevkiyata da uygun yerler koyu yeşil ile gösterilmiş bulunuyor.

Bu çalışma, radyoaktif atıkların nerelerde yerin altına gömülerek  nihai olarak depolanacağını gösteriyor. Buna göre 300 Metre derinlikte kurulacak  kalıcı depo alanları 100 yıl kullanılacak ve depo 100 bin yıl kapalı tutulacak. Deprem riskinin  veya fay hatlarının bulunmaması denizden sevkiyatın  mümkün olması gibi kriterler yer tayininde belirleyici olmuşsa da  bir deprem ülkesi olan Japonya’da 100 bin yıl bu atıkların emniyetli şekilde yerin altında korunmasının mümkün olmayacağını savunan  yurttaşlar  haritayı deli saçması olarak değerlendiriyor. [4]

Ek olarak, Japonya genelinde ciddi tartışma yaratan bir diğer konu ise atık yakma tesisleri. Çünkü  Fukuşima Nükleer Felaketi başlamadan önce var olan tesislerde diğer bir deyişle radyoaktif olmayan atıkların yakıldığı tesislerde gerçekleştirilen radyoaktif atık yakma operasyonları ekolojik kaygılara neden oluyor. Ekonomi ve sanayi Bakanlığı tarafından hazırlanan haritası  üzerinde sonradan uzmanlar tarafından yapılan bir çalışmayla +   ile işaretlenen noktalar ülke genelindeki katı atık yakma tesislerini  gösteriyor. Bu konudaki ilk yazımıza şuradan ulaşabilirsiniz.

Radyoaktif  atıklar yakılarak atmosfere karışıyor!

Bugün Japonya’nın 47 eyaletin 30’unda toplam 100 ayrı tesiste radyoaktif atıkların bertarafı  işlemleri  gerçekleştiriliyor. Ancak bu tesisler radyoaktif olmayan katı atık yakımında kullanılmış olan Fukuşima felaketinden sonra ilk defa radyoaktif atıkların da yakıldığı yerler. Bu sorunun diğer bir boyutunu  ise bu tesislerde çalışanların özellikle yakma operasyonlarında  yüksek radyasyona maruz kalması oluşturuyor kaldı ki bu tesislerin bulunduğu yerlerde yaşayan halk da tehdit altında. Diğer taraftan  Hükümet yetkilileri ile  atık yakma işlemlerine kendi yerel yönetimlerinin sınırları dahilinde izin veren yerel yöneticiler hiçbir sorun olmadığı, atık bertarafı işlemlerinin yapıldığı tesislerde filtre kullanıldığı ve filtrenin salınan radyoaktivitenin  %99’unu tuttuğu iddiasında bulunurken, filtrelerin üreticileri filtrelerin tutuculuğuna dair bir güvence veremiyor. Radyoaktif emisyonları ölçmek için yapılan testler yapan uzmanlar bu işlemleri “eksik, dar kapsamlı ve şeffaflıktan uzak”  şeklinde değerlendiriliyor.

2020 Olimpiyatları’na kadar agresif hedef: “radyoaktivite tez bite!”

Radyoaktif atıkların normal tesislerde yakılmasına ilaveten bir başka sorun da  radyoaktif atıkların yakıldığı  tesislerde oldukça agresif bir operasyon hedefi konmuş olması, öyle ki olimpiyat oyunlarının Tokyo’da  yapılacağı 2020 yılının başında tüm radyoaktif katı atık yakımının tamamlanması planlanmış durumda. Bununla beraber 2020 yılının başında Radyoaktif atık yakma işlemleri nihayetlenince bu tesislerin sökülmesi ve bertarafı öngörülüyor zira yakma proseslerine hizmet eden bu tesisler  de yüksek oranda radyoaktivite barındırıyor.

Tüm bu radyoaktif  temizlik ve atık bertarafı gibi işlemler için 2012 yılında Japon Hükümeti’nin izleyen 5 yıl için  tsunami ve deprem bakım kalemi olarak ayırdığı bütçe ise 16 Milyar Dolar. Bu bütçe katı atık yakma ve radyoaktif bertarafında  hizmet veren şirketlere yönelik ödemelerle yerel yönetimleri operasyona izin vermeleri için teşvik etmek amacıyla kullanılıyor. Örneğin Kuzey Kyushu eyaleti   teşvik edilmesinin neticesinde   kendi bölgesi içindeki atık yakım  tesisinde iki yıl boyunca yılda 39 500 Ton katı atık yakımına olanak tanıyacağına söz vermiş, bu konuda yerel yönetim teşvik miktarını açıklanmazken  aktivistler hükümet tarafından 53,7 Milyon Dolar’lık cazip bir teklif yapıldığı görüşünde.

Radyaoktif atıklar geri dönüşümle yol ve inşaatta kullanılıyor!

Atık yakma tesislerinde yakılan radyoaktif katı atıkların  inşaat ve yol yapım işlerinde kullanılması  ekonomik açıdan oldukça karlı bulunduğu üzere toplumsal itirazlara rağmen bu Fukuşima’da da yönteme başvuruluyor. Mamafih, Balıkesir’de ve Aliağa’daki yol yapımında ağır metaller içeren atıkların kullanıldığı vakaları gözönüne alırsak, Türkiye’de bizler de kar ve rant sözkonusu olduğunda israfı sevmeyen şirketlerin neler yapabildiğine hiç yabancı değiliz(Türkiye’deki örnekler saymakla bitmez). Maalesef , zehirli malzemelerin atıl kalmaması ve  maliyet yükü de olmadığı için araştırılmadıkça ne olduğu geçmişi anlaşılmayan bu maddelerin kullanılarak bulardn fayda sağlanması bizim sıklıkla şahit olduğumuz bir olay.

Fukuşima’da  yaşanmış ve yaşanmakta olan bu vakalar,  nükleer felaketin her nerede yaşanırsa yaşansın yüzyıllar boyunca  kurtulmanın mümkün olmayacağını, bırakın inşaat ve işletim süreçlerini, temizlik ve bertaraf işlemlerinin de son derece zahmetli ve  maliyetli   olduğunu somut olarak ortaya koyuyor. Sizce de “akan ve kokan tüm bu süreçler“,  dünyanın neresinde olursa olsun gerek nükleer gücü yaygınlaştırma çabasındaki iktidarların nasıl tavırlar içerisinde olacağına gerekse felaketle yaşamak zorunda bırakılan toplumların nelere maruz kalabileceğine dair yeterince fikir vermiyor mu?

Son notlar

[1] https://yesilgazete.org/blog/2013/04/23/dr-angelika-claussen-ve-dr-alper-oktem-%E2%80%9Cradyasyon-en-cok-gelecek-kusaklari-etkileyecek%E2%80%9D/

[2] https://www.olympic.org/news/fukushima-to-host-baseball-and-softball-matches-at-the-olympic-games-tokyo-2020

[3] http://www.fukuleaks.org/web/?p=16374

[4] http://www.meti.go.jp/press/2017/07/20170728003/20170728003.html

 

 

Pınar Demircan

 

EnerjiManşet

İnsani Yardım Zirvesi öncesinde”Fukuşima’dan Çıkarılacak Dersler” hakkında basın toplantısı

Fukuşima’dan Çıkarılacak 10 Ders adlı kitapçığının hazırlığından ve basımından sorumlu komite, Birleşmiş Milletler tarafından 23 ve 24 Mayıs günlerinde İstanbul’da organize edilen ve hükümet temsilcileriyle iş ve sivil toplum çevresinden yaklaşık 5000 kişinin iştirak edeceği Dünyanın ilk İnsani Yardım Zirvesi (WHS)’nde Fukuşima’dan öğrendiklerini aktarmaya çalışacak.

40...

21 Mayıs Cumartesi günü ise bu organizasyonun öncesinde bir basın açıklaması düzenleyecek. Türkiye’de  ilk olarak  gazetemizin iklim enerji editörlerinden ve aynı zamanda Nukleersiz.org koordinatörü Pınar Demircan’ın “Fukuşima izlenimleri” serisinde  paylaşılan  kitapçık 2 yıl önce Elektirk Mühendisleri Odası (EMO)‘nın girişimiyle Türkçe’ye çevrilerek yayınlanmıştı.

Fukuşima Kitapçığı Komitesi’nin basına Çağrısı ise şöyle:

Fukuşima'dan Çıkarılacak 10 Ders kitapçığı

Fukuşima’dan Çıkarılacak 10 Ders kitapçığı

“2011 Fukuşima nükleer  felaketi  bugün dünyanın karşı karşıya kaldığı afet riskleri arasında nükleer risklerin  de bulunduğunu gösterdi. 2015 yılında Japonya/Sendai’de 3.’sü düzenlenen Dünya Afet Riskleri Azaltma  Konferansı (WCDRR) kapsamında nükleer santraller hakkında bugüne dek söylenmiş  “nükleer santrallerin güvenli olduğu”  yalanının terk edilmesi gerektiği konusunda  anlaşmaya varıldı. Zira bu söylem Japonya’nın enerji politikası tarihi içinde en büyük hatası olmuştur.

Gelecekte benzer kazaların yaşanmaması  adına  Japon sivil toplum üyelerinin büyük sorumluluk duygusuyla hareket edip tüm dünyanın Fukuşima’dan öğrenmesi gerekenleri geniş kitlelere ulaştırmak amacıyla hazırladıkları “Fukuşima’dan  Çıkarılacak 10 Ders” adlı kitapçık 2015 yılında basıldı ve halihazırda Türkçe dahil 14 dile çevrilmiş bulunuyor. Japonya’daki sivil toplum, nükleer santral kurma planları yapan bir ülke olarak Türkiye’nin,  Fukuşima’da  nükleer felaket sebebiyle yaşananlar üzerine düşünmesini , halkın farkındalığını arttıracak gerçek bilgileri paylaşmasını, halk sağlığını ilgilendiren riskler ve yasal düzenlemelerle sürdürebilirlik konuları üzerine gerçekçi çalışmalar yapmasını zorunlu görmektedir.

Bu perspektif doğrultusunda Türkiye nükleer santral kurma planları yaparken şu soruları gündemine almalıdır:

  • Bölgede çatışma ortamına bağlı güvenlik sorunu ve terör problemi varken nükleer santraller için güvenlik nasıl tesis edilecek?
  • Türkiye, aktif fay hatları üzerinde yer alan bir ülke olarak nükleer santral kurarsa deprem risklerinden nasıl korunacak?
  • Nükleer santralin inşası halinde balıkçılık ve tarım faaliyetleri eski haline nasıl döndürülebilecek?
  • Nükleer santralin kurulacağı bölgede yaşayanlara ne gibi sağlık riskleriyle karşılaşabilecekleri ve radyasyonun insan sağlığına etkisi anlatılacak mı?
  • Henüz Japonya’da da çözülmemiş bir sorun olan ciddi miktardaki nükleer atıkların bertarafı konusunda Türkiye nasıl bir plan yapacak?”

İstanbul’da gerçekleştirilecek bu basın toplantısıyla, nükleer santral kurma planları yapan ülkelerdeki insanların gelecekte karşılaşabilecekleri  riskler üzerine düşünmesini  sağlamak amacıyla Fukuşima’dan çıkarılması gereken derslere dikkat çekilecektir.

Basın toplantısının detayları

Tarih/Saat : 12:00 (öğle),  21 Mayıs, 2016

Yer: TMMOB Elektrik Muhendisleri Odası Istanbul Subesi, Dikilitas Mh Eren Sk No 30
Yildiz Teknik Universitesi Karsisi Dikilitas 34349 Besiktas,Istanbul

Konuşmacılar: Fukuşima Kitapçığı Komitesi :

Mr Masaaki OHASHI (JANIC), Mr Takeshi KOMINO (CWS Japan); Ms Pinar DEMIRCAN (Nukleersiz.org)

(RSVP)İletişim : Takeshi Komino, t.kom[email protected] OR Pınar Demircan, [email protected]

“Fukuşima Kitapçığı Yayın Komitesi” Mart 2015’te japonya/Sendai’de gerçekleştirilen BM Dünya Afet Riskleri Azaltma Konferansı’na yönelik hazırlık yapmış olan Japonya CSO Koalisyonu (JCC2015) tarafından oluşturulmuştur. Komite, tüm dünyadaki insanların gelecekteki nükleer felaketlere maruz kalmaması için Fukuşima’nın Mesajını sivil toplumun sesi olarak dünyaya duyurmak için bu kitapçığı hazırlamıştır.

Kitapçığın Türkçesine http://www.nukleersiz.org/raporlar dan erişebilirsiniz .

(Yeşil Gazete)

Kategori: Enerji

EnerjiManşet

Fukuşima üzerinden nükleer santrallere bakış

Gazetemizin İklim ve Enerji Haberleri editörü Pınar Demircan‘ın Birgün Gazetesi’nde “Fukuşima üzerinden nükleer santrallere bakış” başlığı ile verilen röportajını paylaşıyoruz

***

Çernobilin 30.yıl dönümü fakat Çernobil’in etkileri bugün hala devam ediyor.Biz de Çernobil felaketi üzerinden Fukuşima’ya bakalım dedik. Yakın zamanda Fukuşima’ya bir ziyaret gerçekleştiren Nukleersiz.org koordinatörü aynı zamanda Yeşil Gazete iklim enerji editörü Pınar Demircan’a Çernobil felaketi hakkındaki yorumlarını, Fukuşima’ya ne amaçla gittiğini ve oradaki son durumu sorduk

20

Pınar Demircan: Artık herkesin bildiği bir gerçek var ki Avrupa’da 600 milyondan fazla insanın sağlığını olumsuz etkileyen hatta 2056 yılında 240 bin yeni kanser vakasının olacağı iddia edilen Çernobil felaketi, tolerasyonu mümkün olmayan ekolojik sorunlara yol açtı. Fakat esas düşünmemiz gereken Çernobil tek başına yeterince ürkütücüyken Çernobil kazası gibi tehlike derecesi 7 olan bir başka nükleer santral kazasının 25 yıl sonra yaşanabilmiş olmasıdır ki bu da bize zaman ve bilim ilerlese de değişmeyen bir şeyler olduğunu, sorunun tekrar ettiğini söylüyor.

Fukuşima’ya birkaç kez gittin galiba değil mi? Geçen sene Fukuşima izlenimlerini 1-2-3-4 yazı dizisi olarak yazmıştın.

Evet aslında iki senedir Fukuşima’nın anma yıl dönümü etkinliklerine farklı sivil toplum örgütlerinin davetiyle katılıp ilk ağızdan bilgi alma, okuduklarımı pekiştirme fırsatı buluyor akabinde paylaşmaya çalışıyorum. Bu konuda son 3 yıldır Japonca ve ingilizce kaynaklardan ciddi bir arşiv yaptım diyebilirim. Aynı zamanda Avrupa’daki bazı etkinlikleri de takip ederek farklı ülkelerden aktivistlerle bilgi alışverişi yapmaya çalışıyorum. Çünkü nükleer santraller aslında bir zincirin içinde yer alıyor, uranyumun çıkarılmasından, nükleer santralin işletilmesine oradan atık problemine, bu atıkların işlenerek nükleer silahların yapılmasına kadar çok uzun ve çetrefilli bir süreç bu, üstelik her süreç doğal olarak birbirini besliyor yani birbirinin müşterisi, üstelik bu alışveriş küresel çapta gerçekleşiyor. Dolayısıyla doğru bilgiye ulaşmak aynı zamanda bu gelişmelere karşı oluşan reaksiyonları izlemek sırasında başka ülkelerden aktivistlerle bağlantı kurmak için çok çeşitli etkinlik ve organizasyonları takip etmek faydalı oluyor.

Peki benzer şekilde Fukuşima’yı izledin, nedir Fukuşima’daki güncel sorunlar ? Radyoaktif kirliliğin boyutları?

Herşeyden önce 3 reaktörde de çekirdek erimesi olduğu robotlu muon ışıklı araştırmalarla kanıtlandı, raporlara göre çok yüksek radyoaktivitenin yer altı suyuna karıştığı düşünülüyor ki bu durum, önümüzdeki on yıllar içerisinde çok büyük sorunlara yol açabilir. Diğer taraftan Fukuşima nükleer santralinden her gün 300-400 ton radyoaktif su denize dökülüyor. 2 yıldır bu radyoaktif suyun biraz önce bahsettiğim tanklarda toplanmasına çalışılıyor, toplanan radyoaktif suyun miktarı ise bugün tam 800 bin ton! Her geçen gün daha fazla biriken suyun miktarının birkaç yıl içerisinde şimdiki miktarı 2’ye 3’e katlayacağı düşünülüyor. İleride yer sıkıntısı çekilmesin diye radyoaktif suyun filtrelerden geçirilerek sezyum ve stronsiyumdan arındırılmak suretiyle denize boşaltıldığı Tokyo Elektrik şirketi (TEPCO)’nun kendisi tarafından da açıklandı. Fakat sorun olan şu ki su, bu materyallerden arındırılmış olsa da trityum söz konusu! Trityum hidrojen izotopudur ve sudan ayrıştırılması mümkün değildir.

Yeraltı suyunun santralin içeri girme sebebi ise, Fukuşima nükleer santralinin yüksekliği 30 metre olan bir tepenin dinamitlerle patlatılarak düzleştirilmesiyle kurulmuş olmasıdır. Açıkçası bu, bana Akkuyu nükleer santrali için arazinin nasıl dinamitlerle patlatılarak düzleştirildiğini hatırlatıyor. Kısacası böyle işlemlerin neticesinde Fukuşima’da yeraltı suyu yüzeye yaklaşmış olduğu için sürekli santralin içine dolarak santralin içindeki radyoaktiviteyle karışıyor ordan da doğruca denize akıyor. Yeraltı suyunun reaktörlere karışması önlenemediği için de santralin sahibi ve işletmecisi (TEPCO) çareyi bence “zihni sinir bir proje”olan buzdan duvar yapmakta bulmuş. Maliyetini hükmetin üstlendiği projenin bedeli ise 404 milyon Dolar. Oysa 2011 Temmuzda TEPCO 1 milyar Doları fazla görmeyip reaktörlerin çevresine duvar örmüş olsaydı bu radyoaktif su böylesine kontrolden çıkmayacaktı.

Buradan Fukuşima’ya bakacak olursak , henüz 5 yıl oldu Fukuşima’da neler yaşanıyor?

Fukuşima’da maalesef tehlike büyük fakat Çernobil merceğinden görünen o ki felaketin boyutları önümüzdeki on yıllar içerisinde anlaşılacak. Çernobil nükleer santral kazasıyla Hiroşima atom bombası atıldıktan sonra yayılan radyasyonun 250 kat radyasyon yayıldığı söylenir hatta bazı kaynaklarda bu 400 katı olarak verilir. Fukuşima’da 3 reaktörde patlama meydana geldi ve sadece sezyum Çernobil’de yayılan sezyumun 168 katı. Atmosfere yayılan radyoaktivitenin dışında bir büyük tehlike de geçen sene robotların ve muon ışınının kullanılmasıyla anlaşıldı. 3 reaktörde de çekirdek erimesi olmuştu. Çekirdek erimesi olarak tabir edilen olay reaktörün içindeki yakıt çubuklarının koruma kazanının altından akmasıdır ki bu durumda yakıt çubuklarındaki yoğun radyasyonun yer altı suyuna ve toprağa karışması çok yüksek ihtimaldir. Ancak bu konuda da hükümet ve TEPCO yanlısı açıklamalar “çekirdek erimesi “oldu ama yer altı suyuna ve toprağa kesin karıştığını söyleyemeyiz” şeklinde açıklamalar yapabiliyor. Bir başka tehlike de patlamalar olmadan önce aktif durumdan çıkarılarak havuza alınan yakıt çubuklarının durduğu 4. Reaktörde. Bir reaktörde yakıt çubuklarının periyodik olarak yenileriyle değiştirilmesi gerekir, kullanılmış yakıt çubukları havuza alınır ancak mütemadiyen yüksek ısı taşıdığı için soğutma işlemi sürekli devam etmelidir, başka bir yere nakli ise ancak 10-20 yıl sonra mümkün olabilir. Bu da demektir ki 3 reaktöründe patlama ve ardından çekirdek erimesi yaşanmış santralde bir başka deprem ve ya dış etkiyle veya soğutulmasında problem olması halinde patlamaya hazır 500 adet yakıt çubuğu bulunuyor .

Diğer taraftan bu teknik konulardan pek de haberi olmayan halkın Nükleer kaza sonrasında gösterdiği ilk tepki evlerini hükümetin ve TEPCO’nun bu tehlikeli oyuncağı sebebiyle aniden terk etmek zorunda kalması olmuştur. Özellikle radyasyonun tehlikesinin bilincinde olan ve olmayanlar arasındaki fikir ayrılıkları pek çok ilişki biçimi içerisinde tartışma ortamının doğamasına yol açtığı ifade ediliyor.

Bugün ise tartışmanın yönü hükümetin ülkedeki nükleer santralleri yeniden çalıştırmak istemesine karşı direnişe evrildi. Direkt Fukuşima’ya ilişkin açaılan davalar, suç duyuruları, açılmak istenen santrallere karşı yaşam hakkını savunan insanların mücadelesi bizdeki ÇED davalarına karşı bol protestolu direnişlere benziyor. Bununla beraber halkın bir kesimi de mücadeleden yıldı . Hükümetin hafifsediği ve görmezden geldiği süreç topluma bıkkınlık olarak yansıdı. Hükümet ve TEPCO yalanlarını bilim insanlarının, halkla ilişkiler uzmanlarının kanalıyla yaptığı için de bazı insanlar bu yalanlara kanabiliyor. Örneğin Fukuşima Daiichi nükleer santralinin bulunduğu alandan radayasyon yayılımı sebebiyle zorunlu olarak tahliye edilen 126 bin kişiye son 6 aydır “Radyasyon yoktur, evinize dönün” çağrısı yapılıyor. Tabi bunun esas sebebi devletin zorunlu olarak tahliye ettiği insanlara ek yaşam desteğini maliyet yükü oluşturduğu için kesmek istemesi , tazminatlar da cabası.

21

Peki insanları dönmeye ikna etmek için bir şey yapıyorlar mı?

P:Elbette. Akkuyu reklamları kadar olmasa da bunun için Hükümetin başvurduğu yollar var . Fakat şunu söylemeliyim ki bence Japon hükümeti oldukça acımasız zira Çernobil’ de 1-5 mSv olan bölgeler tahliye hakkı olan bölgelerken Japon hükümeti Fukuşima öncesinde yıllık 1 mSv olan radyasyon maruziyet sınırını 20 mSv’e yükseltti , hem de bunu 2 yıl önce yaptı. Bu oranın insanların evlerine dönmesi için yükseltildiği ortada zira maruziyet seviyesi yetişkinler ve çocuklar için farklı olursa kimse dönmek istemez. İnsanların dönmesi için de önce ilk ve orta dereceli okulların açılmasına çalışılıyor.

Peki Fukuşima’da açığa çıkan radyasyonun insan sağlığı üzerindeki etkileri neler?

İşin sağlık boyutu üzerine maalesef son araştrmalar daha 5.yılında 116 çocukta tiroit kanseri tanısı konduğunu söylüyor. Bu konuda yapılan yeni güncel araştırmalar da var mesela Nükleer Savaşlara Karşı Uluslararası Hekimler(IPPNW) Avrupa başkanı ve aynı zamanda Nükleersiz.org kurucularından Dr Angelika Claussen ile yine IPPNW’den Alex Rosen’in önceden rapor olarak hazırladıkları ardından güncel veriler üzerinden geliştirdikleri Çernobil ve Fukuşima’nın Sağlık Etkileri adlı kitap çok önemli bilgiler içeriyor. Avrupa Çernobil Ağının bir üyesi olan Yeşil Düşünce Derneği /Nukleersiz. org’un Çernobil’in 30. Yıldönümü için organize ettiği kapsamda Dr. Claussen kitabı 27 Nisan Çarşamba günü Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı’nın davetiyle TBMM’de gerçekleştirilen bir basın toplantısıyla kamuoyuna tanıttı. Kitap çok yakında Türiye genelinde okuyucularıyla buluşacak dolayısıyla pek çok soru da bu şekilde cevabını bulacaktır.

Türkiye Büyük Millet meclisinde yaptığınız basın toplantısı kapsamında galiba bir de Çernobil Tasfiye memuru yer aldı ve Çernobil’deki nükleer kaza sonrasında yerine getirdiği tasfiye işleri hakkındaki tanıklığını anlattı değil mi?

Evet, yine bahsettiğim Avrupa Çernobil Ağı haftası etkinlikleri kapsamında Dr Angelika Claussen’in kitap tanıtımı dışında Bay Schumchenko TBMM’de Çernobil tanıklığını anlattı. TBMM’deki basın toplantısında ilk defa bir Çernobil tasfiye memuru da konuşma yaparak Çernobil nükleer faciası tanıklığını anlattı. Aynı akşam Ankara Nükleer Karşıtı Platform ‘un evsahipliğinde organize edilen panelde Schumchenko , Dr Claussen ve ben sunumlar yaparak Çernobil ve Fukuşima’nın gerçeklerine dair paylaşımlarda bulunduk .Dr Claussen ve Bay Schumchenko 30 Nisan’da da Mersin Nükleer karşıtı Platform’un ev sahipliğinde birer konuşma yaptı. Aslında Bay Schumchenko 24 Nisan Pazar günü büyük Sinop Mitingi’nde de bir konuşma yaparak Sinop halkına yaşadıklarını anlatmıştı bu konuşmanın tam metnini içeren miting haberimiz 28 Nisan günü Yeşil Gazete’de yayınlandı. Umuyoruz ki O’nun tanıklıklarını anlatması Sinop’ta ve Mersin’de hatta İğneada’da nükleer santrallerin kurulmasının planlandığı bir dönemde nasıl bir tehlikeyle karşı karşıya olduğumuza dair fikirlerin somutlaşmasına yardımcı olmuştur.

Gıda konusunda ne gibi sorunlar yaşıyorlar ? Fukuşima’nın bir tarım kenti olduğunu biliyoruz, bu ürünlerin tüketilmemesi yönünde bir eğilim var mı?

Bir kısım vatandaş hiç umursamıyor hatta bazı insanlar gidip özellikle Fukuşima’da yetiştirilen ürünlerden satın alıyor hatta özellikle internetten sipariş veriyor . Amaçları Fukuşima’nın ekonomisini desteklemek. Yine de ben Fukuşima’dan sipariş ettikleri ürünü besin olarak gördüklerinden şüpheliyim. Neyse ki bir kısım vatandaş daha gerçekçi ve hükümetin radyasyon ölçüm hizmetlerine güvenmediği için kendileri bir araya gelerek radyasyon ölçüm merkezleri kurmuş durumda . Bu merkezlerde ağırlıklı olarak Belarus ve Almanya’dan edinilen ekipmanlarla radyoaktif iyot, sezyum 137 ve stronsiyum 90 ölçümleri yapılıyor . Besindeki radyasyon dozunu ölçen ekipmanlarla insan vücudundaki radyasyon dozunu ölçen cihazlar da farklı. Bu merkezlerde çocuklar için tiroit testleri de ücretsiz gerçekleştiriliyor .

Nasıl bir sistem var? Biraz daha açar mısın mesela Devletin bir desteği yok mu bu merkezlere yönelik ?

Maalesef yok , bize görevlilerin yaptığı açıklama devletin hiçbir şekilde bu çalışmaları desteklemediği ancak bazı ölçüm merkezlerininbelediye bünyesinde faaliyet gösterdiği yönünde oldu . Ölçümlere gelince ki bence çok önemli bir nokta , zira alışveriş ile tüketim arasına bir basamak daha girmiş oluyor, bir bakıma yaşam alışkanlıklarında bir değişiklik demek bu . Örneğin 1 kilo pirinciniz var bunun 50 gramını bu merkeze götürerek form doldurmak suretiyle kontrol ettiriyorsunuz , sonra da olumlu olumsuz sonucunu alıyor ve besinde radyoaktivite varsa imha ettiriyor yoksa iç rahatlığıyla pişirip afiyetle yiyorsunuz. Ben bunu biraz organik ürün arayışına da benzetiyorum.Nasıl ki tarım ilaçları suni gübre kullanmadan önceki tüketim alışkanlığımız özel arayışlara evrilmek zorunda kaldıysa radyasyonla yaşamak da bizi araya giren kontrol basamaklarıyla tanıştırıyor. Üstelik her bir aşamadaki hizmet de ücretli .

22

Bir de süregelen radyoaktif temizlik (dekontaminasyon) çalışmaları var galiba ,aynı Çernobil’deki gibi tasfiye memurları var değil mi?

Evet Fukuşima bölgesinden çıkarılan radyoaktif toprak ve katı atık miktarı 43 milyon ton olarak açıklanmıştı. Bunları 1’er tonluk plastik çuvallara doldurmak suretiyle 12 ayrı eyalete dağıttılar. Bugün bu radyoaktif atıklar, atık yakma tesislerinde imha ediliyor ve imha sonrası açıklanan radyoaktif atık miktarı 9 milyon ton. Japonya atık yakma konusunda fazla agresif yani standartın çok üstünde hedefler belirlemiş durumda, bu miktar yılda 22 milyon ton. Fakat bir sorun var ki ABD, Üç Mil adasındaki kazadan sonra radyoaktif atık yakma işlemini terk etmiş gerekçesi de yakılarak atmosfere karışan radyoaktivitenin ekolojik riskler içermesi ki insan sağlığı açısından ortaya çıkabilecek sorunlar da bunun bir parçası.

Peki bu durumdaki Japonya nükleer santral teknolojisini ihraç etmeyi nasıl düşünebiliyor?

Aynı soruyu sorduğumda benim aldığım cevap Japonya’nınbaşka ülkelerle nükleer santral anlaşmaları yapmasının arkasında kullanamadığı teknolojiyi ve insan kaynağını değerlendirmenin bir yöntemi olduğu yönünde olmuştu ki bu kabul edilebilir gibi değil!

Sinop’a ilgi nasıl Japonya’da? Bu sene katıldığın organizasyonda sanırım biraz da Sinop’u anlattın, Japonya’daki nükleer karşıtlarının bakışı nasıl meseleye?

Geçen sene Sinop’ta 30 bin civarında kişinin katılımıyla gerçekleşen nükleer karşıtı miting Japonya’da ilgi uyandırdı . Bu haberi Sinop’tan bir arkadaşımın fotoğraflarıyla Japan Days adında iyi tanınan bir dergiye göndermiştim,yayınlandı, sonrasında da derginin yayıncısı Sinop’la ilgili yazı istemeye başladı. Bu vesileyle Mart ayında Tayvan, Güney Kore, Hindistan ve Filipinler’den aktivistlerin de davet edildiği organizasyonda ve ardından Fukuşima anma haftasına özel olarak Japonya’da toplanan Dünya sosyal forumu kapsamında Türkiye Nükleer Karşıtı Platform bileşen ve temsilcileri olarak Sinop nükleer karşıtı platform koordinatörlerinden Metin Gürbüz ile birlikte katıldığımız panel ve toplantılarda sunumlar yaptık . Bu sunumlarda Sinop’u ve tabi biraz da anlı şanlı nükleer tarihimizi anlattık . Tokyo Gazetesi bizimle röportaj da yaptı, Japonyadaki insanlara mümkün olduğunca Çernobil tecrübemizi ve nükleer santrallerle neden yaşamak istemediğimizi detaylarıyla anlattık. Açıkçası, Japonya tarafından kurulması planlanan nükleer santral, Japonya’daki sivil toplum örgütlerini aktivistleri fazlasıyla rahatsız ediyor. Bu bağlamda meseleyi daha iyi anlamak için de Japonya’nın nükleer teknolojisini ihraç etme planları yaptığı ülkelerin aktivistleriyle dayanışma yolunu önemsiyorlar ki, bence de bu çaba çok değerli. Bu bağlamda ben de Türkiye’de nükleer santrallere karşı 40 yıldır yürütülen yerel, ulusal mücadelenin, uluslararası dayanışma göstermek suretiyle küresel nükleer lobinin karşısındaki pozisyonunu güçlendireceğine inanıyorum.

 

(Birgün)

Kategori: Enerji

Köşe Yazıları

İstanbul Politikalar Merkezi’ndeki “Çernobil ve Sağlık” paneli izlenimleri – Ayşe Ceren Sarı

Çernobil nükleer felaketinin 29. yıldönümü yaklaşırken 14 Nisan’da Akkuyu Nükleer Güç Santrali’nin temel atma töreni gerçekleşti. Aynı tarihte #Çernobil Aksiyon Haftası kapsamında, Avrupa Çernobil Ağı’ndan Dünya Çernobil Ağı’na evrilen grubun bir parçası olarak Yeşil Düşünce Derneği (YDD) ve Nükleersiz.org’un katkılarıyla, İstanbul Politikalar Merkezi’nde Çernobil ve Sağlık Paneli vardı.

Paneldeki ilk konuşmacı Türkiye’ye ilk defa geçen sene yine Yeşil Düşünce&Nükleersiz.org davetiyle gelen “Fukuşima Tanığı” adıyla tanıdığımız Toshiya Morita’ydı.

30

Morita’nın sunumunun odağında radyasyon salımı ve radyasyona maruziyet bulunuyordu. Morita ayrıca Fukuşima’daki nükleer felaket sonrası sağlık durumu ve artan kanser oranları hakkında bilgi verdi ve her Cuma günü Japonya genelindeki 250 noktada, ülkedeki tüm elektrik şirketlerinin önünde eylem yapıldığını belirtti.

Morita’nın sunumunda yer verdiği  verilere bakacak olursak:

– Dünya genelinde sakıncasız radyasyon doz oranı – burada katlanılabilirlik kıstası  göz önünde tutuluyor- 0,114 µ Sv/saat. Bu oran

  • Uluslararası Radyolojik Korunma Komisyonuna göre 10 bin kişin in 5’inin kanser sebebiyle ölümüne neden oluyor.
  • John William Gofman’a göre 10 bin kişiden 40’ının kanser sebebiyle ölümü gerçekleşiyor.
  • Ukrayna hükümeti tarafından açıklanan bilgilere göre ise sadece kanser değil kalp hastalığı gibi diğer hastalıkların oluşumuna da neden oluyor.

Yani risk  derecesi belirtilenden çok daha  yüksek.

– Bölgede Fukuşima Nükleer Felaketi’ne bağlı radyoaktivite bu dozun oldukça üstünde. Fukuşima’da çocuklar okula giderken çekilen bir fotoğrafta 0,81μ Sv/saat radyasyonun tespit edildiği görülüyor. Bu, sakıncasız doz oranının 7 katı yüksekliğinde.

Yüksek radyoaktivite dozunun bölgedeki sağlığa olan etkilerine baktığımızda şunları görüyoruz:

  • Fukuşima bölgesinde şimdiye kadar nükleer felaketle bağlantılı 1.800 ölüm tespit edilmiş.
  • Çocuklardaki tiroit kanseri vakalarında ise büyük bir artış var. Araştırmalarda yaklaşık 385.000 çocukta 118 tiroit kanseri vakası tespit edilmiş. Oysa felaketten önce bu vakaya 0-14 yaş arası 100 bin çocukta 1 kişiden az, 15-19 yaş aralığındaki 1 milyon kişiden ise 5 kişide rastlanıyormuş. Fukuşima’da yapılan araştırmanın %9’u 14 yaş altı için yapılmış ve 1 milyon çocukta 306 çocukta tiroit kanseri çıkmış.
  • Kalp hastalıkları ve ani ölümlerde artış tespit edilmiş. Nükleer felaket öncesi 2010 yılına ait kayıtlarda kalp yetmezliğinin 143 kişide, felaketin gerçekleştiği 2011 yılında 199 kişide, 2012 yılında ise ilk 6 ay içinde 184 kişide görüldüğü, yani nükleer felaketten beri kalp yetmezliğinin 2,57 kat arttığı anlaşılmış.
  • Başka bir araştırmada Ibaraki Eyaleti Toride şehrinde kalp ritminde anomali vakalarında artış görülmüş. Toride şehrinin ilk ve ortaokul 1.sınıf öğrencilerinde çekilen elektrokardiografi ile kalp ritm bozukluğu tespit edilmiş. 2012 yılında ilk tarama 1.655 kişide, hassas tarama ise 73 kişide yapılmış. Oysa 2011 yılında yapılan hassas tarama sayısı 28. Yani kalp ritminde anomali vakaları nükleer felaketle beraber 2,6 kat artmış.
  • 2010 yılında kalp rahatsızlıklarında ölüm riskli vaka sayısı 9 iken, 2011 yılında bu sayı 21, 2012’de ise 24 olmuş.

Paneldeki ikinci sözü Türk Tabipleri Birliği adına Karadeniz’deki kanser vakalarına dair özel bir çalışmaya imza atan, Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi  Halk Sağlığı Anabilim Dalı’nda görev yapan Prof. Kayıhan Pala aldı. 

Pala’nın sunumunda yer verdiği çarpıcı noktalar ve araştırmanın verilerine bakacak olursak:

– 26 Nisan 1986’da gerçekleşen Çernobil felaketi Mayıs başında tüm Doğu Karadeniz şeridini etkisi altına aldıktan ve radyasyondan çay ve fındığın etkilenmesinden sonra  hafızalarımıza kazınan, kamera karşısında ‘içiniz rahat olsun’ diye çay içen nükleer facia döneminin Sanayi ve Teknoloji Bakanı ANAP’lı Cahit Aral’ın, Çernobi kazasından tam 6,5 yıl sonra, 17 Aralık 1992’de, gazetelere “İnanılmaz İtiraf” olarak geçen açıklaması:

“Ama artık çok geç kalınmıştı. Halbuki olaydan yarım saat sonra alarm verilip tedbirler alınması gerekirdi. Türk halkı için çok üzgünüm. Radyasyonla ilgili herkesin Türk halkına özür borcu vardır…”

– Çernobil felaketi sonrası yayınlanan araştırma ve yayın sansürü:

Türkiye büyük Millet Meclisi araştırma Komisyonu Raporu: Dönemin YÖK  Başkanlığı tüm üniversite rektörlerine gönderdiği 28.08.1985 gün ve APK.08/25-8372 No.lu yazısı  ile, T. Radyasyon Komitesinin, Türkiye’de radyasyon ölçümleri, sonuçları ve etkileriyle ilgili olarak Komitenin bilgisi ve izi dışında herhangi bir yayın yapılmasını istemediğini belirterek gereğinin yapılmasını istemiştir. 

– Karadeniz  Bölgesi’nde, 1987-1992 yılları arasında lösemi, tiroid kanseri ve nöral tüp defekti görülme sıklıklarında artış gözlemlenmiş.

– Hopa’da kanser görülme sıklığı üzerine tanı konmuş olgular ve ölümler üzerinden yapılan bir değerlendirmenin sonuçlarına baktığımızda:

  • Araştırmada toplam 1939 evde 7.831 kişi hakkında bilgiye ulaşıldığını,
  • Tanısı doğrulanmış 49, tanıları doğrulanmamış 27 kanser olgusuyla karşılaşıldığını,
  • Araştırmanın son bir yılı söz konusu olduğunda (1 Ekim 2004- 30 Eylül 2005) 11 kişiye yeni kanser tanısı konulduğunu,
  • Buna göre yıllık standardize insidans hızının Hopa’da erkeklerde yüz binde 149,5, kadınlarda yüz binde 117,5 olduğunu görüyoruz. Standardize insidans hızı Türkiye genelinde erkeklerde yüz binde 48,3, kadınlarda ise yüz binde 30,3.

Bu çalışma sonucunda, Hopa’da kanser görülme sıklığı ile kanser nedeniyle ölümlerin Türkiye’nin diğer coğrafi alanlarına göre daha fazla görülmesi olasılığının araştırılmaya değer bir durum olduğu ve veri meselesinin ne derecede önemli olduğu ortaya çıkıyor.

– Bu noktada Nükleer Santral Karşıtı Bilim İnsanları Bildirisi (2007)’ne de yer vermekte fayda var: 

“…Nükleer santral kazaları ve atıkları kaynaklı radyasyon, gözlemlenemez olduğu için etkisi geç anlaşılan ve insanlık ve bilim tarihi bakımından yeni; bu nedenle bilimin ve risk altındaki toplum çoğunluğunun yeterince bilmediği riskler grubunda; denetlenemediği için de korkutucu, dünya çapında felaket yapıcı; sonuçları öldürücü, gelecek kuşaklar için çok tehlikeli; kolayca azaltılamayan ve miktarı giderek artan; gönüllü hizmetin olmadığı ve yürürlükteki yasalara uygun olmayan riskler grubundadır.”

Panelin üçüncü kısmında Beyaz Rusya Tıp Akademisi’nden  Dr. Larisa Danilova Çernobil sonrası Beyaz Rusya’daki endokrin hastalıkları hakkında bilgi verdi.

28

 Dr. Larisa Danilova’nın belirttiğine göre;

– Beyaz Rusya’nın nüfusu 1986 Mayıs’ı itibariyle değişkenlik gösteriyor. Beyaz Rusya Cumhuriyeti ağırlıklı olarak hafif ve orta kronik iyot eksikliği  bulunan bir Avrupa ülkesi. Devlet programı olarak iyotlu tuz ile iyot profilaksı 1970’lerde durdurulmuştu ve 12 yıl sonrasında Çernobil felaketinden dolayı tekrar başlatıldı.

– Çernobil felaketinden beri ülkede iyot 131 yoğunluk birikimi var.  Ayrıca Sezyum 137, Stronsiyum-90  ve Plutonyum-238,239, 240 radyoaktif maddeleri konsantrasyonu da artmış durumda.

– Stolin bölgesi 1996-2010 yılları  arasında tiroit ve endokrin hastalıkları üzerine yapılan araştırmalar, Çernobil felaketinden sonra Beyaz Rusya’da tiroid kanserine en çok özellikle çocuklarda ve genç yetişkinlerde rastlandığını, aynı zamanda bu vakayla karşılaşma sıklığının diğer yaş gruplarında da arrtığını gösteriyor. Bu noktada, tiroid nodüllerinin çocuklarda ve genç yetişkinlerde görülmesinin sıradışılığının altını çizmekte fayda var.

– İyot eksikliği  kadınlarda daha fazla olduğu için tiroit nodulleri kadınlarda daha yaygın ve bu durum ileri yaşlarda kanser olasılığı arttırıyor

Panelin dördüncü konuşmacısı 2014 yılında IPPNW (Nükleer Savaşın Önlenmesi İçin Uluslararası Fizikçiler) Avrupa Başkanı olan Dr. Angelika Claußen’dı.

29

Claußen’ın konuşmasının odağında iyonize edici küçük doz radyasyonun sağlığa olan etkileri bulunuyordu:

–  Claußen üç tip radyasyondan  bahsetti: doğal  radyasyon, tıbbi  radyasyon ve nükleer güç santrallarıyla  yaşamaktan dolayı maruz kaldığımız radyasyon

– Doğal radyasyonun zararlı biyolojik etkileri epidemiyolojik olarak gösterilebiliyor. Kapalı mekanlarda radona maruziyet  ile akçiğer kanseri arasında ilişki olduğuna dair ciddi bulgular mevcut . 1 metreküpte bulunan her 100 Bq, kanser riskini %11 arttırıyor.

– Teşhis amaçlı tıbbi radyasyon uygulamaların zararlı biyolojik etkileri epidemiyolojik olarak gösterilebiliyor.  1985-2005 arasında bilgisayar tomografi (BT) muayenesi yapılan 10,9 Milyon hastanın kanser riski bir BT (4,5 mSv) ile %24 artıyor. Birden fazla BT yapıldığı takdirde her BT kanser riskini ayrıca %16 arttırıyor. Hasta ne kadar gençse, risk o kadar artıyor:

  • 1-4 yaş arası: Kanser riski %35 daha fazla
  • 5-9 yaş arası: Kanser riski %25 daha fazla
  • 10-14 yaş arası: Kanser riski %14 daha fazla

– Burnumuzun dibinde bir nükleer güç santraliyle yaşamanın sağlımızı olumsuz etkilemesi için bir nükleer felaket gerçekleşmesine gerek bulunmuyor. Nükleer Güç Santralı’nın kendisi; uranyum zenginleştirme tesisleri; NGS yakıt çubukları tesisleri ve nükleer atık depolarının varlığı düşük dozda nükleer güç santrali kaynaklı radyasyona maruz kalmaya yeterli oluyor. Nükleer enerji kullanımının ve nükleer silahların zararlı biyolojik etkileri epidemiyolojik olarak gösterilebiliyor:

  • Doğu Almanya’daki Wismut uranyum madeninde çalışmış olan 59.001 işçide 1998 yılına dek 2.388 akçiğer kanseri vakası tespit edildi. Radona bağlı radyasyondan dolayı her çalışılan ay başına risk %21 artıyor.
  • Nükleer sektörde (madenler dışında) 154 iş yerinde – 598.000 çalışan ile yapilan çalışmaya göre çalışanların %90’dan fazlasınin aldigi doz 50 mSvden az. Solid tümörler için olan her Sv başına %97, lösemi icin %193 daha yüksek risk hesaplanmis. Çalışma ayrıca nükleer sektörde çalışanlarda ölümlerin %1-2’si radyasyonun etkisine bağlanabileceğini belirtiyor.
  • NGS yakınında yaşayan 5 yaşından küçük çocuklarda kanser riskinde belirgin artış olduğu ve riskin yüksekliğinin NGS’ye olan uzaklık ile bağlantılı olduğu görülüyor:

– 50 km:  %8–18 vaka artışı

– 10 km: %20–40 vaka artışı

– 5 km: %60–75 vaka artışı

– 5 km’den daha yakın yaşayan çocuklarda lösemi riski ikiye katlanıyor

  • Düşük doz yani  0-100 mSv arası radyasyon sağlığı yaygın olarak ve ciddi biçimde etkiliyor:

– Kanser

– Doğrudan radyasyon hedefinde yer almayan komşu hücrelerde genomik instabilite

– Herediter etkiler, genetik mutasyon, konjenital malformasyon

– Yaşlanmanın hızlanması (özellikle likidatörlerde görülmektedir)

– Diğer kanser dışı hastalıklar:

– Kardiyovasküler hastalıklar

– İyi huylu (benign) tiroit hastalıkları

– Çocuklarda uzun süren enfeksyonlar

– Fonksiyonel beyin hastalıkları

Panelin beşinci ve son konuşmacısı Dr. Alper Öktem ise TAEK tarafından yayımlanan Çevresel Radyoaktivite Atlasında Doğu Karadeniz raporunu yorumladı:

– Çevresel Radyoaktivite Atlasında, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu tarafından 2002-2011 yılları arasında 81 ilden toprak ve su numuneleri (1913 yüzey ve 1877 içme ve kullanma suyu numunesi) alınarak oluşturuldu. Atlas’da  doğada olmayan, nükleer silah denemeleri ile dünya topraklarının tanıştığı ve yarılanma yolu 30 sene olan  Sezyum 137 radyoaktif maddesinin Türkiye haritasındaki bütün illerde bulunduğunu görülüyor.

– Sezyum 137’un özellikle Doğu Karadeniz’de yer yer çok belirgin olduğu tespit edilmiş:

  • Hopa 100 – 150 Bq/kg
  • Rize Ardeşen 175 – 200 Bq/kg
  • Rize Pazar, Çayeli ve Derepınarı 100 – 150 Bq/kg
  • Trabzon Arsin 150 – 175 Bq/kg
  • Trabzon Tomra, Tonya ve Şalpazarı 100 – 150 Bq/kg

– Sezyum 137’nin topraktaki varlığını toprakta ‘açık kalmış radyoaktif röntgen makinaları’na benzetmek mümkün. Bu radyoaktif madde özellikle meralar yoluyla gıda zincirine giriyor ve madde birikimlerinin detaylı ölçümlerinin yapılması gerekiyor.

– Dr. Alper Öktem iki ayrı numune Rize çayını Almanya’da bir bakkaldan alıp, ölçüm için Umweltinstitut München e.V. (Münih Çevre Enstitüsü)’ne göndermiş. Bir numunede 30 Bq/kg, diğerinde 45 Bq/kg Sezyum 137 tespit edilmiş. Bu ölçüm sonuçları, radyasyonun tehlikelerini küçümsemeyen hekimler açısından üzerine düşünülmeye değer.

Not:

– Sv(sievert): canlı dokunun maruz kaldığı radyasyonun etkisini gösteren ‘doz eşdeğeri’nin Uluslararası Ölçüm Sistemi’ndeki birimi

– Bekerel: atom çekirdeğinin bozunma hızının Uluslararası Ölçüm Sistemi’ndeki birimi.

—-

26 Nisan günü, Çernobil felaketinin 29 .Yıldönümünde Türkiye’de 40 yıldır yaşanan nükleer karşıtı mücadele ve santral tartışmaları artarak devam ederken, bir kez daha bir araya gelip nükleere hayır diyeceğiz. 7 milyon kişinin sağlık koşullarını ve geleceğini etkileyen, 800 bin insanın ‘tahliye görevlisi’ olarak felaketin yaşandığı alanda engelleme ve temizlik çalışmaları yaptığı için engelli olduğu ya da hayatını kaybettiği, 17 bin insanın patlamadan dolayı aile fertlerini kaybettiği insan eliyle yaratılan afet Çernobil. Türkiye’de hiçbir resmi araştırma yapılmadığı için net sonuçları hala bilinmeyen Çernobil’i, 4 yıl önce meydana gelen ancak önümüzdeki 20-30 yıl boyunca da etkilerini deneyimleyerek konuşmaya devam edeceğimiz Fukuşima nükleer felaketine dair her gün yeni bir haber alırken, yeni santrallerin kurulmasında ısrar edildiği için yarınımız adına duyduğumuz endişelerle daha derinden anacağız.

Fotoğraflar: Menekşe Kızıldere

 

12.Ayşe Ceren Sarı

 

Ayşe Ceren Sarı

DünyaManşet

2015 Dünya Risk Konferansı, Fukuşima felaketini anma haftasında Japonya’da yapılacak

11 Mart 2011, Fukuşima Nükleer Felaketinin üstünden 4 yıl geçti. Yaşanan nükleer felaket tetikleyicisi olan deprem ve tsunamiden çok daha büyük sonuçlara yol açtı. Binlerce kayıp verildi, şimdilik 120 binden fazla insan evlerini bir anda bırakmak ve bir daha dönmemecesine başka şehirlere yerleşmek zorunda kaldı. Nükleer felaketin yaydığı radyoaktif maddeler dağların doruklarına çıktı, nehirlere, okyanusa karıştı, karışmaya da devam ediyor. Bölgedeki 3000 çocuk içinde  100’den fazlasına tiroit kanseri teşhisi kondu, üstelik felaket bitmiş de değil, sonuçları önümüzdeki 10-20 yıl içinde katlanarak etkisini hissettirmeye devam edecek.

Bugün 8 Mart 2015 “Nükleersiz Gün” olarak Fukuşima Nükleersiz Haftası eylemlerinin fitilini ateşleyecek ve tüm bir hafta boyunca Japonya genelinde (Tokyo, Fukuşima ve Sendai ağırlıklı olmak üzere) çok sayıda etkinlik yapılacak .

sendai

3.BM Dünya Konferansı, Felaket Risklerinin Azaltılması 14-18 Mart 2015

Bunlardan biri Tokyo’da yapılacak olan  dünyadaki nükleer karşıtlarını da ilgilendiren Nükleersiz bir Dünya için Küresel Konferans (Global Conference for a Nuclear Free World) olurken  diğer bir  organizasyon da  nükleer felaketin sonuçlarının değerlendirileceği 11-13 Mart arasında Fukuşima’da gerçekleştirilecek olan “Fukuşima’dan Alınan Dersler” konulu konferans. Dünya genelindeki  antinükleer aktivistlerle Japonya’daki aktivistleri de  biraraya getirecek olan etkinliğin sonunda Anti Nükleer Enerji Bildirgesi okunarak tüm dünyaya ilan edilecek.

Fukuşima haftasındaki bir diğer etkinlik ise ilki 2009 yılında Bahreyn’de  Birleşmiş Milletler tarafından  yapılmış olan Afet Risklerinin Azaltılması konularının işlendiği Dünya Risk Konferansı’nın üçüncüsü. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban-ki Moon da  4 Mart 2015’teki konuşmasında, “Dünyadaki büyüyen eşitsizlik, artan doğal afetler, aşırı şehirleşme, enerjinin ve doğal kaynakların  ölçüsüz tüketimi  dünyayı  üstesinden gelemeyeceği risklerle sitematik global etkilere maruz bırakmaktadır” diyerek   iyileşmenin sağlanabilmesi için  felaketin sonuçlarından hep birlikte dersler çıkarılması gerektiğini ifade etmiş, konferansın 14-18 Martta Fukuşima anma etkinlikleri haftasında  Japonya Sendai’de gerçekleştirileceğine dikkat çekmişti. Hükümet yetkililerinin, parlamenterlerin, sivil toplum örgütlerinin, risk azaltımıyla ilgili çeşitli platformlardan  binlerce katılımcının yer alacağı bu konferans çerçevesinde dünyadaki nükleer planlarının ve mevcut durumun da bir değerlendirmesinin  yapılacak  olması ayrıca önem taşıyor .

Her üç organizasyona da, Nükleersiz.org proje koordinatörü aynı zamanda  Yeşil Gazete ekibinde nükleer haberleri editoru  Pınar Demircan iştirak ederek Türkiye ile ilgili konularda bilgi paylaşımında bulunacak olup izlenimlerini bu vesileyle yerinden aktaracak.

Daha fazla bilgi için:

http://www.unisdr.org/archive/42814

http://www.preventionweb.net/english/hyogo/gar/2015/en/gar-pdf/GAR2015_EN.pd

http://fukushimalessons.jp/index.html

 

(Yeşil Gazete)

 

 

 

Kategori: Dünya

İklim KriziManşet

Türkiye’nin pozisyonu üzerine – Varşova izlenimleri [9. gün ve Son]

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Müsteşar yardımcısı Mehmet Emin Birpınar

[Varşova izlenimlerinin sonuncusunu birkaç gün gecikmeli olarak İstanbul’da yazıyorum. Zirvenin son günü olması gereken Cuma günü Varşova’dan ayrıldım. Ancak zirve Cumartesi gecesine dek uzadı. Bu sürede yaşananları ve çıkan sonucu Cumartesi ve Pazar günü yaptığım haberlerde aktarmıştım. Varşova izlenimlerimin sonuncusunu ise benim zirveyi yerinde izlediğim son gün olan 21 Kasım Perşembe günü Türkiye adına bir sunuş yapılması vesilesiyle Türkiye’ye ayırdım.]

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Müsteşar yardımcısı Mehmet Emin Birpınar'ın Varşova'da yaptığı konuşmadan

Türkiye’nin uluslararası iklim değişikliği politikalarıyla, daha doğrusu Birleşmiş Milletler zemininde süren müzakere süreciyle ilginç bir ilişkisi var. Bu ilişki tıpkı Avrupalı mıyız, Ortadoğulu mu; Batılı mıyız, Doğulu mu meselesinde olduğu gibi bir tür arada kalma -ya da dilerseniz özgünlük– durumuna işaret ediyor. Yalnız Türkiye, iklim politikaları bağlamında bu özgünlük durumunu artık fazlasıyla abartmış durumda. Bu yüzden de bugün, kendini fazlasıyla “özgün” sanmasının aslında kimseyi ilgilendirmediği bir dönemde, acilen yeni bir iklim politikaları stratejisi belirlemesi ve bu stratejinin de sürece aktif katılımı esas alması gerekiyor. Aksi takdirde Türkiye önemli bir uluslararası politika zemininden büyük bir hızla kopmak ve oluşacak yeni rejime tabi olmak durumunda kalacak.

Peki Türkiye’nin bu durumu nereden kaynaklanıyor ve Varşova’da nasıl bir pozisyon aldı?

Gelişmiş bir gelişmekte olan ülke

Türkiye, Dünya Bankası gelişmişlik sıralamalarına göre gelişmekte olan bir ülke. Ancak aynı zamanda soğuk savaş dönemindeki konumlanmaya göre birinci dünya ülkeleri arasında yer alıyor ve bu nedenle de OECD ülkesi. Soğuk savaşın daha yeni bittiği 1992 yılında imzalanan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi hazırlanırken, bu ikinci konumu nedeniyle üçüncü dünya dışında kalan ülkelerin yer aldığı Ek 1 listesinde, yani iklim değişikliğinin ortaya çıkmasından birinci derecede sorumlu olan ülkeler arasında yer alan Türkiye, uzun süre Sözleşme’ye ve Kyoto Protokolü’ne taraf olmayarak Ek 1 ülkesi olmasından kaynaklanacak emisyon hedefi yükümlülüğünden uzak durdu. Bu süreçte de Ek 1 üyesi olsa da tarihsel emisyonları az olduğu ve gelişmekte olan ülke durumunu sürdürdüğü için özel koşullara sahip olduğunu taraflara kabul ettirdi.

Türkiye’nin 1990’a göre indirim yükümlülüğü almaması, her ne kadar (emisyonların karşılaştırılması üzerinden bakıldığında) adil gibi görünse de, aslında Ek 1’de yer almasının mantığının zaman içinde daha iyi ortaya çıktığı söylenebilir. Bunun iki nedeni var.

Birincisi Türkiye’nin hızlı büyüyen bir ekonomi olarak emisyonlarını hızla artırması. Türkiye emisyon artış hızında hızlı gelişen Çin, Hindistan gibi ülkelerle aynı ligde yer alıyor. Hatta bildiğiniz gibi sözleşmede bulunduğu yerdeki ülkeler arasında (Ek 1’de) artış hızında her yıl yeniden birinci oluyor.

Ancak Türkiye’nin sözleşmedeki konumu açısından asıl önemli olan ikinci neden. Yani AB adaylığı. Bütün AB ülkelerinin (ve ayrıca AB’nin de) Ek 1 ülkesi olduğu düşünülürse, olası bir AB ülkesinin dışarıda kalması müzakerelerin mantığına uygun olmazdı.

Ancak Türkiye’nin iklim zirvelerindeki davranış biçimi hiçbir duruma uymuyor.

Yalnız ve grupsuz ülkem

Müzakelerde ülkeler (taraflar) kendi adlarına davranabildikleri, yani söz alıp konuşabildikleri ve kendi görüşlerini veya pozisyonlarını ortaya koyabildikleri gibi, ülkeler adına içinde yer aldıkları grupların sözcüsü de konuşabiliyor. Çünkü iklim müzakerelerinde çok sayıda grup var.

Bu ülke gruplarından bazıları BM içindeki konumlanışla ilgili. Örneğin G77+Çin denen grupta 130’dan fazla ülke var. Tamamen eski üçüncü dünya ülkeleri sınıflandırmasına uygun bir gruplaşma bu. Ancak bu grupta yer alan bazı ülkeler, örneğin en az gelişmiş olanlar (49 ülke) LDC diye ayrı bir grupta da bir araya geliyorlar. Ya da küçük ada ülkelerinin (43 ülke) AOSIS diye başka bir grubu daha var.

Üstelik bu gruplaşmalar son yıllarda oluşan daha küçük müzakere bloklarıyla iyice çeşitlenmeye başlamış durumda. Örneğin Latin Amerika ülkelerinden Küba, Bolivya gibi Bolivarcı olanların ALBA diye bir grubu varken, Şili, Peru gibi ABD’ye yakın olanlar AILAC diye bir grup kurdular. Ya da yağmur ormanları ülkeleri veya dağlık bölge ülkelerinin ayrı küçük grupları var.

Tabii 28 ülkeden oluşan Avrupa Birliği bu grupların en resmi ve yapılanmış olanı. Ama zengin ülkelerin başka grupları da var. ABD, Avustralya, Japonya gibi ülkelerin oluşturduğu Şemsiye grubu veya küçük Avrupa ülkeleriyle bazı büyük kapitalist ekonomileri buluşturan (İsviçre, Güney Kore, Meksika gibi birkaç ülkeden oluşan) EIG bunlar arasında sayılabilir.

İklim zirveleri sırasında bu grupların her biri her sabah kendi toplantılarını yapar, ortak pozisyonlar belirler, küçük müzakere gruplarında veya açık-büyük toplantılarda sözcüleri aracılığıyla görüşlerini açıklar, sonuca etkide bulunmaya çalışırlar. Oylama yapılmadığı için de kararlarda hepsi güçleri oranında etkide bulunma şansına sahiptir.

Türkiye ise herhangi bir ülke grubuna dahil değil. AB’ye henüz üye olmadığı için AB grubunda olmadığı gibi, herhangi bir gelişmekte olan ülkeler grubunda veya gelişmiş-gelişmekte olan ülkelerin birlikte oluşturduğu gruplarda da yer almıyor. Kendi adına da (en azından açık toplantılarda) söz alıp sürmekte olan görüşmelerle ilgili pozisyonunu belirtmiyor. Yani Türkiye’nin 2015 anlaşmasının nasıl olması veya kayıp ve zarar mekanizmasının nasıl kurulması gerektiği hakkında, ya da uzun dönemli finansman konusunda veya teknoloji, metodoloji, ormancılık vb. meselelerinde ne düşündüğünü veya nasıl bir pozisyon aldığını bilmiyoruz.

Türkiye belki kapalı toplantılarda veya gayrıresmi görüşmelerde görüş belirtiyor olabilir. Görüş bildirdiği şeylerin de sürmekte olan tartışma noktalarından çok sadece Türkiye’yi ilgilendiren çok spesifik konular olduğunu biliyoruz.  (Örneğin bu yıl Sekreterya’nın Türkiye’yi kastederek “özel durumu olan Ek-1 ülkeleri” ile ilgili hazırladığı bir belgeyi tartıştı.) Ancak bu konular genele ilişkin değil ve zaten bunlardan da kimsenin haberi olamıyor.

Birpınar’ın konuşmasına göre Türkiye’nin pozisyonu

Türkiye’nin sesi her yıl olduğu gibi bu yıl da yüksek düzeyli toplantıdaki, yani bakanlar zirvesindeki konuşmalar sırasında duyuldu. Varşova’da Türkiye adına Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Mehmet Emin Birpınar konuştu. Konuşma Türkiye’nin Varşova’daki pozisyonunu açıklayan elimizdeki tek açık veri.

Birpınar’ın konuşmasında öne çıkan noktalar şöyle:

– Türkiye, Filipinler’deki tayfun nedeniyle taziyelerini bildirdi. Ayrıca Filipinler’in tarihsel sorumluluğu az olduğu halde en fazla etkilenen ülke olduğunu söyledi ve Türkiye’nin bu  ülkelere yardıma hazır olduğunu, zaten Filipinler’e de bir acil yardım gönderildiğini açıkladı.

Türkiye böylece adını net olarak koymasa da, Haiyan tayfunu ve benzeri felaketlerin iklim felaketi olduğunu söylemiş oluyor. Bu önemli bir nokta. Üstelik bu gibi durumlarda bu gibi ülkelere (yani aslında tarihsel sorumluluğu olmadığı halde iklim felaketlerinden en çok etkilenen ülkelere) yardıma hazır olduğunu söyleyerek kendini gelişmiş ülkelere yakın bir noktada konumlandırıyor. Finans konusuna veya kayıp ve zarar mekanizmasına değinmese de,  Türkiye’nin iklim felaketlerinde “veren tarafta” yer alacağını ima ediyor. Bunun ileri bir adım olduğu söylenebilir.

– Oluşacak olan yeni iklim rejiminden bahsederken, yeni dönemde bütün ülkelerin taraf olacağını, hiçbir ülkenin dışarıda bırakılmayacağını vurguladı. Böylece Türkiye’nin de yeni rejimde üzerine düşeni yapacağını söylemiş oldu. Ancak bu noktadan sonra her ülkenin yapacağı “katkının” (dikkat edelim, alacağı “yükümlülüğün” değil, ki Türkiye’nin de bu yeni dili hemen benimsemiş olduğu anlaşılıyor) esnek ve dinamik olması gerektiğini söyledi. Bundan, Türkiye’nin de ABD vb. gibi gönüllü katkı anlayışına yakın olduğunu görüyoruz. Bu konu önemli. Gönüllü katkıyla hiç anlaşma yapmamanın arasında ne fark olduğunu uzun süre tartışmamız gerekecek.

– Konuşmada en az gelişmiş ülkelerin ve küçük ada ülkelerinin haklarına vurgu yapılması ve gelecek kuşakların ihtiyaçlarından bahsedilmesi gibi olumlu, ama yetersiz noktalar da var.

Yetersiz, çünkü bu noktada Türkiye’nin 2011’de İstanbul’da yapılan En Az Gelişmiş Ülkeler Toplantısı’ndan bu yana 10 yıl süreyle BM zemininde en az gelişmiş ülkelerle ilgili çalışmaları yürüten ülke olduğunu hatırlamak gerekiyor. Bu da aslında Türkiye’nin sürekli ve her zeminde En Az Gelişmiş Ülkelerin haklarını savunmasını gerektirir. Varşova’da bu cümle dışında buna dair bir işareti en azından biz göremedik.

– Türkiye konuşmanın son bölümünde ise özel şartlarına vurgu yaparak Durban ve Doha sürecini desteklediğini, ancak desteğe ihtiyacı olduğunu vurguluyor ve konuyla ilgili kendi yaptığı yerel çalışmaları (eylem planı, orman hedefi vb.) sayıyor.

Yapılan onca teknik ve detay tartışmada Türkiye’nin ne düşündüğünü ya da bir pozisyonu olup olmadığını ise bilmiyoruz.

Diplomatik ilgi düzeyi

Daha önce de yazdığım bir konuyu da bir kez daha tekrarlayayım. Türkiye uzun süredir ilk kez uluslararası iklim zirvesinin Bakanlar oturumuna müsteşar yardımcısı tarafından temsil diliyor. Bundan öncesini merak edenlere listeyi vereyim. İşte Kyoto Protokolü’nün yürürlüğe girdiği 2005 yılından itibaren Türkiye’yi yüksek düzey iklim zirvelerinde temsil eden isimler:

– 2005 Montreal (COP 11) – Çevre ve Orman Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Mustafa Öztürk

– 2006 Nairobi (COP 12) – Çevre ve Orman Bakanı Osman Pepe

– 2007 Bali (COP 13) – Çevre ve Orman Bakanlığı Müsteşarı Hasan Zuhuri Sarıkaya

– 2008 Poznan (COP 14) – Çevre ve Orman Bakanlığı Müsteşarı Hasan Zuhuri Sarıkaya

– 2009 Kopenhag (COP 15) – Cumhurbaşkanı Abdullah Gül

– 2010 Cancun (COP 16) – Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu

– 2011 Durban (COP 17) – Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz

– 2012 Doha (COP 18) – Çevre ve Şehircilik Bakan yardımcısı Muhammet Balta

– 2013 Varşova (COP 19) – Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Mehmet Emin Birpınar

Demek ki Türkiye iklim zirvelerinde son 9 yılda 1 kez Cumhurbaşkanı, 3 kez bakan, 1 kez bakan yardımcısı, 2 kez müsteşar ve 2 kez de müsteşar yardımcısı düzeyinde temsil edilmiş. Bundan önceki müsteşar yardımcısı düzeyinde katılım çok önce, daha Türkiye Çerçeve Sözleşme’ye taraf olduktan bir yıl sonra, Kyoto’yu ise henüz onaylamamışken, 2005’de olmuş.

Dolayısıyla bu tavrı Türkiye’nin iklim değişikliği politikalarından geri çekildiği şeklinde yorumlamamızın çok doğal olduğu ortada.

Türkiye pozisyonun belirlemek zorunda

Ne yazık ki Türkiye en önemli zamanda, yeni bir iklim rejimi kurulurken, hiçbir ülke grubunda yer almayarak, en önemli tartışma konularında pozisyon almayarak, oturumlarda söz almayarak, yardımcı düzeyde bir bürokratla temsil edilerek iyice görünmez hale geldi. Hızla artan bir emisyon düzeyine sahip, büyük, hızlı gelişen bir ülkenin, 2015’e bu yöntemle hazırlanmasının hem dünya, hem de Türkiye için büyük bir talihsizlik olduğunu söylemek gerekir.

Eğer bu durumun nedeni delegasyondaki ekiplerin tartışılan konulara yeterince hakim olmaması ve ülkenin müzakere kapasitesinin düşüklüğüyse, bunun da en azından yüksek düzeydeki oturuma kimin katılacağını belirlemek kadar politik bir tercih olduğu söylenebilir.

Gelecek yıl yaz aylarında, BM Genel Sekreteri Ban Ki-Moon özel bir iklim zirvesi toplayacak ve ülkelerin liderlerini bir araya getirecek. Bu toplantıda özellikle G20 ülkelerinden pozisyonlarını belirtmelerini isteyecek.

Ayrıca Türkiye 2015 yılında G20’nin başkanlığını devralıyor. 2015’de, Türkiye’de yapılacak olan G20 toplantısı Paris İklim Konferansı’ndan önce olacağı için de ana gündemlerden birinin yeni iklim değişikliği rejimi olması ihtimali yüzde yüze yakın. Yani Türkiye 2015’de iklim politikalarında liderlik yapmak zorunda kalacak.

Bu görünüm ışığında Türkiye’nin politikalarını yeniden değerlendirmesi, aktif bir strateji benimsemesi, teknik hazırlıklarını hızlandırarak, tecrübeli kadrolar kurarak pozisyon belirlemesi gerekiyor. Bir grupta yer alması ya da yeni bir grup kurmayı denemesi de gerekebilir. Ya da AB’ye iklim politikalarında birlikte davranmayı, müzakerelerde AB tarafından temsil edilmeyi talep edebilir.

Tabii her durumda Türkiye’nin alacağı pozisyonun da gezegenden, gelecek kuşaklardan ve az gelişmiş ülkerleden yana, iklim gerçekliğine ve küresel iklim adaletine uygun bir pozisyon olması gerekiyor.

2015’e, Paris’e sadece 2 yıl kaldı. Görünmezlik politikasını sürdürmenin zamanı değil.

Ümit Şahin – Yeşil Gazete

https://twitter.com/umitsahin

 

Varşova İklim Zirvesi sona erdi: Süreç kurtarıldı, hayal kırıklığı baki kaldı

Varşova’dan 8. gün izlenimleri için tıklayın.

Varşova’dan 7. gün izlenimleri için tıklayın.

Varşova’dan 6. gün izlenimleri için tıklayın.

Varşova’dan 5. gün izlenimleri için tıklayın.

Varşova’dan 4. gün izlenimleri için tıklayın.

Varşova’dan 3. gün izlenimleri için tıklayın.

Varşova’dan 2. gün izlenimleri için tıklayın.

Varşova’dan 1. gün izlenimleri için tıklayın.

 

* Ümit Şahin, Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi’nde iklim değişikliği alanında kıdemli uzman olarak çalışmaktadır.

Kategori: İklim Krizi

EnerjiManşet

Dünya Nükleer Karşıtı Sosyal Forumu Madrid’de toplandı

Madrid’te gerçekleştirilen Dünya Nükleer Karşıtı Sosyal Forumu, nükleersiz bir dünyanın kurulması amacıyla faaliyet gösteren sivil toplum örgütleri, sendika ve meslek örgütlerinden temsilcileri, araştırmacıları, bilim insanlarını ve aktivistleri bir araya getirdi.

Dünya Nükleer Karşıtı Sosyal Forumu (Antinuclear World Social Forum – AWSF), bu yıl İspanya’nın başkenti Madrid’te gerçekleştirildi. 2011 yılında Fukuşima Nükleer Felaketi’nin ardından nükleer risklerin bertarafı için dünya çapında bir mücadele yürütülmesi amacıyla dayanışma sağlamak üzere ilki 2016 yılında Tokyo’da yapılan Forum, izleyen yıllarda da Kanada ve Fransa gibi nükleer endüstrinin fazlasıyla etkin olduğu ülkelerde gerçekleştirilmişti.

Başlangıçta Dünya Sosyal Forumu (World Social Forum -WSF) bünyesinde yapılırken son iki senedir nükleer temanın yoğunluğu  nedeniyle ayrıca toplanan Nükleer Karşıtı Sosyal Forum; Arjantin, Portekiz, Brezilya, Fransa, Türkiye, Meksika ve İspanya’dan 30 konuşmacıyı bir araya getirdi. 31 Mayıs günü Türkiye’den katılımcıların da yer aldığı bir basın toplantısıyla açılan Forum, 3 Haziran Pazar günü kent meydanında yapılan gösteri ve topluluk konuşmalarıyla tamamlandı. Nükleersiz bir dünyanın kurulması amacıyla faaliyet gösteren sivil toplum örgütleri, sendika ve meslek örgütlerinden temsilcileri, araştırmacıları, bilim insanlarını, çeşitli mesleklerden aktivistleri bir araya getiren forumda bilgi ve deneyim paylaşımında bulunuldu, yeni iş birlikleri kuruldu. Özellikle Akdeniz Havzası gibi yakın coğrafyayı paylaşanlar arasında stratejik dayanışma mesajları iletildi.

İspanya’da çevre mücadelesi yolunda geçmiş 40 yıl içinde öldürülen Gladys del Estal, Ladislao Martinez, Antonio Lucena, Mario Gavira nezdinde yaşamını yitiren aktivistlerin anılmasıyla başlayan program kapsamında; uranyum madenlerinin, nükleer santrallerin ve atıkların çevre ve insan sağlığına verdiği zararın farklı ülkelerdeki boyutlarının ele alındığı sunumlar yapıldı. Türkiye’den nükleer fizikçi Prof. Dr Hayrettin Kılıç (Green Think Tank of the Foundation Turunch) ile Pınar Demircan’ın (Nükleersiz.org) katıldığı forumda,  Akkuyu’daki reaktör inşaatının temelindeki çatlaklar, Türkiye’nin bir deprem ülkesi olduğu gerçeği ile birlikte toplantı gündeminde önemli yer tuttu. Akdeniz havzasının ve gezegenin risklerden korunması için Akkuyu Nükleer Santral Projesi’nin ivedilikle durdurulmasının salt Türkiye’deki yurttaşlar değil tüm dünya için önemli olduğu paylaşıldı. Türkiye’den katılımcılar ülkenin jeopolitik konumu gereği nükleer programının nükleer silahlanma açısından hassasiyet taşıdığına da dikkat çekti.

 

Hedef odaklı yaklaşımlarla bölgesel işbirliği 

Akkuyu Nükleer Santrali’nde meydana gelebilecek bir felaketin etkisi bağlamında Sosyal Forum’un en önemli çıktılarından biri, bölgesel dayanışma olurken bölgesel nükleersizleşmenin önemi ve komşu ülkelerdeki nükleer felaketlerin siyasi sınırları aşarak çevresini nasıl olumsuz etkileyeceği vurgulandı. Forumda bilgi ve küresel aktivizm açısından deneyim paylaşımının yanı sıra uluslararası bilgi alışverişinin önemine dikkat çekildi.Yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımına dair farklı ülke perspektiflerinin paylaşıldığı forumda, iklim krizi şartlarında nükleer enerjinin temiz enerji olarak lanse edilmesine karşılık iklim değişikliğine bir çözüm olmadığının anlatılmasına ve hükümetlerin nükleer enerji kullanımını sonlandırmasına yönelik girişimlerde bulunulması kararlaştırıldı. Gerek nükleer santrallerin gerekse uranyum madenlerinin on binlerce yıl problem olmaya devam edecek olan atıklarıyla gelecek nesillerin yaşamından çaldığı, nükleer santrallerin yapımına devam edilmesinin yenilenebilir enerji kullanımı üzerinde engel oluşturduğu ve nükleer santrallerin bir an önce kapatılması gerektiğinin altı çizildi.

Forumda nükleerin ticari kullanımı ve silahlanma boyutunu ele alan bir sunum yapan Prof. Dr. Kılıç etkinliği  Güney Amerika, Avrupa ve Türkiye’yi buluşturan bu etkinliği değerli bir  bilgi alışverişi zemini olarak yorumladı. Özellikle nükleer atık konusunda farklı bölgelerde benzer sorunların yaşanmasının ortak çözümlere muhtaç olduğunun altını çizen Kılıç, farklı  meslek gruplarından uzmanların bir araya gelmesini farklı bakış açılarının buluşmasını sağladığını belirtti.  Daha önce Tokyo ve Paris’te yapılan forumlara da katılmış olan ve izlenimlerini yine gazetemizdeki yazılarında bulabileceğiniz Nükleer konulu içerikler editörü Demircan ise forumda Türkiye’deki nükleer santral planlarını ekonomik, sosyal, çevresel boyutlarıyla ele alan bir sunum yaptı. Demircan’ın etkinliğe dair yorumu  ise Akkuyu Nükleer Santrali ile ilgili gelişmeler açısından özellikle Akdeniz’in nükleer kirlilik ve kaza riskine karşı  korunması için komşularla  bilgi paylaşımına yönelik önemli bir fırsat şeklinde oldu. Nükleer karşıtı mücadelede hedef odaklı yaklaşımlarla bölgesel işbirliklerinin daha hızlı ve kolay kurulabileceğini söyleyen Demircan,  ortak bir coğrafyayı paylaşan benzer kültüre sahip toplumların ortak değerlerle hareket etmesinin daha kolay olacağını bunun küresel mücadelenin de önünü açabileceğine inandıklarını ifade etti.

Forumun gerçekleştirildiği İspanya’da 7 reaktör operasyonda ve ortalama ömür süresi 40 olan santraller yaklaşık 35 yaşında. Ancak bunların üçü modelleri gereği bir kaç yıl içinde ömürlerini doldurmuş olacak. Bu üç reaktör söküm sürecindeyken dört reaktör de 8 yıl içinde, 40 yaşını geçerek ömrünü tamamlayacak. Nükleer santraller İspanya’da tüketilen elektriğin %20’sini karşılıyor, buna rağmen hükümet 2035 itibariyle nükleer enerji kullanımından çıkılacağını duyurdu.  Zira hükümetin iklim değişikliğine cevap olarak aldığı aksiyon gereği, sera gazı salımını 2030 sonuna kadar %4 düşürerek 1990’daki seviyelere getirmesi gerekiyor. Bu hedefler gerçekleştirilebilirse İspanya 2050’de iklim dostu bir ekonomiye de sahip olacak.

 

(Yeşil Gazete)

 

 

Kategori: Enerji

EnerjiGünün ManşetiManşet

25.Nükleersiz Asya Forumu 12-15 Kasım’da Filipinler’de yapıldı

İçinde bulunduğumuz dönemde nükleer santrallerin kurulmasına karşı ülke sınırları içinde verilen mücadeleye ek olarak küresel dayanışma ağları  dikkat çekiyor. Bunlardan biri de Asya ülkelerinden katılımla 25.’si gerçekleştirilen uluslararası Nükleersiz Asya Forumu. Her yıl  Asya ülkelerinde kurulu bulunan/kurulması planlanan nükleer santraller ve sorunlarına yönelik deneyim paylaşımı ve birbirinden öğrenmeyi baz alan etkinlik bu sene 12-15 Kasım arasında Filipin Cumhuriyeti’nin başkenti Manila’da gerçekleştirildi.

2016 yılında Fukuşima ve Tokyo’da düzenlenen Nükleersiz Asya Forumu’na Türkiye’den katılmış olan Pınar Demircan da yine davet edilerek  Hindistan, Tayvan, Japonya, Vietnam ve G. Kore’den sivil toplum örgütü üyeleri ve aktivistlerle birlikte Filipinler’deydi. Nükleersiz.org koordinatörü, aynı zamanda gazetemizin yazar ve editörlerinden olan Demircan etkinliği nükleer endüstri alanında iş yapan küresel şirketlere karşı  önemli bir deneyim paylaşım imkanı olarak görüyor ve forumun  Filipinler’de yapılmasının içinde bulunduğumuz süreç açısından ayrıca değerli olduğunun altını çiziyor.

(Solda Türkiye’den Pınar Demircan, sağda Hindistan’dan Vaishali Patil)

Etkinlik hakkında izlenimlerini aldığımız Demircan, Filipinler’de 1971-1981 yılları arasındaki sıkıyönetim dönemi içinde bir nükleer santral kurulmasına karar verildiğini fakat bu planın demokrasi mücadelesiyle el ele giden çevre mücadelesinin gösterdiği başarıyla durdurulmuş olduğunu aktardı. Bataan Nükleer Santrali’nin var olan tek reaktörünün inşasını geçen yıl finansal kriz içine düşerek iflas eden Westinghouse şirketinin yaptığını belirten Demircan, 623 Megawatt kapasiteli santralin, tamamlanmış olmasına rağmen 1986 yılından bugüne bir kez dahi çalıştırılmamasının bir diğer nedenin de 1979 yılında meydana gelen Üç Mil Adası Nükleer Kazası ile 1986 yılında başlayan Çernobil Nükleer Felaketi’nin siyasal iktidar üzerinde yarattığı çekince olduğunu söyledi. Filipin’de nükleer santralin operasyona açılmak istenmesiyle ilgili olarak Türkiye’deki nükleer santral planlarına dair “Bataan Nükleer Santrali son dönemde Türkiye’de Akkuyu NGS’yi kurma görevi verilen Rosatom şirketi tarafından çalıştırılmak isteniyor fakat, 1973 yılında inşaatı başlamış 1986 yılında tamamlanmış bu santral eski bir teknolojiye sahiptir, dolayısıyla teknik ve altyapı sorunları bulunmaktadır. Bu durumdaki santrali operasyona başlatmaya çalışan bir şirkettir Rosatom! Üstelik Filipin Cumhuriyeti daha yeni aynı coğrafyada deprem ve volkanik patlamalarla sarsılan Endonezya gibi bir deprem ülkesidir. Rusya ise bu deprem ülkesinde eski ve sorunlu olduğu bilinen nükleer santrali devreye almak istemektedir. Bir kez daha Akkuyu NGS’nin, dolayısıyla bizim geleceğimizin nasıl bir şirkete teslim edilmiş olduğu açıkça görülmelidir, unutulmamalıdır ki Türkiye de bir deprem ülkesidir üstelik iklim değişikliğiyle ilgili çok bilinmezli bir süreçte yaşıyoruz.”tespitinde bulundu.

4 günlük etkinlik süresince forum üyeleri hem kendi aralarında hem de yereldeki diğer çevre mücadelelerinin aktivist bireyleri ve sivil toplum örgütü üyeleriyle çok yönlü paylaşımlarda bulundu. Bu kapsamda çevreyi ve insan sağlığını tehdit eden halihazırda ekosistemi zehirleyen kömürlü termik santrallerin yol açtığı tahribat da değerlendirildi. Enerji ihtiyacı gerçekten varsa, tercihin gezegenin geleceği düşünülerek yenilenebilir enerjilerden güneş ve rüzgar enerjisinden yana yapılması gerektiği vurgulandı. Filipinler’deki yerel ve küçük ölçekli  iyi örneklere dair bilgi paylaşıldı.

Forum üyeleri konferansın çıktısı olarak bir de basın açıklaması yaptı. 14 Kasım 2018 günü kamuoyu ile paylaşılan basın açıklamasından bir kesitin Türkçesi ise şöyle:

“Fukuşima Nükleer Felaketi nükleer santrallerin sonunu getirecek nitelikte büyük sorunlara yol açmış olmasına rağmen nükleer enerji teknolojisi Çin, Fransa, Japonya, G.Kore ve Rusya tarafından pazarlanmaya çalışmakta bölgede kirli ve ölümcül yatırımlar yapılmaya çalışılmaktadır. Nükleer santraller atık sorununun çözümlenmemiş olmasıyla “tuvaletsiz ev” nitelemesini hak ederken iklim değişikliği şartları bahane edilerek karbon salmadığı bahanesiyle yeniden pazarlanmaya çalışılmaktadır. Fakat karbon salmasa da izotop salarak başka sorunlara yol açacak bu santraller için aynı zamanda iklim değişikliği sorunu ile depreşen su sorunu göz ardı edilerek milyar litrelerce suyun harcanması umursanmamaktadır. Unutulmamalıdır ki, nükleer santrallerdeki teknik sorunlar kolay aşılamayabilir, aksaklıklar ve kazalar geri dönüşü olmayan sorunlara da yol açabilir. Misal Fukuşima nükleer santralinden hala okyanusa radyoaktif su  akıtmaktadır. Ayrıca Nükleer santrallerin dünya genelinde yayılmasına izin vermek savaş endüstrisinin desteklenmesi anlamına gelmektedir”

Forum üyeleri,basın açıklamasına ilaveten  nükleer santrallerin kurulmasının yaygınlaşması için  başvurulan “temiz güvenli, ucuz “mitinin/yalanlarının  yıkılması için dayanışma içinde olacaklarını açıkladı.

Nükleersiz Asya Forumu ilk olarak 1992 yılında Brezilya’da yapılması planlanan Dünya Zirvesi’ne hazırlık olması amacıyla Asya ülkelerinden sivil toplum örgütü üyelerinin katılımıyla Yokohama’da gerçekleştirildi. Bu tarih itibariyle her bir-iki yıl arayla  177 sivil toplum örgütü ve 1354 aktivistin destek ve işbirliğiyle Nükleersiz Asya  Forumu üyeleri bir araya geliyor.

 

Yeşil Gazete

Kategori: Enerji

EnerjiGünün ManşetiManşet

Nükleer güç santraline hayır diyen Sinoplulara polis müdahale etti: 3 gözaltı

Sinop bugün bölgenin ve ülkenin kaderini belirleyecek önemli bir toplantıya ev sahipliği yaptı.

2013 yılının Mayıs ayında Türkiye ve Japonya arasında imzalanan hükümetlerarası anlaşma ile kurulması planlanan Sinop Nükleer Güç Santrali (NGS) Projesi için Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) başvuru dosyasının sunulmasının ardından proje bugün ilk kez halkla buluştu.

Toplantıyı Yeşil Gazete’den Sinop İstanbul Nükleer Karşıtı Platform adına Pınar Demircan takip etti.

Demircan’ın izlenimlerine göre halkın katılım toplantısı için yurttaşlar 7.30’da otobüslerle 9.30’da başlaması planlanan toplantının yapılacağı Sinop Üniversitesi Ahmet Muhip Dıranas Uygulama Oteli’ne gitmek üzere buluştu.

Sabah 8.55’te polis kontrol noktalarındaki genel bilgi taramadan (GBT) geçen yurttaşlar toplantı salonuna girebilmek için binanın önünde bekledi.

“Salon dolu” gerekçesiyle toplantıya Belediye Başkanı, milletvekilleri ve nükleer karşıtı yurttaşlar alınmadı

Toplantının yapılacağı alana gelen Sinopluları polis ve TOMA karşıladı.

Yaklaşık 200 protestocu ve 200’e yakın polisin bulunduğu belirtilen alanda toplantıya katılmak isteyen aralarında Sinop Belediye Başkanı Baki Ergül, Gerze Belediye Başkanı Osman Belovacıklı, CHP milletvekilleri Barış Karadeniz, Ali Şeker ve Orhan Sarıbal bölge halkı salonun dolu olduğu gerekçesiyle içeri alınmadı.

Murat Şahin, Sinop Nükleer Karşıtı Platform (NKP) Sözcüsü

Güvenlik güçlerinin belediye başkanları ve milletvekillerini içeriye alınmaları yönündeki çağrıları “Ya hep beraber ya da hiç” denilerek milletvekilleri tarafından reddedildi.

Bunun üzerine milletvekilleri ve yurttaşlar toplantı salonuna alınmadıkları yönünde tutanak tuttu.

Saat 10.00 sularında otobüslere binilip Sinop Valiliği’ne giden yurttaşlar protesto gösterisi düzenledi. Arbede çıktı.

Valilik binası önünde toplanan yurttaşlara çevik kuvvet polisleri biber gazlı müdahalede bulundu. İlker Şahin gözaltına alındı.

Çok sayıda yurttaş biber gazından etkilendi.

Bu arada salondaki toplantıya geceden giren 4 nükleer karşıtı salonda eylem yaptı. Sinop Nükleer Karşıtı Platform üyelerinden Engin Yılmaz ve Ali Dizdaroğlu polis müdahalesinde gözaltına alındı.

Uğur Mumcu Meydanı’nda toplanan yurttaşlar bireysel dilekçeleriyle valiliğin istifasını istedi.

Aralarında Sinop Belediye Başkanı Baki Ergül’ün de bulunduğu milletvekilleri ve belediye başkanlarının Sinop Valisi Hasan İpek ile görüştüğü bildirildi.

Sinop Nükleer Güç Santrali Projesi ilk defa halkla buluşacak!

Sinop NGS ile ilgili diğer yazılarımız :

Sinop NGS için ÇED başvurusu bir muamma, proje ise Fukuşima ile iştigal   

https://yesilgazete.org/blog/2018/01/06/sinopa-denenmemis-reaktorler-denenmemis-ortaklikla-kurulacak/

https://yesilgazete.org/blog/2017/12/31/yer-lisansi-olmayan-sinop-ngs-icin-ced-proje-dosyasi-sunuldu/

https://yesilgazete.org/blog/2017/04/28/sinopta-nukleer-karsiti-miting-simdi-hayati-savunmaya-devam-etmenin-tam-sirasi-elif-cansu-ilhan/

TBB’nin Sinop’taki sempozyumu nükleer santral planlarının bugünkü iç yüzünü gösterdi!

 

(Yeşil Gazete)

Kategori: Enerji

EnerjiGünün ManşetiManşet

Sinop Nükleer Güç Santrali Projesi ilk defa halkla buluşacak!

Sinop yarın bölgenin ve ülkenin kaderini belirleyecek önemli bir toplantıya ev sahipliği yapacak.

2013 yılının Mayıs ayında Türkiye ve Japonya arasında imzalanan hükümetlerarası anlaşma ile kurulması planlanan Sinop Nükleer Güç Santrali (NGS) Projesi için Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) başvuru dosyası sunuldu ve proje ilk kez halka buluşacak. Sözkonusu ÇED’e yönelik Halkın Katılım Toplantısı’nın yapılacağını geçen hafta Sinop Valiliği Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü resmi web sitesinden duyurmuştu.

Sinop Nükleer Güç Santrali proje dosyasında santralin kurulacağı alanın uzaydan görüntüsü

Halk toplantıya toplu katılım için 7:30’da Sinop Uğur Mumcu Meydanı’nda buluşacak

Yarın(6 Şubat) saat 09.30’da Sinop Üniversitesi Ahmet Muhip Dıranas Uygulama Oteli toplantı salonunda yapılması planlanan toplantı için sivil toplumun üyeleri ve projenin tarafları bir araya gelecek.

Türkiye’nin ilk nükleer santral projesi olan Mersin Akkuyu NGS için imzaların atılmasından 3 yıl sonra planlanan bu  ikinci proje ile nükleer santralin EUAS International ICC Merkezi Jersey Adaları Türkiye Merkez Şubesi tarafından vergiden muaf olacak şekilde kurulması planlanıyor.

 

Türkiye’de yapılması planlanan nükleer santrallerin adresleri Mersin, Sinop ve İğneada

Böylece nükleer santral kurma ve işletme deneyimine sahip olmayan Türkiye,  Sinop’un İnceburun’daki Abalı Köyü yakınlarındaki 10 kilometrekarelik orman arazisini her biri 1140 Megawatt kapasiteli 4 reaktör için yani  toplam 4560 Megawatt gücündeki santral için kullanmaya başlayacak

İlk plana göre 2023 olan proje başlangıç tarihinde 2 yıllık bir gecikme meydana gelmişken bu gecikmenin santralin kurulum maliyetinde artışa neden olup olmayacağı ise henüz bilinmiyor.

Nükleer atıklara ne olacak sorusuna hala cevap verilmiyor

Projenin imzalandığı tarihten bugüne  henüz bir yer lisansı alınmamış olmasına rağmen yapılan alt yapı hazırlık çalışmaları ise sivil toplumun ifadeleriyle 500 bin adeti bulmuş durumda. Proje taraflarının ifadeleriyle bölgede endüstriyel ormancılık yapıldığı  söylenirken sivil toplum taraflarına göreağaçlar depremsellik araştırmaları için kesiliyor.

Halkla ilk kez buluşacak olan Sinop NGS ÇED proje dosyasında kurulması öngörülen nükleer santralin atıklarına ve bu atıkların nerede muhafaza edileceğine dair bir bilgi de  yer almıyor.

Sinop, Çernobil Nükleer Felaketinin başlamasıyla nükleer santral projesine ev sahipliği yapması gündeme geldikten sonra özellikle 2006 yılı itibariyle  her yıl Çernobil Felaketinin yıl dönümü olan 26 Nisan haftasında  anmalarla , mitinglerle Türkiye’nin dört bir yerinden nükleer karşıtlarını ağırlıyor. Zira otuzbir yıl sonra bugün etkileri hala devam etmekte olan Çernobil Felaketi’nin Karadeniz’de yoğun olarak hissedildiği illerimizden.

Yarın Yeşil Gazete’den Pınar Demircan’ın  İstanbul Nükleer Karşıtı Platform adına da  izleyeceği “Halkın katılımı” toplantısından izlenimlerini ve detayları okuyabilirsiniz.

 

Sinop NGS ile ilgili bazı yazılarımız :

Sinop NGS için ÇED başvurusu bir muamma, proje ise Fukuşima ile iştigal   

https://yesilgazete.org/blog/2018/01/06/sinopa-denenmemis-reaktorler-denenmemis-ortaklikla-kurulacak/

https://yesilgazete.org/blog/2017/12/31/yer-lisansi-olmayan-sinop-ngs-icin-ced-proje-dosyasi-sunuldu/

https://yesilgazete.org/blog/2017/04/28/sinopta-nukleer-karsiti-miting-simdi-hayati-savunmaya-devam-etmenin-tam-sirasi-elif-cansu-ilhan/

https://yesilgazete.org/blog/2017/04/05/tbbnin-sinoptaki-sempozyumu-nukleer-santral-planlarinin-bu-gunku-ic-yuzunu-gosterdi/

 

 

(Yeşil Gazete)

Kategori: Enerji

Köşe Yazıları

Almanya seçimlerinin ardından: Yeşiller bu riski neden alıyor? (2) – Kömürden çıkış

Yazının birinci bölümünü okumak için TIKLAYIN

Almanya’da geçen ayın 24’ünde yapılan federal seçimlerden çıkan tek koalisyon ihtimalinin Hıristiyan Demokratlar-Liberaller-Yeşiller ortaklığı olmasının ardından Yeşiller Partisi’nin sağ partilerle bir koalisyona girmesinin hangi ilginç sonuçları doğuracağı, hatta koalisyon müzakerelerinde neler yaşanacağı merak konusu olmayı sürdürüyor. Ancak mesele henüz ısınmadı, zira koalisyon görüşmeleri başlamadı. Sosyal Demokratlar’ın muhalefette kalma kararı nedeniyle (son anda fikri değiştirmedikleri sürece) Yeşiller’in olmadığı bir hükümet kurulması imkânsız olduğu için bu üçlü (hatta dörtlü) koalisyonda küçük ortak olan Yeşiller Partisi kilit parti konumunda. Koalisyon görüşmeleri başlamadığı için henüz konu hakkında yazacak fazla bir yeni bilgi yok, ancak bu enteresan koalisyon ihtimali hakkında birkaç fikir yürütmeye devam edebiliriz.

Dün akşam Avrupa Yeşiller Partisi, Almanya’da Yeşiller’in koalisyon ihtimali üzerine web üzerinden bir tartışma oturumu düzenledi. Avrupa Yeşilleri’nden yüzün üzerinde kişiyle birlikte benim de katıldığım ve birkaç da soru yönelttiğim bu tartışmayı Avrupa Parlamentosu’ndaki yeşil milletvekillerinin sözcüsü Sven Gigold yönetti ve soruları yanıtlamak üzere Almanya Yeşiller Partisi eş başkanı Cem Özdemir ile Avrupa Yeşil Partisi eş sözcüsü ve Almanya Yeşilleri Avrupa Milletvekili Reinhard Bütikofer konuşmacılardı. Reinhard Bütikofer aynı zamanda Almanya Yeşilleri’nin kurduğu 14 kişilik koalisyon müzakere komitesinin de üyesi. Bu yazıda bu toplantıda edindiğim bazı bilgi ve izlenimleri paylaşacağım. Ayrıca önceki yazımda söylediğim gibi bu koalisyon ihtimalinin özellikle iklim politikaları için çok önemli bir dönüm noktası olma ihtimalinin önemini bir kez daha vurgulamaya çalışacağım.

Reinhard Bütikofer, Sven Gigold ve Cem Özdemir EGP tarafından web üzerinden düzenlenen tartışma oturumunda

Öncelikle koalisyon müzakerelerinin henüz başlamadığını, ancak gelecek haftadan itibaren üç parti arasında (CDU/CSU, FDP ve Yeşiller) ikili ve üçlü ön görüşmeler yapılacağını öğrendik. Cem Özdemir bu ön görüşmelerin tamamlanmasının ardından Yeşiller Partisi’nin büyük kongresini toplayacağını ve partinin resmi müzakerelere girip girmemesi konusundaki kararı partinin 60 bin üyesinin büyük kongrede vereceğini açıkladı. Bana sorarsanız bu parti içi demokrasi açısından müthiş bir uygulama.

Eğer kongre tamam derse, resmi müzakereler sözünü ettiğim bu 14 kişilik, isimleri şimdiden belirlenmiş komite tarafından yürütülecek. Bu komitede partinin çeşitli kanatlarından, farklı görevlerde deneyimli isimler var.

Reinhard Bütikofer, bu koalisyonun Yeşiller açısından daha önce denememiş yepyeni bir tecrübe olacağını, “ayak basılmamış topraklara girmek üzere oldukları” vurguladı. Gerçi bu üç parti Schleswig-Holstein eyaletinde geçen Haziran ayından beri eyalet düzeyinde koalisyondalar, ancak hem bu kısa bir deneyim, hem de federal hükümet bambaşka bir şey. Zaten en sorunlu muhtemel ortak olarak görülen FDP’nin federal partisiyle Schleswig-Holstein’daki FDP arasında da fark olduğu söyleniyor. Eyalet düzeyinde işlerin daha kolay olduğu açık.

Yeşiller’in büyük ortakları iki sağ parti olan bu olası koalisyonda üç konunun temel sorumlusu olacakları söyleniyor: Çevre politikaları, sosyal politikalar ve Avrupa politikaları. Müzakerelerdeki kırmızı çizgiler bu üç konudan çıkacak, çünkü hükümet kurulduğu takdirde hem iklim ve enerji politikalarında, hem sosyal haklar alanında (örneğin yoksul ailelerin yararlanacağı imkânlar, yaşlıların hakları, emek piyasasına erişim, vb.), hem de ayrışmış değil daha birleşik bir Avrupa fikrinin savunulmasında (aşırı sağın Brexit gibi ayrılıkçı müdahalelerinin önlenmesinde veya örneğin AB çapında bir Maliye Bakanlığı kurulması gibi konularda) fark yaratacak politikalar Yeşiller tarafından üretilecek ve bu konularda hükümetin yapıp yapmadıkları konusundan herkes dönüp Yeşiller’e bakacak. Bir sosyal hak tırpanlanmak istendiğinde buna Yeşiller direnecek; enerji politikalarında bir değişiklik olduğuna Yeşiller ön plana çıkacak, vb. Diğer iki partinin mevcut durumu sürdürmeye yönelik politikalarına karşı değişimi simgeleyen Yeşiller olacak yani. Bu da bir yandan işlerinin ne kadar zor olduğunu gösteriyor.

Toplantıda ben de söz alarak iklim politikalarında nasıl bir fırsat aradıklarına dair bir soru sordum. Yeşiller’in Almanya’da daha önce SPD ile girdiği iktidar deneyiminin (1998-2005) ayırt edici yanı hiç beklenmedik bir zamanda Almanya’daki nükleer santralların tamamını (o sırada sanırım çalışan 19 nükleer reaktör vardı) bir takvim dahilinde kapatmayı öngören bir yasayı koalisyon şartı yapmaları ve başarmalarıydı. (Bu tek şartları değildi elbette.) Daha sonraları Merkel bu kararı geri almayı denediyse de Fukuşima kazasından sonra 2011’de tekrar yürürlüğe koymak zorunda kaldı ve bugün Almanya’da henüz kapatılmamış sadece 7 nükleer reaktör var ve 2022’ye kadar onların da tamamı kapanacak. Ben şimdi aynı şeyi kömürden çıkış için yapıp yapamayacaklarını sordum. Çünkü bunun hem tam sırası hem de artık bu nükleerden çıkıştan bile daha acil bir konu haline geldi. Merak ettiğim şey bu kez de bir yasa yoluyla, yani piyasa şartlarına ve zamana bırakmadan, mesela 2030’a kadar hepsinin kapanmasını sağlayacak bir yasa yaparak kömür santrallarının kapanmasını sağlamanın koalisyon şartları olup olamayacağıydı.

Bu soruma hem Özdemir, hem de Bütikofer kömürden çıkışın koalisyon müzakerelerinin en önemli şartı olacağını söyleyerek cevap verdiler. Hatta Bütikofer kömürden çıkışı anlaşmanın bir parçası yapamazlarsa koalisyonun bir anlamı kalmayacağını bile söyledi. Bütikofer’e göre aslında kömürden çıkışın önündeki en önemli engel Hıristiyan Demokratlar ve Hür Demokratlar değil, Sosyal Demokratlar ve sendikalar. Kömür sendikalarının madenleri ve termik santralları kapattırmamak için büyük çaba gösterdiği biliniyor. Sonuçta Yeşiller kömürden tamamen vazgeçen bir enerji sistemini koalisyon şartı yapmaya kararlı, ama toplumu da ikna etmek için engellerin aşılması lazım. Ayrıca sadece elektrik üretiminde kömürün bırakılması değil, elektrikli araçlara ve diğer motorsuz hareketlilik biçimlerine dayanan bir ulaşım sisteminin kurulmasının da Yeşiller’in koalisyon şartları arasında yer alabileceği anlaşılıyor.

Bence bu son derece önemli bir kararlılık. Dünya enerji piyasalarının bugünkü koşullarında Almanya için kömürden 10 küsur yıl içinde çıkmak aslında son derece mümkün. Dünyanın dördüncü büyük ekonomisinin ve Avrupa’nın en büyük sanayi ülkesinin termik santrallarla kömür madenlerinin kapatılmasını ve içten yanmalı motorların (mevcut otomobillerin) yasaklanmasını hükümet protokolü içinde bir takvime bağlaması küresel iklim politikalarındaki ataleti kökünden sarsabilir. Bana sorarsanız sırf bunun için bile Yeşiller’in bu koalisyona girmesine değer. Zaten Cem Özdemir iklim krizinin aciliyeti artarken bu politikaları hayata geçirme fırsatı bulmaları halinde sorumluluk üstlenmelerinin zorunlu olduğunu da söyledi.

Bu konuda neden bu kadar iyimser olduğumu açıklamak için biraz daha Almanya enerji politikasının detaylarına girmem gerekiyor. Onu da izninizle bir sonraki yazıya bırakayım.

Ümit Şahin – Yeşil Gazete

 

EnerjiManşet

Nükleer lobisinin hazırlattığı sahte video internetten kaldırıldı, Tange’den sizlere açıklama ve teşekkür!

Sizlere Sanat Yönetmeni Tange’ nin, Türkiye’de gelecekte yaşanabilecek bir nükleer santral tehlikesine dikkat çekmek amacıyla 2 yıl önce hazırladığı ve endişelerini yenip geçen yıl bizlerle paylaştığı videonun sahtesinin yapıldığını ve Tange’nin nasıl bir haksızlık ve hukuksuzluğa maruz bırakıldığını haberimizle duyurmuştuk. Aynı haberimizde Tange’nin, Av.Arif Ali Cangı’ya vekalet vermesiyle 6 ay bir başka ülkede hukuk mücadelesi içine girdiğini ve bu mücadeleyi kazandığını fakat, nükleer yandaşlarının mahkeme kararına rağmen videoyu Youtubedan kaldırmadığını da okumuştunuz. Hatta Youtube’da görüntülenen “https” uzantılı olan sahte videoların kaldırılması için Yeşil Düşünce Derneği(YDD) ve Nükleersiz.org tarafından yayımlanan basın bülteninin akabinde de sizlerin desteğini almak için 5 gün önce bir de kampanya başlatılmıştı.

11

Kouki Tange’nin orijinal videosu

Kampanya başarılı oldu ,Youtube’da görüntülenen sahte video kaldırıldı

Tange vakası, nükleer yandaşlarının kendi emelleri doğrultusunda ne gibi hukuksuz, haksız yollara başvuracağının, hak yiyeceğinin de ispatı oldu . Her ne kadar nükleer santral kurulması adına başlatılan süreç gerek Akkuyu gerek Sinop için hukuksuzluklar,  sahte belgeler üzerine inşa ediliyorsa da Fukuşima faciasını yaşamış ve etkilerini yaşamakta olan bir Japon’un, kendi ülkesinde tamiri mümkün olmayan acılara sebep olmuşken bir başka ülkeye o teknolojiyi satma girişimine karşı doğal bir tepki olarak verdiği mesaj üzerinden tam aksinin verilmiş olması belki de nükleer santral teknolojisini kalkınma aracı olarak kabul edenlere, kimlerle ortak hedefe yürüdüklerini düşündürtebilir. Diğer taraftan Tange vakası nükleer karşıtları için çok daha dikkatli olunması gerektiğinin işaretidir zira Tange’nin sahte videosu, Ozan Saray isimli şahıs tarafından oluşturulmuştu ama twitter üzerinde (büyük bir ironiyle) “nükleer ve sağlık” adlı hesap üzerinden yaygınlaştırırken  tesadüfen tespit edilmişti.

Tange ne diyor?

Tange’nin dava süreci ve başlatılan kampanyanın yani sizlerin gücüyle sahte videonun internetten kaldırılması hakkındaki görüşlerini ise yine Yeşil Gazete olarak gerçekleştirdiğimiz sohbet üzerinden paylaşıyoruz .

Y.G: Türkiye’de videonuzun sahtesinin yapıldığını öğrendiğinizde ne hissettiniz?

T: Çok şaşırdım , yazık dedim . Kendimi kullanılmış hissettim . Bir mesaj iletmek için emek veriyorsunuz ve birden vermek istediğiniz mesajın tamamen aksi haline geldiğini öğreniyorsunuz . Korkunç bir şey.

Y.G: Davayı açtınız ve mahkeme lehinize karar verdi fakat Youtube sahte vidoyu kaldırmadı .Düşüncelerinizi alabilir miyiz?

T: Youtube dünya çapında kullanıma açık bir site. Dolayısıyla Türkiye dışında da yaşayan insanlar Youtube kullanıyor . Böyle sahte bir videonun ortalarda dolaşması dünya genelinde yanlış anlamalara sebebiyet verir.

Y.G: Asıl videonuzda Türkiye’yi ve insanlarını sevdiğinizi söylemiştiniz . Böyle bir haksızlık yaşadıktan sonra Türkiye ile ilgili olumlu izlenimleriniz değişti mi?

T: Japonya’da da Türkiye’de olduğu gibi çeşit çeşit insan var. Türkiye’dekiler videonun orjinalini bildiği için bu sahte videoya inanacağını sanmıyorum. Bu olay benim Türkiye hakkındaki olumlu izlenimlerimi değiştirmiş değil.

Y.G: Bu videoyu hazırlayan(lar)a mesajınız var mı?

T: Var, onlara diyorum ki: Sizin bu yaptığınız korkaklıktan ibaret! Neden beni, benim söylemediğim şeylere aracı kılıyorsunuz? Eğer söyleyecek bir şeyiniz, topluma bir mesajınız varsa çıkıp kendiniz söyleseniz ya!

Y:G: Türkiye’deki insanlara mesajınız var mı, nedir?

T: Videoyu hazırlamamın üstünden 2 yıla yakın bir süre geçti. Japonya’da hükümete karşı sesini çıkarmayan, apolitik insanlar bugün seslerini çıkarıyor. Bunun sebebi artık insanların faşist yönetim anlayışına sahip sorumluluk sahibi olmayan yöneticilere, liderlere ve siyasetçilere karşı kızgın olmalarıdır. Nükleer santraller tek bir kişinin direnmesiyle durdurulamaz. Nükleer santrallere karşı hep birlikte direnmeli ve mücadele etmeliyiz.

Y:G: Türkiye’de size yapılan haksızlık haber olduktan sonra sahte videonun kaldırılması için sosyal medyada kampanya başlatıldı ve 5 gün içinde kampanya başarılı oldu ve sahte video youtubedan kaldırıldı. Ne hissettiniz?

T: Bu sizlerin sayesinde oldu. Sizler beni korudunuz , uğradığım haksızlığa karşı bana destek oldunuz. Hepinize minnettarım!

Tange’nin dava süreci lehine bitmiş fakat mahkeme kararı uygulamaya geçirilmezken ekolojistler tarafından başlatılan kampanyanın sahte videoyu hazırlayanlarla yayınlayanlar üzerinde baskı oluşturduğu anlaşılıyor. Nükleere karşı ve yaşamdan yana olanlar için bir zafer haline dönüşen kampanyanın kutlaması da Tange’nin sahte videosunun kaldırıldığı haberini tüm dünyaya anlatmaktan geçer. Change.org’da Tange’nin videosu için başlatılan kampanyanın güncelleme haberi ile birlikte orjinalinin yaygınlaştırılması için ilgili linki tekrar paylaşıyoruz.

Haber ve röportaj :Pınar Demircan

(Yeşil Gazete)

Kategori: Enerji