<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	>

<channel>
	<title>Yeşil Gazete</title>
	<atom:link href="http://yesilgazete.org/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://yesilgazete.org</link>
	<description>Yeşil bakan gazete</description>
	<pubDate>Wed, 19 Nov 2008 12:04:45 +0000</pubDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.6</generator>
	<language>en</language>
			<item>
		<title>Çevrecilik Ve Depolitizasyon</title>
		<link>http://yesilgazete.org/2008/11/19/cevrecilik-ve-depolitizasyon/</link>
		<comments>http://yesilgazete.org/2008/11/19/cevrecilik-ve-depolitizasyon/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 19 Nov 2008 11:54:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>.konuk</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Makale]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yesilgazete.org/?p=828</guid>
		<description><![CDATA[Alper Akyüz**
yeşilİZ okurlarını çevre sorununun aynı zamanda bir politik sorun olduğuna ikna etmeye gerek yok. 
Genel yayın çizgisi bir yana, geçen sene genel seçimi de içine alan Temmuz-Ağustos 2007 sayısında yayımlanan &#8216;Çevre ve Siyaset&#8217; dosyası bunu yeterince sergiliyordu. Dergideki yazılar arasında ağırlıkla çevre STK&#8217;larının taleplerini ve varolan partilerin bu taleplere ne kadar yanıt verebildiğini inceleyen [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Alper Akyüz**</p>
<p>yeşilİZ okurlarını çevre sorununun aynı zamanda bir politik sorun olduğuna ikna etmeye gerek yok. <a href="http://yesilgazete.org/wp-content/uploads/2008/11/alp.jpg" ><img class="alignright size-medium wp-image-829" title="alp" src="http://yesilgazete.org/wp-content/uploads/2008/11/alp.jpg" alt="" width="137" height="103" /></a><br />
Genel yayın çizgisi bir yana, geçen sene genel seçimi de içine alan Temmuz-Ağustos 2007 sayısında yayımlanan &#8216;Çevre ve Siyaset&#8217; dosyası bunu yeterince sergiliyordu. Dergideki yazılar arasında ağırlıkla çevre STK&#8217;larının taleplerini ve varolan partilerin bu taleplere ne kadar yanıt verebildiğini inceleyen yazılar bulunuyordu. Yaklaşık 15 senedir bir şekilde STK&#8217;ların içinde ve çevresinde olduğum ve akademide bu alanla ilgili çalıştığım için ilgiyle okumuştum. Bu arada kurucuları arasında olduğum Yeşiller Partisi de 30 Haziran 2008 tarihinde ekolojist bir programla siyaset sahnesine çıktı.<a href="http://yesilgazete.org/wp-content/uploads/2008/11/alp.jpg" ></a><span id="more-828"></span></p>
<p>Hepimizin tutumlarını ve önkabullerini şekillendiren modern yönetim ve sorun çözme biçimi, kategoriler ve uzmanlıklar yaratarak teknokratik çözümler oluşturmak şeklinde özetlenebilir. Endüstriyel kalkınmanın beraberinde &#8216;kirlilik&#8217; sorunu yaratması sonucu tabandaki tepkiyi dindirmenin bir yolu da &#8216;insan çevresi&#8217;ne yönelik bir uzmanlık ve politika alanı oluşturmak oldu. İşte asıl dert belki de bu uzmanlık alanına dayanarak bütün meselenin politikanın dışına (örneğin &#8216;bilim çevreleri&#8217; ve &#8217;sivil topluma&#8217;) atılmasında ve diğer politika alanlarıyla (örneğin insan hakları, sağlık, sosyal politika, ekonomi, eğitim, vs.) ve &#8217;siyaset&#8217; dediğimiz bunların hepsini kapsayan alanla bağlantılarını kesmeye çalıştığımız, &#8216;temiz&#8217; ve &#8217;steril&#8217; iktidar alanlarının yaratılmasında. Bir yandan diğer konularda fikir yürütmeye kalktığımızda birbirimizi &#8216;konunun uzmanı&#8217; olmamakla suçluyoruz. Diğer yandan siyaset zaten &#8216;kirli&#8217; bir şey ya, çevreciler olarak buna zaten &#8216;bulaşmamak&#8217; gerek. Türkiye&#8217;de örgütlenmenin en zor olduğu 1980&#8242;lerde açılan çevre derneklerine, aynı dönemde açılan insan hakları örgütleri engellenirken, tahammül gösterilmesi biraz da gücü elinde bulunduranlara karşı tehdit olarak görülmemeleri yüzünden değil mi? Böylelikle çevreciler çevrenin depolitizasyonuna alet oldu/oluyor, çevre meselesini politik tartışma ve mücadelelerin dışına taşıyor, böylelikle de farkında olmadan tersine politik bir tutum almış oluyor. Sonra da üzerinde gerçek bir baskı görmeyen siyasetçilerin çevreye duyarsızlıklarından yakınıyoruz.</p>
<p>Gün geçtikçe artan sayıda vaka politika alanlarının birbiriyle ve hepsini birleştiren siyaset alanıyla doğrudan bağlantılarını sergiliyor. İklim değişiminin sonuçlarından biri olan mülteciler ve göçmenler, yerel yöneticilerin onaylarıyla içler acısı ÇED mevzuatının bile çevresinden dolanarak inşa edilen termik santral, baraj ve çimento fabrikalarının, açılan madenlerin yarattığı yıkımdan etkilenen, topraklarından ve evlerinden edilen insanlar, tohumların özel şirketlerce patentlenmesi sonucu yasa yoluyla doğal tohumunu üretmesi engellenen çiftçi bu bağlantıların oldukça farkında. Bütün bu örnekler çevre sorununun bir demokratik katılım ve yönetim sorunu, ekoloji krizinin de bir siyasi kriz olduğunu ortaya koyuyor. Kabaca sağ-sol ayrımı, yani maddi ekonomi ve dağıtım çerçevesinde yapılanan ve merkezi politikaların yerel/spesifik sorunlara karşı miyopluğuyla malul siyasi partiler ve hükümetler de tek başlarına bu karmaşık sorunlara yanıt veremez; yerel/spesifik alanlarda yalıtılmış, ufku en iyi ihtimalle politikaları etkilemeyle sınırlı ve seçmene dayalı bir yönetim meşruiyeti olmayan STK&#8217;lar da.</p>
<p>Siyaset dediğimiz şey önceliklerimizin diğer önceliklerin önüne geçmesi için uğraş vermekse siyasetin gündelik yaşamın ve örgütlerimizin içinde olduğunu görmemiz gerek. Eğer önceliğimiz eşitlik ve özgürlük temelinde ve doğa ile uyum içinde bir dünya kurmaksa siyasete kendi tanımladığımız şekilde &#8216;bulaşmak&#8217;, örneğin bütçeden buna yönelik önceliklere kaynak ayrılmasını sağlamak, ekoloji ve sosyal adalet temelli parti ve hükümet programlarının oluşumuna bizzat katılmak, diğer politika alanlarında çalışan STK&#8217;lar ile bağlar kurmak, çevre konularına halkın katılımını ve bilgi edinme hakkını öngören Aarhus Sözleşmesinin onaylanması için çalışmak, diğer ülkelerdeki ekoloji mücadeleleriyle karşılıklı öğrenme süreçlerine girmek, siyasi partilere aktif bir biçimde katılmak ve aday olmak, böylece siyaseti klasik siyasetçiden siyaset yoluyla &#8216;temizlemek&#8217; şart gibi görünüyor. Biz aynı zamanda siyaset yapmazsak siyaset hep aynı kalacak.</p>
<p>* Yazının ilk versiyonu yeşilİZ dergisinin Eylül-Ekim 2008 sayısında yayımlanmıştır.</p>
<p>**İstanbul Bilgi Üniversitesi STK Eğitim ve Araştırma Birimi, Yeşiller Partisi Kurucu Üyesi</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yesilgazete.org/2008/11/19/cevrecilik-ve-depolitizasyon/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Bir Hukuka Uygunluk Sebebi Olarak İklim Değişikliği</title>
		<link>http://yesilgazete.org/2008/11/19/bir-hukuka-uygunluk-sebebi-olarak-iklim-degisikligi/</link>
		<comments>http://yesilgazete.org/2008/11/19/bir-hukuka-uygunluk-sebebi-olarak-iklim-degisikligi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 19 Nov 2008 11:45:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>.konuk</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Makale]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yesilgazete.org/?p=825</guid>
		<description><![CDATA[Serkan Köybaşı**
Son günlerde İngiltere’de hukuk adına da çevre adına da son derece ilginç gelişmeler yaşanıyor. Belki hatırlanacaktır, İngiltere başbakanı Gordon Brown’un ülkenin güneydoğusundaki Kent’te kurulması planlanan yeni kömür santraline onay vermesini engellemek isteyen çevreci bir grup, 8 Ekim 2007 tarihinde aynı bölgede yer alan ve kömürle çalışan Kingsnorth enerji santralinin bacasına tırmanmıştı.Greenpeace üyesi altı kişilik [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Serkan Köybaşı**</p>
<p>Son günlerde İngiltere’de hukuk adına da çevre adına da son derece ilginç gelişmeler yaşanıyor. Belki <a href="http://yesilgazete.org/wp-content/uploads/2008/11/kur.jpg" ><img class="alignright size-medium wp-image-826" title="kur" src="http://yesilgazete.org/wp-content/uploads/2008/11/kur.jpg" alt="" width="133" height="90" /></a>hatırlanacaktır, İngiltere başbakanı Gordon Brown’un ülkenin güneydoğusundaki Kent’te kurulması planlanan yeni kömür santraline onay vermesini engellemek isteyen çevreci bir grup, 8 Ekim 2007 tarihinde aynı bölgede yer alan ve kömürle çalışan Kingsnorth enerji santralinin bacasına tırmanmıştı.Greenpeace üyesi altı kişilik grup (Kingsnorth altılısı), her gün 20 bin ton karbondioksit salımı gerçekleştiren santralin 200 metre yüksekliğindeki bacasına çıkarak başbakanın ön adını yazmış ve enerji üretimini de durdurmaya çalışmıştı  Eylemciler daha sonra polis tarafından gözaltına alınmıştı.<span id="more-825"></span>Greenpeace enerji kampanyası sorumlusu Robin Oakley, Alman şirket E.ON tarafından kurulması planlanan yeni kömür santralinin 50 yıl boyunca yılda 10 milyon ton karbondioksit salımı gerçekleştireceğini ve bunun da İngiliz hükümetinin iklim değişikliğine karşı karbondioksit salımını azaltma planlarına aykırı olduğunu belirtmişti.</p>
<p>Sıradan bir sivil itaatsizlik eylemi gibi gözüken Kingsnorth eyleminin hukuksal açıdan önem kazanmasına neden olansa, santralin bacasına yazı yazarak 30 bin pound (yaklaşık 53 bin dolar) zarara  sebep oldukları gerekçesiyle haklarında açılan davada altı eylemcinin tümünün beraat etmesidir. Beraat gerekçesi ise eylemcilerin meşru savunma halinde  bulunmaları. Maidstone Kraliyet Mahkemesi’nin 11 Eylül 2008 tarihinde verdiği karar, çevre örgütleri ve ekolojistler için son derece önemli.</p>
<p>Hukuksal Süreç</p>
<p>Kingsnorth altılısı, eylemlerinde temel bir hukuka uygunluk sebebi olduğunu iddia etti: Meşru savunma! Kingsnorth altılısı ifadelerinde, santralin bacasına çıkıp “GORDON” yazarak ve üretimi durdurmaya çalışarak, dünya üzerindeki çeşitli mülke zarar veren iklim değişikliğinin en önemli nedenlerinden kömür yakımını engellemeye çalıştığını iddia etti. Bir başka deyişle eylemciler, başkalarının mallarını korumak adına, tehlikenin kaynağını durdurmayı amaçlamıştı. Bu, bir mahkeme önünde iklim değişikliğinin bir hukuka uygunluk sebebi olarak kullanıldığı ilk örnek oldu.</p>
<p>Dava sürecine bakarsak, Savcı John Price, eylemin hukuk içerisinde sayılmasının mümkün olmadığını, bir eylemin hukuk içinde yapılması için çeşitli yöntemler olduğunu ancak santralin bacasına çıkılarak hukuk dışılığa geçildiğini iddia etmişti. Kısacası, suç çizgisinin bilerek ve isteyerek aşıldığını, dolayısıyla sivil itaatsizlik eyleminin gerçekleştiğini belirtmişti. Bilindiği üzere, sivil itaatsizlik eylemlerinin belirli kriterleri bulunmaktadır. Bunların başında da eylemin yasaya aykırı olması gelir. Söz konusu aykırılık eylemci tarafından bilinir ancak kanun, ahlakî motivasyonla, bilerek ve istenerek çiğnenir. Burada amaç yasanın veya ihlal edilen yasağın meşruiyetinin sorgulanmasını sağlamaktır.</p>
<p>Mahkeme, dava sürecinde çeşitli iklim değişikliği uzmanlarını dinledi. Bunların arasında yer alan NASA Goddard Uzay Araştırmaları Enstitüsü Başkanı Prof. James Hansen mahkemede, Kingsnorth santralinin günde 20 bin ton karbondioksit salarak dünya üzerindeki 400 canlının neslinin tükenmesine neden olduğunu ifade etti. Kömürün yakılmasıyla oluşan kirliliğin boyutlarını bir rapor  eşliğinde sunan Hansen insanlığın büyük bir tehlikeyle karşı karşıya olduğunu belirtti ve birilerinin öne çıkıp “artık daha fazla kömür santraline hayır” demesi gerektiğini söyledi.</p>
<p>Savunma makamı, iklim değişikliği nedeniyle zarar gören veya görecek olan mülklerin bir listesini de mahkemeye sundu. Buna göre, iklim değişikliğine bağlı olarak yükselecek deniz suyu nedeniyle kömür santralinin yapılmasının planlandığı Kent bölgesi, Pasifik adalarından Tuvalu ve Grönland büyük tehdit altındaydı. Ayrıca Arktika ve Antartika’daki Larsen B buzulu ile Bangladeş ve New Orleans kentinin kıyı bölgelerinin de Kingsnorth santrali nedeniyle zarar gördüğü aktarıldı.</p>
<p>Davada görev alan 12 kişilik jürinin çoğunluğunun görüşü, Dünyanın çeşitli bölgelerinde zarar neden olan iklim değişikliğinin bir meşru savunma nedeni yarattığı yönünde oldu. Davayı özetleyen yargıç David Caddick, davadaki esas sorunun eylemcilerin bir yasayı çiğneyip çiğnemediği değil, bir hukuka uygunluk sebebine sahip olup olmadıklarının tespiti olduğunu belirtti. Yargıç, jürinin eylemi, başkasının malını korumak için acil ve kaçınılmaz olarak gördüğünü açıkladı.</p>
<p>Kararın Ardından Yaşananlar</p>
<p>Karar, Greenpeace örgütü tarafından büyük bir memnuniyetle karşılandı. Jürinin kararını açıkladığı 10 Eylül 2008 günü örgüt tarafından “olağanüstü bir gün” olarak tanımlandı. Greenpeace’in web sayfasında, kararın eylemcileri akladığı, bu yolla da aslında kömürün mahkum edildiği ifade edildi. Ayrıca örgüte göre jüri, iklim değişikliğine neden olan kömür yakımına karşı doğrudan eylem yapma hakkının varlığını kabul etti.  </p>
<p>Kararın en önemli etkisi, kömür santralini kurmakta kararlı gözüken Gordon Brown’un kabinesinde yaşandı. Özellikle karbon salımındaki yüksek rakamlar nedeniyle Çevre Bakanı Hilary Benn ve selefi David Miliband, 1 milyar pound’luk yeni santral projesine karşı tutumlarını açıkça ortaya koydu. Bu tepkiler üzerine söylemini yumuşatan Başbakan Brown, “temiz kömüre  yatırım”dan bahsetmeye başladı. </p>
<p>Nobel Barış Ödülü sahibi Al Gore ise kararı memnuniyetle karşılamanın ötesine geçti: Gençlere, kurulacak yeni kömür santrallerine karşı sivil itaatsizlik çağrısı yaptı. Karardan beş gün sonra New York’ta katıldığı bir toplantıda gençlerden, karbon yakalama kapasitesine sahip olmayan yeni kömür santrallerinin yapımını engellemesini isteyen Al Gore, “Dünyanın geleceğiyle ve bu konuda ne yapılıp ne yapılmadığıyla ilgilenen bir gençsen, sivil itaatsizlik zamanı aşamasına geldiğimize inanıyorum” ifadesini kullandı.</p>
<p>Sonuç</p>
<p>Al Gore, gençleri sivil itaatsizlik eylemlerine çağırsa da, Maidstone mahkemesinin kararının ardından, iklim değişikliğini durdurma saikiyle verilen zararlar artık sivil itaatsizlik eylemi adlandırılmamalıdır. Çünkü bu tür eylemler artık meşru savunma amacıyla yapılmış sayılmalı ve suç hiç bir zaman oluşmamış kabul edilmelidir. Maidstone Mahkemesi’nin vermiş olduğu karar, kömür santrallerinin çalışmasının ve kurulmasının engellenmesi eylemlerini suç olmaktan çıkarmış ve ekoloji hareketini yeni bir boyuta taşımıştır.</p>
<p>Kingsnorth altılısıyla ilgili kararın beraat yönünde çıkmasındaki ana etmen, kanaatimizce, iklim değişikliğinin kendisini her gün daha fazla hissettiriyor olması. Buzullar eriyor, fırtınalar daha güçlü ve aniden oluşuyor, deniz seviyesi yükseliyor, kuraklık artıyor ve insanlık geri dönüşü olmayan bir felakete doğru sürükleniyor. Ve bu felaketi yaratan neredeyse sıfır karbon salımı gerçekleştiren küçük ada ülkesi Tuvalu değil. Batı’nın petrole (ve kömüre) dayalı yüksek üretim ve tüketim düzeyinin yarattığı küresel ısınmanın ilk kurbanları açlıktan ve sellerden kırılan masum ülkeler oluyor.  Tuvalu’yu başka ülkeler izleyecek. Ardından bütün Dünya iklim değişikliğiyle büyük bir yıkıma sürüklenecek. Maidstone mahkemesi, bu yıkıma bütün Dünya adına dur demek isteyen insanlara çok güzel bir dayanak verdi.</p>
<p>İngiltere’de yaşanan Kingsnorth olayının benzerleri sık sık ülkemizde de yaşanmakta. Çünkü Türkiye’de de Greenpeace ve benzeri örgütler iklim değişikliğine karşı çeşitli eylemlere girişmekte ve bunlardan bazıları tutuklamalarla sonuçlanmakta. Son olarak, yine Greenpeace örgütü, Türkiye’de kurulması planlanan 40 adet kömür santralini protest etmek için Adana’nın Yumurtalık ilçesinde kömür taşıyan gemilerin yanaştığı platforma tırmanarak yükleme işlemini belirli bir süre için bloke etti.  Eylemin neden olduğu zarar dolayısıyla örgüte ceza kesildi. Platforma tırmanan dört eylemci serbest bırakıldı ancak davaları sürüyor.  Maidstone mahkemesinin kararı, bu davada Türk mahkemesine de örnek teşkil etmelidir. Kanımızca, aynı yönde bir karar vermek için mevzuat açısından Türk yargıçlarının önünde bir engel bulunmamaktadır. Ancak acaba yargıçlarımız kömürün enerji üretmek için ne kadar kirli ve sebep olduğu iklim değişikliğinin ne kadar “açık ve yakın bir tehlike”  olduğunu biliyor mu, işte asıl mesele budur.</p>
<p>Serkan KÖYBAŞI</p>
<p>*Bu yazı daha once guncel hukuk dergisinde de yayınlasmıstır</p>
<p>*Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku Anabilim Dalı Araştırma Görevlisi<br />
Yeşiller Partisi Beyoğlu İlçesi Eş Koordinatörü</p>
<p> <a href="http://www.guardian.co.uk/environment/2007/oct/08/climatechange.energy" >http://www.guardian.co.uk/environment/2007/oct/08/climatechange.energy</a>, 30 Eylül 2008 tarihinde ziyaret edilmiştir.<br />
  İngiliz hukuk sisteminde verilen bu tür zararlara “criminal damage” adı verilmektedir.<br />
  Karar orijinalinde dayanak olarak kullanılan terim “lawful excuse”dür. 1971 tarihli İngiliz Cezaî Zarar Kanunu’nun (<a href="http://www.opsi.gov.uk/acts/acts1971/pdf/ukpga_19710048_en.pdf" >http://www.opsi.gov.uk/acts/acts1971/pdf/ukpga_19710048_en.pdf</a>, 3 Ekim 2008 tarihinde ziyaret edilmiştir.) ilk maddesine göre başkasına ait bir malı yok eden veya ona zarar veren kişi suçludur, meğer ki bir “lawful excuse” sahibi olsun. Söz konusu terim İngiliz hukukunda, mala karşı işlenen eylemlerde hukuka uygunluk sebeplerinin tümünü kapsar şekilde kullanılmaktadır. Bunun içine mal için ve üçüncü kişilerin malı için meşru savunma da girmektedir. İngiliz hukukundaki “Self-defense” kavramı ise yalnızca hayata karşı meşru savunmaları kapsar. (Bknz: <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Self-defense_(theory" >http://en.wikipedia.org/wiki/Self-defense_(theory</a>), 3 Ekim 2008 tarihinde ziyaret edilmiştir.) Makaleye konu olan olay, üçüncü kişilerin mallarına zarar veren ve yakın gelecekte de vermesi muhtemel bir tehlikenin kaynağına karşı yapılmış bir eylemdir. Dolayısıyla, kanaatimizce bu durum, Türk hukukunda “üçüncü kişilerin malı için meşru savunma” (Türk Ceza Kanunu madde 25/1) kapsamındadır.<br />
  Dava süreci için bknz: <a href="http://www.guardian.co.uk/environment/2008/sep/11/activists.kingsnorthclimatecamp" >http://www.guardian.co.uk/environment/2008/sep/11/activists.kingsnorthclimatecamp</a>, 30 Eylül 2008 tarihinde ziyaret edildi.<br />
  Sivil itaatsizlik eylemlerinin kriterleri için bknz: Şükrü NİŞANCI, Sivil İtaatsizlik, Okumuş Adam, 2003, İstanbul, ss. 211-233.<br />
  Rapor için bknz: <a href="http://www.greenpeace.org.uk/files/pdfs/climate/hansen.pdf" >http://www.greenpeace.org.uk/files/pdfs/climate/hansen.pdf</a>, 3 Ekim 2008 tarihinde ziyaret edildi.<br />
  <a href="http://www.greenpeace.org.uk/blog/climate/kingsnorth-trial-breaking-news-verdict-20080910" >http://www.greenpeace.org.uk/blog/climate/kingsnorth-trial-breaking-news-verdict-20080910</a>, 3 Ekim 2008 tarihinde ziyaret edildi.<br />
  Yanma halinde normale göre daha az karbon salımı yaptigi iddia edilen kömür türleri “temiz kömür” olarak adlandırılmaktadır. Ancak bunlar halen geliştirilme aşamasındadır. Konuyla ilgili İngiliz Parlamentosu Bilim ve Teknoloji Ofisi’nin bir raporu için bknz: <a href="http://www.parliament.uk/documents/upload/postpn253.pdf" >http://www.parliament.uk/documents/upload/postpn253.pdf</a>, 3 Ekim 2008 tarihinde ziyaret edildi.<br />
  <a href="http://www.independent.co.uk/environment/climate-change/cabinet-split-on-kingsnorth-power-station-942811.html" >http://www.independent.co.uk/environment/climate-change/cabinet-split-on-kingsnorth-power-station-942811.html</a>, 30 Eylül 2008 tarihinde ziyaret edildi.<br />
  <a href="http://www.reuters.com/article/newsOne/idUSTRE48N78A20080924" >http://www.reuters.com/article/newsOne/idUSTRE48N78A20080924</a>, 30 Eylül 2008 tarihinde ziyaret edildi.<br />
  Ümit ŞAHİN, Kyoto’ya İtirazın Arka Planı: Endüstriyel Kalkınmaya Evet mi, Hayır mı?, Birikim, sayı 216, Nisan 2007, İstanbul, ss. 8-9.<br />
  Haber için bknz: <a href="http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=Detay&amp;ArticleID=898666" >http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=Detay&amp;ArticleID=898666</a>, 3 Ekim 2008 tarihinde ziyaret edildi.<br />
   <a href="http://www.greenpeace.org/international/news/coal-shipment-stopped-turkey150908" >http://www.greenpeace.org/international/news/coal-shipment-stopped-turkey150908</a>, 3 Ekim 2008 tarihinde ziyaret edildi.<br />
  İlk kez yargıç Oliver Wendell Holmes, Jr tarafından Schenck Amerika Birleşik Devletleri’ne Karşı davasında kullanılan, daha sonra Amerikan Yüksek Mahkemesi tarafından vatandaşların haklarının yasalara karşı korunmasıyla ilgili davalarda sıklıkla başvurulan ilke.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yesilgazete.org/2008/11/19/bir-hukuka-uygunluk-sebebi-olarak-iklim-degisikligi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Yeşil Ekoloji Seminerleri</title>
		<link>http://yesilgazete.org/2008/11/18/yesil-ekoloji-seminerleri/</link>
		<comments>http://yesilgazete.org/2008/11/18/yesil-ekoloji-seminerleri/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 18 Nov 2008 20:40:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>.haber</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Duyuru]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yesilgazete.org/?p=821</guid>
		<description><![CDATA[20 Kasim Persembe gunu, Kadikoy Yesil Ev de
 
Marmaray Projesi uzerine toplanti ve
Umit Sahin in 1. Yesil Ekoloji Semineri
 
PROGRAM: 
19.00 - 20.00 : Birlesik Tasimacilik Sendikasi&#8217;nin katilimiyla Marmaray  projesi uzerine toplanti
20.00 - 20.30 : Kahve arasi
20.30 - 22.00 : Umit Sahin in Yesil Ekoloji Seminerlerinin birincisi
 
Kadikoy Yesil Ev
Adres: Haci Sukru Sok. No:39/1 Kadikoy - Istanbul
Tel: 216-418 72 [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>20 Kasim Persembe gunu, Kadikoy Yesil Ev de<br />
 <br />
Marmaray Projesi uzerine toplanti ve<br />
Umit Sahin in 1. Yesil Ekoloji Semineri<br />
 <br />
PROGRAM: <br />
19.00 - 20.00 : Birlesik Tasimacilik Sendikasi&#8217;nin katilimiyla Marmaray  projesi uzerine toplanti<br />
20.00 - 20.30 : Kahve arasi<br />
20.30 - 22.00 : Umit Sahin in Yesil Ekoloji Seminerlerinin birincisi<br />
 <br />
Kadikoy Yesil Ev<br />
Adres: Haci Sukru Sok. No:39/1 Kadikoy - Istanbul<br />
Tel: 216-418 72 92 ve 536-968 23 99</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yesilgazete.org/2008/11/18/yesil-ekoloji-seminerleri/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Taksim Açık Hava Karakolu</title>
		<link>http://yesilgazete.org/2008/11/15/taksim-acik-hava-karakolu/</link>
		<comments>http://yesilgazete.org/2008/11/15/taksim-acik-hava-karakolu/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 15 Nov 2008 13:00:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>.konuk</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Makale]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yesilgazete.org/?p=814</guid>
		<description><![CDATA[
Bu yazıyı yazan kadının hayatta var oluş geçmişi 23 yıl ve şehri İstanbul’daki yaşam serüveni de 4 yıldır. İnsanlığın zaman ölçerinde 2007 haziranını gösteren tarihten beri de şehri İstanbul’un Beyoğlu ilçesinde ikamet etmektedir.Şimdi bu zamana endeksli önbilgiler ışığında kişisel bir tanıklıktan söz etmek derdindeyim esasında.
Evet, 2007 hazirandan itibaren mevsimlere ve hayatın akışına göre değişmekle beraber [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://yesilgazete.org/wp-content/uploads/2008/11/cimg0481.jpg" ></a></p>
<p>Bu yazıyı yazan kadının hayatta var oluş geçmişi 23 yıl ve şehri İstanbul’daki yaşam serüveni de 4 yıldır.<a href="http://yesilgazete.org/wp-content/uploads/2008/11/cimg04811.jpg" ><img class="alignright size-medium wp-image-823" title="cimg04811" src="http://yesilgazete.org/wp-content/uploads/2008/11/cimg04811-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a> İnsanlığın zaman ölçerinde 2007 haziranını gösteren tarihten beri de şehri İstanbul’un Beyoğlu ilçesinde ikamet etmektedir.Şimdi bu zamana endeksli önbilgiler ışığında kişisel bir tanıklıktan söz etmek derdindeyim esasında.<br />
Evet, 2007 hazirandan itibaren mevsimlere ve hayatın akışına göre değişmekle beraber hayatımın neredeyse %70’i İstiklal Caddesi, Taksim Meydanı civarında geçmekte. Burası benim birincil yaşam alanım ve hayatımın büyük bir kısmı burada şekilleniyor. Kişi yaşadığı yere entegre oldukça gözlemleri derinleşir, istediği hayatı oradan şekillendirme derdine girer. <span id="more-814"></span>Hayatta şiddetin her türlüsünü reddeden ben için güne cadde boyu ellerinde taramalılarla volta atan polislerle merhaba demek ve günü de onlarla bitirmek durumunda kalmak takdir edersiniz ki travmatik bir durum.  Hayatın kötülükleri korku psikolojisiyle en kolay normalleştirdiği sayılı ülkelerden olduğumuz gerçeğini kimse yadsımıyor tabi ki. Bizim geçmişimiz hatırlanmamak ve hatırlatılmamak üzerine kurulu. Aynı korku psikolojisi nedeniyle darbelerle başrol çalmış ordumuz siyasi bir aktör olarak kendini sürekli yenileyerek var edebiliyor, ne yazık ki! Polisler de bir yerde kanunları yenilenip yetkileri arttırılarak korku psikolojisinin de desteğiyle toplumdaki başrollerini geliştirerek pekiştiriyorlar. İstiklal Caddesi’ndeki varlıklarına dönelim. Bu volta atan ağabeylerimiz ikişer kişilik yaya ekipler olarak ( çevik ve kuvvetli amcalarımızdı bunlar ) vardiyalı olaraktan asayişi sağlamak üzere, silahlarını gözlerimize, beynimize, yüreğimize soka soka görevlerini icra ediyorlardı. Ben de feci korkuyorum haliyle, o kadar tedirginim ki bir gün çok naif bir şekilde sokuldum yanlarına. Araçlarıyla ( araç bu hikayede sadece silahları ), duruşlarıyla aramızda müthiş bir eşitsizlik varken korkmamam mümkün değil tabii ki. Evet, yanlarına sokuldum ve “Ya çok affedersiniz ama size bir şey sormak istiyorum, her an birini öldürebilecek gibi dolaşmak nasıl bir duygu?” diye sordum. İlk tepkileri ne mi oldu? Soruya soruyla yanıt verme adeti burada da kendini gösterdi ve “Sosyalist misiniz?” diye sordular. Ben de “Evet ama bunun sorumla alakası yok. Ben her gün burada yürüyen biri olarak korkuyorum. Ben her şeyden önce anti-militaristim ve her an birini öldürecekmiş gibi dolaşıyor olmanızı anlamıyorum.”dedim. İçlerinden birinin adı “Barış”mış. Bana karşı korunma söylemleri bu oldu. Sonrasıysa bildik söylem; biz sizleri korumak için varız, keşke herkes sizin kadar iyi niyetli olsa…Bu olayın gerçekleştiği zaman zarfı tanıklığımın ikinci ayı. Gel zaman git zaman volta atarak devriye gezen arkadaşlarımıza dört tekerli araçlara sahip olanlar eklendi. Daha öncesinde var mıydılar? Ne yalan söyleyeyim hatırlamıyorum! Burada küçük bir ayrıntıyı hatırlatmakta fayda var sanırım : Bahsi geçen cadde İstanbullu olmayan bana aktarıldığı kadarıyla trafiğe kapalı bir yer! Kuvvetli çevik ağabeylerimize eklenen asayiş berkemal ağabeylerimizle beraber daha da bir şenlendi caddemiz. Zaman bildiğimiz gibi durmayan bir kavram, o her şeye, herkese inat seyrine devam ediyor. Bu seyir sırasında araçlarımız çeşitlilik göstermeye başladılar. Belirli noktalarda park halinde durmaya başlayan araçların bulunduğu noktalar kontrol noktası görevi görmeye başladılar. Kontrol noktalarında ne yapıldığını hepiniz az çok tahmin ediyorsunuzdur; GBT yoklaması. Benim için GBT yoklamaları pek saygı değer polislerimizin varlığının asıl nedenlerinden birini fazlasıyla görünür kılıyor. Bu da karakaşlı kara gözlü olmak durumu. Şöyle ki eğer kıyısından köşesinden eğer birazcık beyaz Türk’ü çağrıştırıyorsanız imkansız durdurulup GBT’lenmiyorsunuz. Polisimizin gayri resmi birim karakollarındaki asli görevlerinden biri de haliyle nereden geldiğini, kim olduğunu ve ait olduğun toplumsal sınıfı hatırlatmak oluyor. Zamanımız durur mu hiç? Durmuyor tabii ki, o akıyor da akıyor… Meydan dediğimiz yerde birer ikişer adet şeklinde park eden araçlarımız bir de bakmışsınız ki kendi barikat araçlarıyla çizmişler sınırlarını ve dizi dizi park halindeler! Zamanın akışını ve bu akış içinde belirli bir ritim tutturulduğunda kimselerin refleks gösteremeyeceğini en iyi bilen devletimizin stratejik harekatı başarıyla sonuçlandı son zamanlarda. Keza bunun son örneği heykellerin bulunduğu çekirdek meydanın “sivil halk”a kapatılmış olmasıdır. Yasamız gereği basın açıklaması için her hangi bir kurum ya da kuruluştan izin almak gerekmemektedir. Bu bir “Hak!” tır keza! Ama gelin görün ki en ufak bir basın açıklaması sırasında bahsi geçen caddede etrafınızda bir anda hemencecik bir birim karakol oluşturuluvermiş. Yazımın başında da belirttiğim gibi bu benim mikro ölçekteki yaşam alanıma, kendi yerelime yönelik ufacık bir tanıklığımdır. Bu tanıklığımın özetinin özetidir, öfkeden, olması gerekenden arındırılmış halidir. Engin Ceber’ in ölümünden sonra, o güne kadar gerçekleşen ölümlere dair TİHV’nın raporuna göz atmaya kalktığımız takdirde dallar budaklar etrafa, gözlerimizin, yüreğimizin, beynimizin, velhasıl bütün hücrelerimizin her bir yanına saplanırlar. Size o zaman son 9,5 ay içerisinde yargısız infaz, ”dur” emrine uymama ve rast gele açılan ateş sonucu 31 kişinin yaşamını yitirmiş olduğunu söylemem gerekir. Ya da tespit edilmiş olunan faili meçhullerin 36 kişi olduğunu. Eeee bunlar yetmez derseniz eğer alın size gözaltında ve cezaevlerinde ölmüş olanların sayısının da 29 olduğu. Eh sizler de takdir edersiniz ki düşüncenin ifadesi kısmında yerini bilen her yurttaş gibi ben bunları sizinle paylaşamam. Maazallah sokak ortasında rast gele bir kurşunla serilirim sokak ortasına, ben serilince bunu kaldıramayan arkadaşlarım gözaltında işkenceye maruz kalırlar, bu da yetmez bir de cezaevinde ölüverirler… Peki ya 301 mi? Kim bilir? Devlet dışında tabii ki… Bir de Hrant…</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yesilgazete.org/2008/11/15/taksim-acik-hava-karakolu/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Krize Giden Yol</title>
		<link>http://yesilgazete.org/2008/11/07/krize-giden-yol/</link>
		<comments>http://yesilgazete.org/2008/11/07/krize-giden-yol/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 07 Nov 2008 20:43:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>.konuk</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Makale]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yesilgazete.org/?p=799</guid>
		<description><![CDATA[Ahmet Atıl Aşcı
İkinci Dünya Savaşı sonrasında Bretton Woods kasabasında bir araya gelen ülkeler savaş sonrası yeni dünyanın ekonomik çerçevesini çizmişlerdi. Buna göre her ülke kendi parasını ABD dolarına sabit bir kurdan bağlayacaktı. ABD doları zaten altına bağlanmıştı. Ülkeler arasında para akımları konulan sınırlamalar nedeniyle engelleniyordu. Kapitalizmin altın çağı 1960’larda bile birçok Avrupa ülkesinde yurtdışına yolculuk [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ahmet Atıl Aşcı</p>
<p>İkinci Dünya Savaşı sonrasında Bretton Woods kasabasında bir araya gelen ülkeler savaş sonrası yeni <a href="http://yesilgazete.org/wp-content/uploads/2008/11/ev.jpg" ><img class="alignright size-medium wp-image-806" title="ev" src="http://yesilgazete.org/wp-content/uploads/2008/11/ev.jpg" alt="" width="120" height="99" /></a>dünyanın ekonomik çerçevesini çizmişlerdi. Buna göre her ülke kendi parasını ABD dolarına sabit bir kurdan bağlayacaktı. ABD doları zaten altına bağlanmıştı. Ülkeler arasında para akımları konulan sınırlamalar nedeniyle engelleniyordu. Kapitalizmin altın çağı 1960’larda bile birçok Avrupa ülkesinde yurtdışına yolculuk edenler ceplerinde 100 dolardan fazla taşıyamıyorlardı. Dışarıda yatırım yapmak pahalıydı, emeklilik fonları kendi ülkelerinde kendi yağlarıyla kavrulmakla yetinmek durumundaydı.</p>
<p><span id="more-799"></span> </p>
<p>1970’lere gelindiğinde dünyanın ekonomik alandaki jandarması ABD’de işler hiç de iyi gitmiyordu. Yüksek cari açık ve maliyeti gittikçe artan Vietnam savaşı ABD Merkez Bankası’nın altın rezervlerini azaltırken başkan Nixon 1971’de doları altın karşılığı “prangası”ndan kurtararak dalgalanmaya bıraktı, ilerleyen yıllarda birçok ülke de aynısını yapmak zorunda kaldı, ya isteyerek ya da krize girerek. Altın standardı döneminin bitmesiyle Pandora’nın kutusu bir defa daha açıldı. Uluslar arası ticaret yapan şirketler dalgalı kur sistemi altında iş yapmak durumunda kalınca gelirleri ile giderlerinin kurların dalgalanmasıyla  değiştiğini görüp buna bir çare aramaya başladılar. Gün piyasacıların günüydü artık, piyasalar bu kur riskini ortadan kaldıran araçlar icat etmekte gecikmediler. Yüzyıllardır kuraklık, sel gibi afetlerden korunmak amacıyla çiftçiler ile toptancılar arasında Chicago’da vadeli işlemler yapılmaktaydı. Hasattan 6 ay önce gelirini bilmek isteyen çiftçi malını belli bir fiyattan satacağı garantisi veriyordu. Hasat çok iyi olur da fiyatlar düşse, ya da ülkenin bir başka köşesindeki kuraklık, ya da sel baskını sonucu hasat düşüp fiyat yükselse dahi anlaşılan fiyat geçerli olacağından çiftçi gelirini bu anlaşma sayesinde garanti altına alabiliyordu. Paraların dalgalanmaya bırakılmasıyla aynı tür bir belirsizlik şirketlerin başını ağrıtmaya başlayınca çareyi 6 ay, 1 sene sonraki ödemelerini yapacakları tarihteki kuru belirleyen vadeli işlemler yapmakta buldular. Günümüzün son derece karmaşık türev araçlarının atası bu vadeli döviz kontratlarıdır. Dönem, Milton Friedman’ın Chicago’da, hükümetin iktisadi faaliyetlerden tümüyle çekilmesini vaaz ettiği ve işin kötüsü yetkili konumdaki kişileri de etkilemeye başladığı bir dönemdi. Friedman’ın görüşleri doğrultusunda ABD’de Reagan, İngiltere’de Thatcher para akımlarının önündeki engelleri birer birer kaldırdılar.  Sigorta şirketleri, emeklilik fonları artık yurtiçindeki kazançlarla yetinmek zorunda değillerdi, onlar da nerede yüksek getiri var oralara akmaya başladılar. Tabii tüm bunlara aracılık edecek kurumlar da zaman içinde iyice serpildiler. Arkasında bir üretim bulunan para akımlarının göreli düzeyi giderek düşmeye başladı, artık paradan para kazanma dönemi başlamıştı. Bu “yeni cesur” dünyada kazançlar kadar riskler de artıyordu. Her yeni risk onu kapsayan bir yeni enstrümanın yaratılmasına sebep oluyordu. Borç alanın borcunun ödeyememe riskine karşı borcu verenler için yaratılan araç birkaç sene içerisinde inanılmaz boyutlara ulaştı. Bunu borsa endeksinin gelecekte alacağı değeri tahmine dayalı araçlar takip etti. Belirli bir ücret ödeyerek gelecekte endeks şu ya da bu değer aralığında olacak diye tahminde bulunuyor, bir nevi “piyango” biletine sahip olabiliyordunuz.. Tam da Keynes’in bahsettiği kumarhane kapitalizmi dönemindeydik artık.</p>
<p>Yaşadığımız krizin temelinde yatan adına menkul kıymete dayalı varlıklar dediğimiz finansal araçlar. Bu araçların temel mantığı gelecekte belirli bir gelir getirmesi beklenen varlığın gelirlerinin belli bir ücretten bugün satılmasıdır. Borcunu düzenli olarak her ay ödeyecek kişinin borcunun alacaklı tarafından bir başkasına satılması, o kişinin de bir başkasına satması. Örneğin, bir işadamı sinema açmak istesin, sinemanın gelecekteki gelirlerini piyasada bu yöntemle satıp sinemayı açmak için gereken parayı elde edebilir. Oluşan bu piyasanın gözdesi son dönemde ipotekli ev kredileri oldu. Bankalar alışılagelmiş şekilde işadamları ve sıradan vatandaşa kredi açtıklarında bunları bilançolarında tutmak zorundaydılar, hem yavaş hem de maliyetli bir işti bu zira verdikleri kredinin vadesi dolana kadar beklemek zorundaydılar. Oysa ipotekli ev kredilerini menkul kıymet haline getirip sattıklarında kredi olarak bağladıkları miktarı nakite çevirip tekrar tekrar satabilme imkanına kavuştular. Ortada bir ev vardı ama onun taksitlerini ödeyecek kişinin borcu karşılığında piyasaya çıkan finansal varlıkların değeri evin değerinin katbekat üstündeydi. Yangını büyüten sebeplerden biri de emlak piyasasında oluşan şişkinlik, yani temeli olmayan yüksek fiyatlar. Bu durumda evin değeri günden güne artar, insanlar da daha zengin hisseder kandilerini ve daha fazla harcama yapmaya başlarlar. Teknik olarak bu, evin değerindeki artıştan kaynaklanan farkı tekrar ipotek ettirerek kredi çekip tüketim harcamalarında kullanmak şeklinde olmaktaydı. Balon patlayıncaya kadar her şey yolunda görünür, yolunda göründükçe balon da şiştikçe şişer. Ta ki borcunu ödeyemeyenlerin evleri ellerinden alınıp piyasada artan ev arzıyla fiyatlar birden düşmeye başlayıncaya kadar. Geri dönmeyen borçlar sadece krediyi veren banka değil, bu aşırı miktarlara ulaşmış finansal varlıklara sahip olan herkesi etkileyecekti. Öyle de oldu, ABD bankaları arasındaki rekabet sonucu ev kredileri eskiden kredi alamayacak derecede düşük gelire sahip olanlara da verilmeye başlandı, devlet de bunu popülistçe destekliyordu, zira ev sahibi olmak heryerde olabileceği gibi Amerikan rüyasının bir parçasıydı. Ancak kredi alanların gelir profili gitgide düşüyordu. Bu tür kesimler herhangi bir ekonomik çalkantıda ilk olarak işten atılan, işlerinden olan kesimlerdi. Durgunluk ihtimali arttıkça, işçi çıkartmalar yoğunlaşmaya, düzenli gelirden olan işçiler kredilerini geri ödeyememeye başladı, ilk etki ev fiyatlarının düşmesiydi. Krediler geri dönmüyor, ev fiyatlarının düşmesi bunu daha da zor kılıyordu. Bu borçları almış satmış bankalar da bu durumda zora düşmüşler, nakit sıkıntısı baş göstermeye başlamıştı. Artık bankaların birbirine güveni kalmamıştı, borcunu zamanında ödeyemeyen bankalar teker teker batmaya başlamıştı. Batan bankadan alacağı olanlar da sarsılıyordu haliyle. Bir panik ortamı oluşmuştu, ve bu tür zamanlarda hep olduğu üzere kimse bu bankanın durumu iyi mi kötü mü diye sormaz. Gider parasını çeker, garantiye almaya çalışır kendini. Eğer herkes böyle düşünürse tüm sistem batabilir, çünkü hiçbir bankanın kasasında tüm mevduatları geri ödeyecek kadar nakit yoktur. Bu isteği karşılamak için diğer bankalardan gecelik borç alır, ya da elindeki finansal varlıkları satmaya başlar. Herkes nakit sıkıntısındayken borç bulmak imkansızdır, ikinci yol ise işleri daha da içinden çıkılmaz hale getirir. Zira piyasaya sürülmüş varlıkların fiyatları hızla düşer, bu ise kasasındaki daha piyasaya sürülmemiş varlıkların değerini düşürür. Batış süreci hızlanır. Son bellidir, ya banka batacaktır ya da devlet tarafından kurtarılacaktır.</p>
<p>Yaşadığımız küresel kriz, her türlü denetimden azade olmak isteyen ancak başı belaya girdiğinde devleti göreve çağıran finans sektörünün hesapsız kitapsız kar hırsının bir sonucudur. Maliyeti bu kadar ağır olan bir krizden sonra finans sektörünün yeniden yapılanacağını göreceğiz. Sistematik kriz yaratan bu sistemin düzenlenmesi yönünde Yeşiller ve diğer siyasi akımların önerilerini bir sonraki yazımızda ele alalım.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yesilgazete.org/2008/11/07/krize-giden-yol/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Dayanışma, Demokrasi, Sürdürülebilirlik</title>
		<link>http://yesilgazete.org/2008/11/07/dayanisma-demokrasi-surdurulebilirlik/</link>
		<comments>http://yesilgazete.org/2008/11/07/dayanisma-demokrasi-surdurulebilirlik/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 07 Nov 2008 20:39:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>.haber</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[haber]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yesilgazete.org/?p=797</guid>
		<description><![CDATA[31 Ekim - 1 Kasim tarihlerinde Istanbul da Yesiller Partisi ev sahipliginde Karadeniz e kiyisi olan ulkelerin yesil partileri, Avrupa Yesil Partisi - Yesil Dogu Bati Diyalogu tarafindan organize edilen Karadeniz toplantisi nin sonuc bildirisi yayınlandı. Bildirinin başlığında Karadeniz çevresi için gerekli olanın &#8221;dayanışma, demokrasi ve sürdürülebilirlilik&#8221; olduğu dile getirilip, ardından da şu görüşlere yer verildi: 
1- Vatandaşların Karadeniz’ine Doğru
Şiddet ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>31 Ekim - 1 Kasim tarihlerinde Istanbul da Yesiller Partisi ev sahipliginde Karadeniz e kiyisi olan ulkelerin<a href="http://yesilgazete.org/wp-content/uploads/2008/11/dsc_2570.jpg" ><img class="alignright size-medium wp-image-804" title="dsc_2570" src="http://yesilgazete.org/wp-content/uploads/2008/11/dsc_2570.jpg" alt="" width="185" height="92" /></a> yesil partileri, Avrupa Yesil Partisi - Yesil Dogu Bati Diyalogu tarafindan organize edilen Karadeniz toplantisi nin sonuc bildirisi yayınlandı. Bildirinin başlığında Karadeniz çevresi için gerekli olanın &#8221;dayanışma, demokrasi ve sürdürülebilirlilik&#8221; olduğu dile getirilip, ardından da şu görüşlere yer verildi: <span id="more-797"></span></p>
<p>1- Vatandaşların Karadeniz’ine Doğru<br />
Şiddet ve çatışma, politik ve ekonomik istikrarsızlık kadar şu anda Karadeniz bölgesindeki durumu tanımlamak için anahtar kelimelerdir.<br />
Kamu malında hüküm süren dayanışma yerine çatışmadır, uyum yerine etnik ve milli gerilimlerdir. Bu devam edemez;  eğer ülkelerimizi de derinden etkileyen mevcut mali, ekonomik ve ekolojik krizlerle başedebilmek istiyorsak değişim gereklidir.<br />
Karadeniz Ekonomik Birliği doksanların başlarında çalışmaya başladı, ancak kendini kurumların bürokrasinin ve hevessizliğin karmaşasında kaybetmiş gibi görünüyor. Rusya Federasyonu ve Gürcistan arasındaki savaşın sonuçlarının, bazı ülkelerde sarsılan mali durumların ve küresel ısınmanın sonuçlarının üstesinden gelmek için politik, ekonomik ve ekolojik dayanışma acilen gereklidir.<br />
Karadeniz bölgesi ülkelerinin vatandaşları, milletler ve büyük güçler arasındaki yarıştan fayda görmezler aksine bu yarışlar şiddete dönüştüğünde kurban olanlar onlardır.<br />
Bu çok acımasız bir tablo, bu nedenle Karadeniz ülkelerinin varolan dayanışma yapılarının ataletini yenmek için yeni bir enerjiye ihtiyaç vardır. Bu durum İstanbul Uluslararası Karadeniz Günü münasebetiyle yapılan Karadeniz ülkelerinin Yeşil Partileri toplantısında tartışıldı.<br />
Herşeyden önce bu ülkelerin vatandaşlarının ve onların sivil örgütlerinin sorumluluklarını almasını istiyoruz.  Hükümetlerin sivil dayanışmada başarısız olduğu yerde vatandaşlar ve onların sivil örgütleri iletişimde, diyalogda ve ortak insiyatiflerde rol almalıdırlar. Kurumların ve toplumun demokratik kültürsüzlüğü ancak karşılıklı çıkarlara saygıyı temel alan işbirliği için atılmış dürüst adımlarla aşılabilir.<br />
Avrup Birliği, son üye ülkeler Bulgaristan ve Romanya ile şimdi doğrudan Karadeniz Bölgesi’nin bir parçasıdır. Bu, beklentilere ulaşmak için somut adımlarla izlenmelidir. Son dönemlerde başlayan Karadeniz Birlikteliği doğru yönde atılmış ilk adım olarak karşılanmalıdır, çünkü var olan dayanışma yapılarını tekrar eden nitelikte değildir.<br />
Rusya Federasyonu eski SSCB’nin büyük bir bölümünün devamı niteliğindeki yapı olarak bölgede büyük sorumluluk sahibidir.  Şimdi bağımsız devletler iyi komşuluk ve iyi ortaklık beklemektedir, anlaşmazlık veya karşı karşıya gelme değil. Moldova konusunda beş artı iki olarak tabir edilen görüşmelere destek verilmelidir. Biz bu “değişmez anlaşmazlıklarla” yaşamayı kendimize izin veremeyeceğimizi öğrendik.<br />
Rusya Federasyonu’ndaki otoriter gelişim, örgütlenme özgürlüğünün olmayışı, ifade özgürlüğünün olmayışı çoğu tarafından varolan hak ve özgürlüklere tehdit olarak görülüyor. Karadeniz bölgesindeki diğer devletlerdeki demokrasi ve özgürlük sıkıntısı da barışçıl çözümü çok daha zor hale getiriyor. Demokrasinin olmayışı insanları milliyetçi güdümlemelere daha açık ve kırılgan yapıyor ve otoriter gelişimi korkunç bir döngü haline getiriyor. Bütün Karadeniz ülkelerinde mutlak demokrasiye, açıklığa ve özgürlüğe ihtiyacımız var.<br />
Sorunlara militarist yaklaşımlar devam eden anlaşmazlıkların çözümü değildir. Çatışma bölgelerinde silah ticaretine kesinlikle karşı çıkıyoruz. Karadeniz Bölgesi’ndeki halkların kültürel ve ekonomik hayat üzerine güçlü ilişkilere ihtiyaçları var, silah ve mühimmata değil.<br />
Karadeniz bölgesi büyük bir kültürel ve etnik çeşitliliğe sahiptir. Biz bunu bir gerilim kaynağı olarak görmekten çok korunması gereken bir zenginlik olarak görüyoruz.<br />
Rusya Federasyonu ve Gürcistan arasındaki savaş dünyada büyük yankılar yaptı ve uluslararası ilişkiler açısından önemli sonuIçlara neden oldu. Gürcistan’ın özerk bölgelerinin Rusya tarafından tanınması bunun dışında tutulamaz, bu sadece çatışmayı güçlendirir. Zararı ölçmek ve nerede destek verilebileceğini görmek için savaşın çevresel sonuçları üzerine bağımsız bir araştırma (Kosova’daki müdahaleden sonra olduğu gibi) gereklidir.<br />
Doğal gaz ve petrol gibi enerji kaynakları üzerinde güç mücadelesi and karadan boru hatlarıyla taşınması istikrarsızlığa doğrudan bir katkıdır.<br />
Amerika Birleşik Devletleri’nin gelecek başkanı Afganistan ve Irak’taki devam eden savaşların Karadeniz Bölgesi’nin büyük kesiminde çok ciddi sonuçlara yol açtığını hesaba katmak zorundadır. İstikrarsızlığın ilerlemesi önlenmek zorundadır ve burada Amerika’nın sorumluluğu büyüktür. Bu, bölgedeki büyük bir güç olarak Türkiye için de geçerlidir: etnik çatışmalar şiddetle veya daha az demokrasiyle değil daha fazla yurttaşı özgür ve açık tartışmaya dahil ederek çözülmek zorundadır.<br />
2 – Küresel Isınma – Çözülmede Öncelikli: Eko’ya Dön!<br />
Küresel ısınma Karadeniz bölgesinde de yüzleştiğimiz en büyük zorluk. Su ve gıda krizleri diğer büyük tehditler arasında sayılabilir. Önümüzdeki onyıllarda iklim değişikliğinin üstesinden gelmek kararlı hareketler gerektiriyor. Fosil yakıtlara bağımlılığını ve karbondioksit salımlarını arttıran ülkelerin hiçbiri iklim değişikliğinin sonuçlarını göze alamaz.  Avrupa Birliği’nin liderliğini yaptığı salımlarını net bir hedefe çekme hareketini destekliyoruz, ancak bu hedefleri yeterli görmüyoruz.  Avrupa Birliği liderleri tarafından tartışılan Enerji-İklim Paketi salımlarda 20% düşüş ve yenilenebilir enerji payında 20% artış ileri sürüyor.  Avrupa Birliği’ni bu hedefleri geliştirmeye çağırıyoruz ve Karadeniz ülkelerinin hükümetlerini bu hedefleri ve Aralık 2008’de Poznan’daki iklim seminerlerini, milli enerji ve iklim politikalarını belirlemede rehber olarak almaya çağırıyoruz.<br />
Nükleer güç iklim değişikliği için bir çözüm değildir. Nükleer;  yüksek maliyetleri, radyoaktif atıkları ve büyük riskleri yüzünden de enerji sorunlarının hiçbiri için bir seçenek değildir. Nükleersiz bir Karadeniz için çağrıda bulunuyoruz. Bölgedeki bütün hükümetleri, yeni nükleer enerji santralleri planlayan Türkiye, Ukrayna, Rusya, Bulgaristan ve Romanya’yi nükleer projelerini durdurmaya çağırıyoruz. Enerji tasarrufu, enerji verimliliği ve güneş, rüzgâr, jeotermal gibi yenilenebilir kaynaklarını temel alan ortak bir enerji politikasına ihtiyacımız var. Karadeniz ülkelerinin verimli bir enerji modeli için katetmesi gereken çok yol var. Hükümetleri esas olarak enerji verimliliğine yatırım yapmaya ve yasal düzenlemeler yapmaya çağırıyoruz. Bu sürdürülebilir bir enerji politikasına sahip olmak için olduğu kadar iklim değişikliği ile mücadele etmek için de en etkili, en ucuz ve en barışçıl yol olacaktır. Euratom nükleer gücü geliştirmek için varlığını sürdüren bir kurumdur, oysaki Avrupa çapında fosil yakıtlara bağımlılığı ve nükleer gücü sonlandırmak ve yenilenebilir enerjiye odaklanmak için güçlü etkiler yapacak bir kurum gereklidir. <br />
3-Güncel Çevresel Sorunlar<br />
A-<br />
2010’da Sotchi’de yapılması planlanan Kış Olimpiyat Oyunları üzerine yazılan raporlar alarm veren nitelikte. Yerleşik halkın topraklarından ayrılmaya zorlandığı ve inşaatın çevreye aşırı zarar verdiği söyleniyor. Bu Olimpiyat Sözleşmesi’ne zarar verecek bir şey olur, bu nedenle bağımsız bir soruşturma istiyoruz.<br />
B-<br />
Türkiye’deki toplantıda Karadeniz Yeşilleri, nükleer enerjiye net ve kararlı bir itirazın nasıl başarılı olabileceğinin olumlu bir örneği olarak Türkiye’nin durumuna dikkat çekti. Türk hükümetinin nükleer projeleri Akkuyu nükleer santral ihalesine sadece bir şirket teklif verdiğinde geçen ay bir kere daha çöktü. Bu Türkiye Yeşilleri’nin ve diğer nükleer karşıtı aktivistlerin mücadelesinin bir sonucudur. Bütün hükümetleri bu örneği nükleer sanayinin perişan durumunun dünya genelinde beklenen bir sonucu olarak almaya çağırıyoruz.<br />
İklim değişikliğini önlemek için sera gezı salımlarında büyük ölçüde azaltmaya ihtiyaç varken termik santraller de kabul edilemez.  Türk hükümeti özellikle Türkiye’nin Karadeniz kıyılarında başlıca Samsun, Sinop, Zonguldak ve Bartın olmak üzere yeni ve büyük termik santraller kurulmasının yolunu açma niyetindedir. Bu yeni termik santraller doğal yaşamı tahrip edeceği gibi çevre ve halk sağlığına zarar verecek kirliliğe neden olacaktır. Ayrıca yeni kömür gücü karbondioksit salımlarının azaltılmasını imkansız hale getirecek.  Türk hükümetinin ve diğer Karadeniz hükümetlerini projeleri durdurmaya ve yeni kömür santralleri için moratoryum ilan etmeye çağırıyoruz.<br />
Türkiye’nin Doğu Karadeniz Bölgesi’nin doğal çevresi küçük dereler ve vadilere inşa edilecek küçük hidroelektrik santraller yüzünden diğer büyük bir çevresel tehdit altındadır. Bu hidroelektrik santraller elektrik enerjisi için yüksek kinetik enerji elde etmek için suyu derelerin kaynağından çıkışlarında tutar ve yüksek irtifaya kadar kapalı bir sistemle taşır. Bu teknoloji vadilerde kurumaya, bölgedeki endemik biyoçeşitliliğin yaşam alanlarında tahribata ve yöre halkının kültürel yaşamına zarara yol açar. Türk hükümetini Karadeniz Bölgesi’ndeki bu küçük hidroelektrik santral projelerini durdurmaya çağırıyoruz.<br />
Türkiye’nin Doğu Karadeniz Bölgesi’nin doğal kıyı şeridinde yapılmak istenen 600 km lik karayolu Karadeniz’de bir diğer çevresel felakete yol açtı. Bu felaket Karadeniz halkının ve çevrecilerinin itirazlarına rağmen ne yazık ki zamanında önlenemedi.  Şimdi Türk hükümeti Batı Karadeniz bölgesinde de daha fazla karayolu yapımına devam etmeye ve bu karayolunu planlanan yeni Boğaziçi köprüsüne bağlamaya niyetlenmiş görünüyor. Bu proje geriye kalan doğal kıyı şeritlerinin, ormanların ve bölgedeki canlı çeşitliliğinin de tahribatı demektir.<br />
Ermenistan   Ermenistan Yeşil Partisi<br />
Azerbaycan   Azerbaycan Yeşiller Partisi<br />
Bulgaristan   Bulgaristan Yeşilleri<br />
Gürcistan   Gürcistan Yeşiller Partisi<br />
Moldova   Yeşil Birlik – Moldova Ekolojik Partisi<br />
Romanya     Yeşil Parti<br />
Rusya    Yeşil Rusya<br />
Ukrayna   Ukrayna Yeşiller Partisi<br />
Yunanistan   Yunanistan Ekolojistleri<br />
Türkiye    Türkiye Yeşiller Partisi</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yesilgazete.org/2008/11/07/dayanisma-demokrasi-surdurulebilirlik/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Türkiye İçin Nükleer Enerji Yanlış Seçim</title>
		<link>http://yesilgazete.org/2008/11/06/turkiye-icin-nukleer-enerji-yanlis-secim/</link>
		<comments>http://yesilgazete.org/2008/11/06/turkiye-icin-nukleer-enerji-yanlis-secim/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 06 Nov 2008 21:55:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>.konuk</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Makale]]></category>

		<category><![CDATA[Nükleer]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yesilgazete.org/?p=793</guid>
		<description><![CDATA[ALİ YURTTAGÜL* 
Türkiye güneş, su ve rüzgâr kaynakları ile başka ülkelerden çok daha şanslıyken, genç nüfusu için daha fazla istihdam üretmek zorundayken; dar ve kısıtlı mali kaynaklarını ABD ve Avrupa’nın terk etmiş olduğu pahalı, tehlikeli, sorunları çözülmemiş bir teknoloji olan nükleer enerjiye yatırmasını anlamak kolay değildir.
Son aylarda nükleer santraller konusu tekrar Türkiye enerji politikasının gündemine girmiş [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>ALİ YURTTAGÜL* </p>
<p>Türkiye güneş, su ve rüzgâr kaynakları ile başka ülkelerden çok daha şanslıyken, genç<a href="http://yesilgazete.org/wp-content/uploads/2008/11/avrupa.jpg" ><img class="alignright size-medium wp-image-794" title="avrupa" src="http://yesilgazete.org/wp-content/uploads/2008/11/avrupa-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a> nüfusu için daha fazla istihdam üretmek zorundayken; dar ve kısıtlı mali kaynaklarını ABD ve Avrupa’nın terk etmiş olduğu pahalı, tehlikeli, sorunları çözülmemiş bir teknoloji olan nükleer enerjiye yatırmasını anlamak kolay değildir.<br />
Son aylarda nükleer santraller konusu tekrar Türkiye enerji politikasının gündemine girmiş bulunuyor. AKP hükümeti, şayet Ecevit hükümetinin yaptığı gibi son anda bir dönüşe girmezse, enerji ve çevre politikasında büyük, pahalı bir politik hatanın imzasını atmış olacak. Zira nükleere yatırım, modern ve geleceği olan bir enerjiye değil, pahalı, çevre sorunu çözümlenmemiş, tehlikeli, özünde çağımızın değil, 1950’li yılların ‘modern’ enerji politikasına yatırım anlamına geliyor. Nükleer enerjinin dünyadaki durumuna biraz yakından baktığımızda, Türkiye’nin AB ve ABD gibi bu enerji tekniğini geliştiren ülkelerin aksine bir politik sürece girdiğini izliyoruz.</p>
<p><span id="more-793"></span><br />
Özellikle 1950’li yıllarının ABD ile Avrupa’sında bir atom çekirdeğinden üretilecek enerji ile enerji üretiminde, kömür ve petrol gibi ham madde sorunu yanında tüm sorunlarının aşılacağı, güneş gibi temiz, sonsuz bir enerji kaynağına ulaşılacağı hayal ediliyordu. Öyle ki, artık ev ve fabrikalarda enerji saatlerine de gerek kalmayacak, otomobiller bile küçük reaktörlerle çalışacaktı. Bugün yaklaşık 50 yıl sonra bu hayallerden hiçbir iz kalmadığı gibi, 1978’de ABD Harrisburg’daki Three Mile Island Nükleer Santralı’ndaki ile, 1986’da Ukrayna’da Çernobil Nükleer Santralı’ndaki kazalardan sonra, bu teknolojinin riskleri tüm açıklığı ile ortaya çıktı. Altın çağını 1960’lı yıllarda yaşayan nükleer enerji sektörü, 1970’li yıllarda duraklama ve 1980’li yıllarda gerileme devrine girdi. Bugün dünya enerji ihtiyacının yüzde 6 gibi küçük bir bölümü 191 ülkenin sadece 31’inde üretilirken, yalnız 5 ülkede 434 nükleer reaktörün üçte ikisi bulunmaktadır. Zaten çok yaygın olmayan bu enerji sektörünü, Almanya, Belçika gibi ülkeler terk etme kararı aldı. Fransa gibi nükleer enerjide ısrarlı olan ülkelerde bile yeni reaktörler devreye girmediği için nükleer enerjinin önemi, enerji üretiminde giderek azalmaktadır. Bugün üretimde olan santralların en geç önümüzdeki 20-30 yıl içerisinde ömürlerini doldurmuş olacağı düşünülürse, bu enerjinin gerileme devrinin uzun sürmeyeceğini düşünmek yanlış olmaz.<br />
NÜKLEER ENERJİ EKONOMİK DEĞİLDİR<br />
Avrupa’da 1986 yılından bu yana yapımı Finlandiya’da süren bir nükleer santral dışında yeni reaktör siparişi verilmemiştir. Çernobil kazası, bu dönemde gelişen çevre hareketinin politik etkinliğin nükleer enerjideki denetim ve güvenlik bilincini yükseltmiş olması, şüphesiz bu gelişmede etkin olmuştur. Yalnız bu teknolojinin sorunu, sanıldığı kadar çevre hareketi veya ‘Yeşillerin’ güçlenmesi ile açıklanacak kadar “politik” değildir. Nitekim nükleer enerjide en gelişmiş teknolojiye sahip ABD’de en son nükleer enerji santralı 1973 yılında devreye girmiş, bu tarihten sonra hiçbir şirket bu sektöre yatırım yapmamıştır. Enerji tüketimin hızlı bir büyüme süreci yaşadığı son 30 yılda ABD’de enerji üretimi için 100 milyar doların üzerinde bir yatırım gerçekleştirilmiştir. Bu ülkede sadece 1979-2002 yıllarında 100 nükleer santrale denk gelen 144.000 megavatlık yeni kaynak enerji ağına eklenmiştir.  Bu dönemde, iki Bush ve Reagan gibi sağ, enerji sektörüne yakın politikacıların iktidarda olduğu, ‘Yeşiller’ gibi bir politik faktörün pek etkin olmadığı da düşünülürse, kararın ‘politik’ değil ‘ekonomik’ ve diğer sorunlardan kaynaklandığını görürüz.<br />
SANTRALLER HEP RİSKLİ OLMUŞTUR<br />
Şirketlerin nükleer santrallere yatırımdan kaçmasındaki ana gerekçe, ekonomiktir. BM Uluslararası Atom Enerji Ajansı (IAEA) verilerine göre, bir kilovat üretim kapasitesi için nükleer santraller 2000 dolar yatırım gerektirirken,  modern gaz santralleri 500 dolara mal olmaktadır. Nükleer enerjideki ucuz üretim bu farkı telafi etmemektedir. Ömrü dolan bir nükleer santralın sökümü, yapımı kadar bir finans gerektirmekte olduğu için, şirketler bu riskli yatırımdan kaçmaktadır. Giderek artan ‘güvenlik’ kıstasları malî yükü yükseltmekte yeni yatırımlar gerektirmektedir.<br />
Şirketler güvenlik sorunu ve radyoaktif artıklara çözüm bulmadan bu teknolojiye yatırımdan kaçmaktadır. Olası bir kazanın ve özellikle 11 Eylül’den sonra olası bir terör eylemin boyutlarını kestirememekte zorlanan sigorta şirketleri de bu tür riskleri sigortalamamaktadır. Zira ABD ve Avrupa Çernobil’den sonra olası kaza sonuçları için şirketleri sorumlu tutan yasalar getirmiştir. Çernobil’den sonra artık ciddiye alınır hiçbir uzman veya politikacı, Çernobil’e benzer bir kazanın kendi ülkesinde olmayacağını söyleyememektedir. Zira Harrisburg ve Çernobil kazalarında da görüldüğü gibi riskin sadece “teknik” değil “insan faktöründen” de kaynaklanabileceği anlaşılmıştır. Her halde hiçbir Türk politikacı, “Türkler kazaya sebep olmaz” gibi bir tez savunmaya kalkmayacaktır. Nükleer santralları tehlikeli kılan Çernobil’de görüldüğü gibi kazanın boyutudur. 100 binlerce insanın ölümü, sakat kalması ve geniş bir coğrafyanın radyasyon kirliliği ile yaşanamaz hale gelmesi, olası bir kazanın sonucu olacaktır. Bu riske girmek hiçbir politikacı için kolay olmadığı gibi, kolay savunulur bir mesele de değildir. Risk Avrupa’da sıkça yaşanan ‘küçük kazalar’ ve ‘radyasyon kaçakları’ ile çevreyi kirleten, santrallerin etrafında yaşayan halkın sağlığını etkileyen günlük bir sorundur. Kanser oranları bu bölgelerde normalin üstüne seyretmektedir.   <br />
Artıklar konusunda da tatmin edici bir çözüm henüz yoktur. Bu konuda yoğun bilimsel araştırmalar olmasına rağmen ABD ve Avrupa’da hala sürekli bir yer altı deposu hizmete girmemiştir. Binlerce yıllık bir süre nükleer artıkların güvenli bir şekilde depolanması sanıldığı kadar kolay olmamıştır. ABD’de granit, Avrupa’da tuz kayaların yer altı sularına “kapalı” derinliklerde depolanması planlanan artıklar, hâlâ nükleer santrallarda bekletilmekte, söz konusu depolar işletime açılmamaktadır. Gerekçesi de oldukça açıktır. Depolama için ‘ideal’ olduğu söylenen bu yer altı katmanlarının sanıldığı gibi ‘kapalı’ olmadığı ortaya çıkmış, depoların su altında kalabileceği ve artıkların yer altı sularına karışabileceği görülmüştür. Gelelim Türkiye’nin nükleer enerji macerasına.<br />
ABD VE BATI’NIN TERK ETTİĞİ TEKNOLOJİ<br />
‘Nükleer teknolojiyi geliştiren ve bunu satan ABD veya Almanya, Fransa gibi ülkelerin artık yatırım yapmadığı bir teknolojiye niçin Türkiye yatırım yapmaktadır?’, irdelenmesi gereken önemli bir sorudur. Türkiye’de nükleer enerji daha ucuza mı mal olmaktadır? Bu soru önemlidir, zira bir nükleer santralın ‘fiyatı’ güvenlik kıstasları tarafından belirlenmektedir. Bilindiği gibi Türkiye’de santrallar için öngörülen yer Akkuyu ve Sinop deprem hatları üzerinde bulunmaktadır. Bu bölgelerde insanlık tarihinde bilinen en şiddetli depremler yaşanmıştır. Uzmanlar 250 bin insanın öldüğü 1083 Antakya Depremi’nde Richter ölçeğini göre 10 şiddetinde geçen bir depremin yaşandığını tahmin etmektedir. Bu tür bir deprem bugün de mümkündür. ‘Türkiye santrallerin yapımında hangi verilere göre güvenlik önlemleri almaktadır?’ sorusu, bu açıdan oldukça önemlidir.<br />
Güvenlik açısından ‘insan faktörü’ Türkiye’ye özgü riskler içermektedir. Maaşların ilginç olacağı bu sektörde de işe alımlarda Akdeniz bölgesine özgü ‘torpil’ mekanizmaları işleyecek, insan kaynaklı hatalar Kuzey Avrupa veya ABD’ye kıyasla daha sık yaşanacaktır.<br />
Atıklar konusunda da Türkiye, Avrupa ve ABD veya Rusya’ya kıyasla daha riskli bir bölgedir. Türkiye coğrafyasının tümü deprem bölgesidir. Türkiye bugüne kadar nükleer atık sorunu ile karşı karşıya kalmadığı için, bu sorunun boyutunu tartışmamıştır. Atıklar Türkiye’de mi depolanacaktır veya atık ticaretine girmek isteyen Rusya gibi ülkelere mi ihraç edilecektir? İki alternatifin de kendine özgü riskleri vardır. Türkiye nükleer enerji ile uranyum sektörüne bağımlı olacaktır. Bu yüzden Türkiye nükleer enerji ile enerji konusunda ‘bağımsız’ değil, yeni bağımlılıklarla karşı karşıya kalacaktır. AKP hükümeti nükleer enerji ile ilişkili tüm bu sorunları kamuoyu ile paylaşmak ve nasıl bir çözüm düşündüklerini de anlatmak zorundadır. Bizim gözlemimiz, politik kadroların bu konuda henüz detaylı düşünmemiş oldukları yönündedir.<br />
TÜRKİYE BİR ŞANSI KAÇIRIYOR<br />
Enerji kaynağı petrol, gaz ve kömür fiyatlarının artışı, bu maddelere dayalı enerji üretiminin çevreye etkisi yüzünden, özellikle küresel ısınma sorunu ile karşı karşıya kalan birçok ülkede, nükleer enerjinin tekrar ‘alternatif’ olarak tartışıldığını görüyoruz. Küresel ısınmanın ana sorumlusu karbondioksit emisyonlarında nükleer enerji çözüm gibi görünse de, yeni bir Rönesans yaşayacağını sanmıyoruz. Nükleer enerjinin yukarıda saydığımız ana sorunları karbondioksit konusundaki avantajından ağır basıyor. Kaldı ki petrol gibi uranyum da dünyada sınırlı miktarda bulunan bir ham maddedir. Bilinen uranyum rezervlerinin bugünkü talebi sadece 60 yıl gibi bir süre karşılayabileceğini göstermektedir. Bu yüzden büyük sayıda nükleer enerji santralının devreye girmesi ile uranyum fiyatlarının da petrol fiyatları gibi yükseleceğini tahmin etmek, yanlış olmaz.<br />
Bu yüzden ABD, Almanya ve İspanya gibi ülkeler enerji politikasında, yatırımlarını kaynak sorunu olmayan güneş enerjisine ve bu enerjiye dayalı bilimsel araştırmalara kaydırmış bulunuyor. Birçok bakımdan Türkiye’ye benzer bir yapıya sahip olan İspanya’nın bu sektördeki atılımı yakından incelemeye değerdir. Araştırmalar, güneş enerjisi santrallarının 2015 yıllına kadar fosil ve nükleer enerji ile rekabet edecek seviyeye geleceği, devlet desteği olmadan ekonomide varlığını sürdüreceğini gösteriyor. İlginç olan İspanyollar’ın oldukça pahalı olan fotovoltaik güneş enerjisi paneli üretimi yerine, klasik eneri santrallarını güneş enerjisine dayalı bir teknoloji ile devreye sokmaları ve bu tip santrallarla enerji üretimine girmiş olmasıdır. AB’nin destekleri ve Almanya dönem başkanlığı sırasında karar verilen, 2020 yılında yüzde 20 yenilenebilinir enerji üretimi hedefi, bu gelişmeleri şüphesiz olumlu etkiliyor. Bu sektör giderek en önemli istihdam kaynağı olmaya başlamış durumda. Son 15 yılda bu sektörde Almanya’da 500 bin iş yeri yaratılmış olduğu tahmin ediliyor.<br />
Türkiye güneş, su ve rüzgâr kaynakları ile söz konusu ülkelerden çok daha şanslı bir ülke olmasına, genç nüfusu için bu ülkelerden daha fazla istihdam üretmek zorunda bulunurken, dar kaynaklarını bu modern enerji sektörü yerine ABD ve Avrupa’nın terk etmiş olduğu pahalı, tehlikeli, sorunları çözülmemiş bir teknoloji olan nükleer enerjiye yatırmasını anlamak kolay değildir. Hedef nükleer teknolojiye sahip olmaksa, araştırma amaçlı küçük bir santralın yapılması herhalde daha akıllıca olduğu gibi, turizm için henüz keşfedilmemiş baş döndürücü güzellikteki Akdeniz ve Karadeniz kıyılarımızın tabii güzellikleri tehdit altına alınmamış olur.<br />
* Avrupu Parlamentosu Yeşiller Grubu Siyasi Danışmanı / <a href="mailto:ali.yurttaguel@europarl.europa.eu">ali.yurttaguel@europarl.europa.eu</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yesilgazete.org/2008/11/06/turkiye-icin-nukleer-enerji-yanlis-secim/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Obama İklimi</title>
		<link>http://yesilgazete.org/2008/11/06/obama-iklimi/</link>
		<comments>http://yesilgazete.org/2008/11/06/obama-iklimi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 06 Nov 2008 21:44:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>umit</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Tarihi]]></category>

		<category><![CDATA[manşet]]></category>

		<category><![CDATA[obama]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yesilgazete.org/?p=790</guid>
		<description><![CDATA[Soldan bakıldığında bütün ABD başkanları aynı görünebilir, ama karşıdan verdikleri resimde yeni seçilen ABD başkanı Barack Obama, bambaşka bir ışık saçıyor.
Bütün dünya sekiz yıllık George W. Bush kabusundan uyanmanın etkisiyle bir tür yarı baygın durumda olabilir gerçi, bu nedenle önümüzdeki yıllarda başımıza gelecek bambaşka felaketleri farkedemiyor olabiliriz. Ama her konuşmasının başında gezegenin karşı karşıya olduğu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Soldan bakıldığında bütün ABD başkanları aynı görünebilir, ama karşıdan verdikleri resimde yeni seçilen <a href="http://yesilgazete.org/wp-content/uploads/2008/11/obama-surf.jpg" ><img class="alignright size-medium wp-image-791" title="obama-surf" src="http://yesilgazete.org/wp-content/uploads/2008/11/obama-surf-289x300.jpg" alt="" width="289" height="300" /></a>ABD başkanı Barack Obama, bambaşka bir ışık saçıyor.<br />
Bütün dünya sekiz yıllık George W. Bush kabusundan uyanmanın etkisiyle bir tür yarı baygın durumda olabilir gerçi, bu nedenle önümüzdeki yıllarda başımıza gelecek bambaşka felaketleri farkedemiyor olabiliriz. Ama her konuşmasının başında gezegenin karşı karşıya olduğu büyük tehlikeden bahseden, Evangelist falan olmayan, neokonların nefret ettiği, İran’la barışın yolunun petrole olan bağımlılığı azaltmaktan geçtiğini söyleyen, seçildikten sonra yaptığı ilk konuşmada geylerden, sakatlardan, siyahlardan, yani ezilenlerden bahseden, üstelik genç, sevimli, samimi tavırlı siyah bir adamı Bush gibi bir yaratıkla veya McCain gibi ürkütücü bir Vietnam savaşçısıyla aynı kefeye koymak, içimin alacağı bir şey değil. <span id="more-790"></span></p>
<p>Bu satırları okuyup bana hemen bunun Amerikan sermayesinin iç mücadelesinin bir sonucu olduğunu, ABD’yi Pentagon’un ve şirketlerin yönettiğini, Obama’nın sadece bir yüz değişiminden ve kandırmacadan ibaret olduğunu, zaten Obama’nın Afganistan’daki savaşı Pakistan’a yaymaya niyetli olduğunu öğretmek isteyecek kimi arkadaşlarıma da daha en baştan teşekkür ediyorum. Ben bu yazıda biraz farklı bir umut ihtimallinden bahsetmek niyetindeyim çünkü.</p>
<p>Obama’nın söylediği somut sözlerden aklımda kalan üç tanesini önemsiyorum. Çünkü bunlar ideallerden çok, yapmayı düşündüğü şeylerin somut ifadesinden oluşuyor: 1- Guantanamo’yu kapatmak, İran ve Suriye ile açık diplomatik görüşmelere başlamak 2- Dünya çapında nükleer silahsızlanma için net bir hedef belirlemek 3- İklim değişikliğine karşı sera gazı emisyonlarını 2050’de %80 azaltma hedefiyle, yani Kyoto’yu aşan bir şekilde harekete geçmek ve bu çerçevede yenilenebilir enerji için önümüzdeki on yılda 150 milyar dolar yatırım yapmak.</p>
<p>Bu hedeflerden ilk ikisinin verdiği umudu bir yana not etmek gerek. Çünkü dünyayı sürüklendiği şiddet ve savaş sarmalından ve ağırlaşan insan hakları ihlallerinden bir adım olsun geri çekebilir.</p>
<p>Sonuncu hedef ise, hedefe ulaşmak için atılacak adımların geri dönüşsüz sonuçlar vereceği bir netlik taşıyor.<br />
ABD gibi bir ülkenin sera gazları indiriminde böyle yüksek bir hedefe ulaşmak için atacağı ilk birkaç adım bile, enerji ve sanayi altyapısında ciddi bir değişim anlamına gelecektir. Unutmamak gerekir ki, ABD dünyanın en fazla enerji üreten, en fazla enerji tüketen, bütün petrol kaynaklarını kontrol altında tutmaya çalışan, kendi toprakları bile kömür madenleri ve petrol kuyularıyla dolu, elektrik enerjisinin yarısını kömür santrallarından sağlayan, ulaşımda tümüyle otomobile ve uçağa bağımlı, hem toplamda, hem de kişi başına en fazla karbondioksit üreten ülkesi. Son 35 yılda bu tablonun hiç durmadan ağırlaştığı, otomobillerin benzini daha verimli kullanmasını sağlayacak yasaların bile otomotiv endüstrisinin baskısıyla kongreden geçirilemediği bir ülke burası. Ortaya çıkan altyapı, iklim açısından bakıldığında, küresel ısınmanın önümüzdeki yıllarda en az iki katına çıkmasını garanti altına alacak kadar fosil yakıtlara bağımlı durumda.</p>
<p>ABD’nin sera gazı emisyonlarını 40 yılda beşte birine düşürmesini sağlayacak bir plan, bütün bir enerji altyapısını yavaş bir hızla bile olsa fosil yakıtlardan uzaklaşmaya ve enerjinin büyük bir savurganlıkla tüketilmesinden vazgeçmeye zorlayacaktır. Bu durum ABD’nin bugünden yarına tamamen değişeceği, petrol kaynaklarını kontrol etmek için savaşlara girişmeyeceği, biyoyakıtlar gibi sorunu daha da ağırlaştıran yanlış uygulamaların hiç yapılmayacağı anlamına gelmiyor. Dahası alınacak tüm önlemler ve atılacak adımlar sorunun temel kaynağı olan endüstriyalizmden ve tüketim toplumundan kopmayan, “kapitalizm içi” adımlar olacak. Ve bence bu son derece değerli.</p>
<p>Çünkü ABD gerçekten bu iklim değişikliği hedeflerine yönelmeye başlarsa, olası iki Obama iktidarı dönemi sonunda ABD’nin manzarasında rüzgar çiftlikleri, güneş tarlaları, yollarda giderek artan küçük elektrikli arabalar ve tüm boyutlarda küçülme hakim olmaya başlayabilir. Dahası 4&#215;4’lerin moda olmaktan çıkması, uçak bileti fiyatlarının artması, yeni kömürlü santralların ve petrol ve kömür çıkartmaya yönelik yeni yatırımların azalması söz konusu olabilir. Hamburgerinden caz müziğine kadar küresel bir yaşam biçimi modeli olan ABD’nin yapacağı bu küçük değişiklikler, iklim değişikliği mücadelesinde karşı karşıya kaldığımız inanılmaz direncin kırılmasına son derece önemli katkı sağlayacaktır.</p>
<p>Atılması muhtemel bu adımların, yani enerji ve ulaşım politikalarına verilecek yeni yönün ve yaşam biçimi değişikliklerinin tek başına küresel ısınmayı durdurabileceğini düşünmüyorum. Bir yandan buzulların erimesi, aşırı hava olayları, kuraklık ve susuzluk şiddetlenecek, ama bir yandan da alınan önlemlerin sera gazı emisyonlarını düşürdüğü görülecektir. Hatta şanslıysak birkaç yıl içinde atmosferdeki karbondioksit birikmesinde bir yavaşlamanın belirtilerini bile görebiliriz.</p>
<p>ABD’nin bir model oluşturarak yapacağı bu politika değişikliği, küresel ısınmayla mücadelenin ancak sera gazı salımlarını düşürmekle, bunun da enerji, ulaşım ve sanayi politikalarında atılacak adımlarla mümkün olduğunu kanıtlayacaktır. Ama doğru yönde atılan bu yetersiz adımlar, aslında çözümün endüstriyel kapitalist sistem içinde olmadığını da kanıtlayacaktır. Çünkü sorun bir hükümet politikası değişikliğinden çok ötede, bir sistem ve uygarlık sorunudur. Ama bütün bir uygarlık algımızı değiştirmemiz, küçülerek, tüketmeden, kendimize yeterek, hırslarımızı kontrol altında tutarak yaşamayı öğrenmemiz zaman alacak.<br />
Biz bunu biliyor olabiliriz. Ama kanıtını bize Obama sağlayacaksa, onu neden sevmeyelim?</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yesilgazete.org/2008/11/06/obama-iklimi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Ne Termik Ne Nükleer, Karadeniz Yeşil Kalsın!</title>
		<link>http://yesilgazete.org/2008/10/31/ne-termik-ne-nukleer-karadeniz-yesil-kalsin/</link>
		<comments>http://yesilgazete.org/2008/10/31/ne-termik-ne-nukleer-karadeniz-yesil-kalsin/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 31 Oct 2008 12:11:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>.haber</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[manşet]]></category>

		<category><![CDATA[karadeniz]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yesilgazete.org/?p=783</guid>
		<description><![CDATA[ 
31 Ekim günü, 1996’da İstanbul’da, Türkiye, Bulgaristan, Romanya, Rusya,  Gürcistan ve Ukrayna çevre bakanlarının katıldığı bir toplantıyla Uluslararası Karadeniz Günü olarak ilan edilmiş ve amacı da Karadeniz’in benzersiz mirasını korumak olarak belirlenmişti. Bu anlamlı günlerde  Karadeniz Yeşilleri 31 Ekim-1 Kasım&#8217;da yine İstanbul&#8217;da buluşuyor. Karadenize kıyısı olan ülkelerin yeşil partileri, Avrupa Yeşil Partisi – Yeşil Doğu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p> <br />
31 Ekim günü, 1996’da İstanbul’da, Türkiye, Bulgaristan, Romanya, Rusya,  Gürcistan ve Ukrayna çevre<a href="http://yesilgazete.org/wp-content/uploads/2008/11/cimg0468.jpg" ><img class="alignright size-medium wp-image-788" title="cimg0468" src="http://yesilgazete.org/wp-content/uploads/2008/11/cimg0468-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a> bakanlarının katıldığı bir toplantıyla Uluslararası Karadeniz Günü olarak ilan edilmiş ve amacı da Karadeniz’in benzersiz mirasını korumak olarak belirlenmişti. Bu anlamlı günlerde  Karadeniz Yeşilleri 31 Ekim-1 Kasım&#8217;da yine İstanbul&#8217;da buluşuyor. Karadenize kıyısı olan ülkelerin yeşil partileri, Avrupa Yeşil Partisi – Yeşil Doğu Batı Diyaloğu tarafından organize edilen Karadeniz Yeşilleri toplantısını Yeşiller Partisi’nin ev sahipliğinde İstanbul’da yapıyor. <span id="more-783"></span>Toplantı 31 Ekim - 1 Kasım 2008 tarihlerinde Taxim Hill Oteli’nde yapılacak. Toplantının ana gündem maddeleri arasında Kafkasya ve Karadeniz’de barış ve güvenlik politikaları ile Karadeniz’de çevre ve ekoloji sorunları yer alacak. </p>
<p>Konuyla ilgili bir basın açıklamasi yapan Yeşiller Partisi Eş sözcüsü Ümit Şahin şu görüşleri dile getirdi:</p>
<p>&#8221;Bugün 31 Ekim Uluslararası Karadeniz Günü&#8230;<br />
Biz, Karadeniz kıyısındaki ve çevresindeki ülkelerin yeşil partileri olarak, bugün İstanbul’da Karadeniz Yeşilleri Buluşması için bir araya geldik.<br />
Türkiye, Bulgaristan, Romanya, Moldova, Ukrayna, Rusya, Gürcistan, Azerbeycan ve Ermenistan yeşil partilerinin temsilcileri olarak Karadeniz Günü’nde, Karadeniz çevresinde giderek ağırlaşan çevresel, ekolojik ve sosyal sorunlara ve barışı ve güvenliği tehdit eden gelişmelere dikkat çekmek, Karadeniz’in bir barış denizi olmasını ve her zaman yeşil kalmasını istediğimizi dünyaya duyurmak istiyoruz.<br />
Karadeniz bölgesinde yaşanan çevre sorunlarına karşı mücadele eden sivil toplum örgütlerinin temsilcileri de aramızda. Karadeniz Yeşilleri olarak Uluslararası Karadeniz gününde bölge halkıyla, çevre örgütleriyle ve sivil topumla birlikte yaşanabilir bir bölge ve sürdürülebilir bir gelecek için mücadelemizi sürdüreceğimizi duyuruyoruz.<br />
Bugün Karadeniz bölgesi giderek ağırlaşan çevre sorunlarıyla ve tehditlerle karşı karşıya.<br />
- Karadeniz, öteden beri petrol ve doğal gaz taşımacılığı için, hem tankerler, hem de boru hatlarıyla bir enerji geçiş yolu olarak kullanılıyor. Fosil yakıtlara, yani petrol, doğal gaz ve kömüre dayalı enerji politikaları, hem başta küresel ısınma olmak üzere dünyanın geleceğini tehdit eden ekolojik sorunların başlıca kaynağı olmaya devam ediyor, hem de dünyanın her yerinde olduğu gibi Karadeniz çevresinde de barışı tehdit ediyor. Gürcistan ve Rusya arasında geçtiğimiz aylarda yaşanan savaşta ve diğer gerginliklerde petrol ve doğal gazın rolü göz ardı edilemez. Biz, Yeşiller olarak fosil yakıtlara değil yenilenebilir kaynaklara ve enerjinin verimli ve tasarruflu kullanılmasına dayalı bir enerji politikasına geçilmedikçe bölgede barış ve güvenliğin tesis edilemeyeceğini ilan ediyoruz.<br />
- Enerji politikaları sadece boru hatları nedeniyle değil, kömürlü termik santralların ve nükleer santralların yapımı nedeniyle de Karadeniz üzerinde ciddi bir tehdit oluşturuyor. Sinop’a kurulmak istenen nükleer santral, hala Sinop halkı üzerinde bir tehdit olmayı sürdrüyor. Sinop’ta, ya da Türkiye’nin ve dünyanın herhangi başka bir yerinde nükleer santral istemiyoruz.<br />
- Ama sadece nükleer değil, kömürlü termik santrallar da Karadeniz’in yeşilini tehdit ediyor. AKP hükümeti, Karadeniz bölgesinde dehşet verici termik santral planlarına girişmek istiyor. Kurulması planlanan bu santrallardan bazıları Sinop Erfelek’te 1600 megavatlık, Amasra-Bartın’da 1100 megavatlık, Sinop Gerze’de 1000 megavatlık, Sinop Ayancık’ta 600 megavatlık, Samsun Çarşamba’da 800 megavatlık, Samsun’da 600 megavatlık ve Zonguldak’ta 300 megavatlık kömürlü termik santrallar. Karadeniz’in doğasını kül ve dumanıyla tahrip edecek, çevre ve insan sağlığına zarar verecek ve sera gazı salımlarını arttıracak bu kömürlü termik santrallara karşı olduğumuzu ve mücadelelerinde yöre halkının yanında olduğumuzu duyuruyoruz.<br />
- Öte yandan Karadeniz’in benzersiz derelerinin üzerine kurulmak istenen hidroelektrik santrallarla vadiler kurutulmak isteniyor. Özellikle Rize ve Artvin’in dereleri üzerinde 200’e yakın hidroelektrik santralı kurulmak istendiğini biliyoruz. Bu hidroelektirk santral istilası, vadilerin kurutulması, biyolojik zenginliğin, yörenin bitki ve hayvanlarının susuz kalması, köylerdeki doğal yaşamın bozulması demek. Üstelik Çoruh vadisi de barajlarla yok ediliyor, Yusufeli gibi bir ilçe sular altında bırakılmak isteniyor. Bölge halkı bu saldırıya karşı da direniyor. Biz de bırakın dereler özgür aksın diyoruz.<br />
- Bütün bunların yanında kısmen tamamlanmış, kısmen de devam etmekte olan bir başka büyük felaket var. O da Karadeniz sahil yolu denen otoyol projesi. Hükümet Samsun Hopa arasında doğal kıyı dokusunu yokederek, Karadeniz’in doğal plajlarını ortadan kaldırarak ve kasabaları Karadeniz’den kopararak yöre halkının bütün direnişine rağmen tamamladığı sahil yolu projesini, şimdi de Batı Karadeniz sahillerini yok ederek İstanbul’a bağlamak ve yapmak istedikleri üçüncü köprüyle bağlamak istiyor. Doğu Karadeniz’i mahveden bu sahil yolunun Batı Karadeniz’i de denziden koparmasına, kıyı şeridini, vadileri ve ormanları tahrip etmesine izin vermeyeceğiz.<br />
Karadeniz Yeşilleri ve Türkiye’nin Yeşiller Partisi olarak Uluslararası Karadeniz Günü’nü kamuoyuna ve hükümete yönelik bir uyarı günü olarak değerlendiriyoruz.<br />
Bırakın dereler özgür aksın, bırakın Karadeniz’in yeşili yaşasın.<br />
Ne termik, ne nükleer, Karadeniz yeşil kalsın.&#8221;</p>
<p>Yeşiller Partisi adına<br />
Ümit Şahin – Eş Sözcü</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yesilgazete.org/2008/10/31/ne-termik-ne-nukleer-karadeniz-yesil-kalsin/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Beykoz Barınağında Neler Oluyor?</title>
		<link>http://yesilgazete.org/2008/10/31/beykoz-barinaginda-neler-oluyor/</link>
		<comments>http://yesilgazete.org/2008/10/31/beykoz-barinaginda-neler-oluyor/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 31 Oct 2008 11:57:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>.haber</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[haber]]></category>

		<category><![CDATA[hayvan hakları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yesilgazete.org/?p=780</guid>
		<description><![CDATA[Beykoz Belediye Barınağında yaşananlarla ilgili duyarlı insanları bilgilendirmek ve yetkilileri göreve çağırmak için barınak gönüllülerinden Yasemin Baban tarafından hazırlanan raporu yayınlıyoruz.
Beykoz Belediyesinin Barinağında, 2004 yılından 2008 yılının Nisan ayına kadar Sokak Hayvanlarını  Yaşatma ve Koruma Derneğinin (SHYKD) sayesinde  sokak hayvanlarının kısırlaştırılması ve tedavileri gerçekleştirilmiştir. SHYKD ile belediye arasında, bu işbirliğini düzenleyen  bir protokol mevcuttur.
 
SHYKD dört [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Beykoz Belediye Barınağında yaşananlarla ilgili duyarlı insanları bilgilendirmek ve yetkilileri göreve çağırmak için barınak gönüllülerinden Yasemin Baban tarafından hazırlanan raporu yayınlıyoruz.</p>
<p>Beykoz Belediyesinin Barinağında, 2004 yılından 2008 yılının Nisan ayına kadar Sokak Hayvanlarını  Yaşatma ve Koruma Derneğinin (SHYKD) sayesinde  sokak hayvanlarının kısırlaştırılması ve tedavileri gerçekleştirilmiştir. SHYKD ile belediye arasında, bu işbirliğini düzenleyen  bir protokol mevcuttur.<span id="more-780"></span><br />
 <br />
SHYKD dört yıl içinde, Beykoz bölgesinde 4000 köpeğin kısırlaştırılıp yerine bırakılmasını sağlamış, bunun yanı sıra yüzlerce köpeğin tedavi, aşı ve beslenmesini tümüyle dernek kaynaklarıyla finanse etmiştir. Halen barınak içinde bulunan ameliyathanenin donanımının yanı sıra, mobil kısırlaştırma ünitesi ve tüm teknik ekipman dernek tarafından yaptırılmıştır.<br />
 <br />
Hal böyle iken, Beykoz Belediye Başkanı Muharrem Ergül ve Başkan Yardımcısı Ihsan Öksüz, Nisan 2008 başında,  ani bir kararla bir veteriner ile tüm işçileri işten çıkartıp dernek üyesi gönüllülerinde barınağa girişini yasaklamıştır. Gerekçesiz aniden işten alınan işçilerin  barınakta kalan özel eşyaları bile göz dağı verilmek için İhsan Öksüz tarafından verilen bir emir ile yakılmıştır.<br />
 <br />
Gönüllüler çıkarıldığında barınakta bulunan 1000 civarındaki köpek hakkında kimse bilgi alamamıştır.<br />
 <br />
Senelerdir hayvanların kuduz aşısı dahil tüm ilaçlarını ve gıdasını hep gönüllüler temin etmiş olduğundan Belediye bu konularda hazırlıksız olarak barınağa el koymuş 1000 kadar köpek iki üç ay boyunca aç ve bakımsız bırakmıştır.<br />
 <br />
Barınaktaki sözde tedavi ve kısırlaştırma hiçbir deneyimi olmayan genç bir veterinere teslim edilmiş bir sürü köpek ilgisizlik tedavisizlik ve yanlış uygulanan kısırlaştırma ameliyatları yüzünden telef olmuşlardır.<br />
 <br />
Bu içler acısı durum içeri girebilen STK üyeleri tarafından tespit edilip sürekli medyaya yansımaya başlamasıyla senelerdir kanun gereği barınaktaki kısırlaşmış köpeklerin  yerine yani Beykoz’a bırakılmasında gönüllülere engel olan belediye bir iki hafta içinde 700 civarında köpeği hayatlarını sürdürme imkanı olmayan ıssız dağ ve ormanlara  terk etmiştir.<br />
 <br />
Bu terk edilme sırasında köpekler sağlık kontrolü bir yana tekme ve sopa ile belediye arabasına istif edilerek atılmıştır.  Gönüllüler  atılan köpekler arasında barınakta baktıkları üç ayaklı ve KÖR köpekler ide bulmuşlardır.<br />
 <br />
Aylardır barınağa ziyarete gelenler durum tespiti yaparak sürekli belediyeyi ve Valiliği yazılı olarak uyarmaktadırlar. Hatta Beykoz vatandaşları toplanan köpeklere ne şekilde eziyet edildiğini maillerle dile getiriyor ve isyan ediyordur. Belediye ise durumu sürekli inkar ediyordur.<br />
 <br />
Barınağın şu anda içinde bulunan bakımsız ve pislik içindeki halini ve köpeklerin içler acısı durumunu ilişikteki resimler tariften daha iyi göstereceği gibi  inkar edilmesini zorlaştıracaktır.<br />
 <br />
Gerçi bu belediye atılan köpeklerin yanında bulunan ve savcılığa teslim edilen belediyenin orijinal imzalı itlaf emirlerinin bile sahte olduğunu  beyan edebilecek kadar cüretli!<br />
 <br />
 <br />
 <br />
KANUNUN BELEDİYENİN YERİNE GETİRMESİNİ ONGORDUGU IŞLERI MADDİ İMKANLARI OLMADIGINI NEDEN GOSTEREREK DORT SENEDİR BİR  STK AYA DEVİR ETMİŞ BİR BELEDİYE NEDEN? VE NERDEN? BİRDENBİRE PARA BULARAK BU İŞİ YUKARIDAKİ OLAYLARI GÖZE ALARAK İLLAKİ ÜSTLENMEYE KALKISIR .<br />
 <br />
Her ne kadar Valiliğe bile yazılı olarak inkar edilmiş olsa da Beykoz ‘un  köpeklerinin kısırlaştırılması gizlice ihale edildiğinden hiç şüphe kalmamıştır.<br />
 <br />
Gönüllülerin zamanında belediye için kuduz aşısı dahil sıfır maliyete köpek kısırlaştırılırken gönüllülerin bütün ısrarlarına ve halkın ilçedeki köpek nüfusundan sürekli beyaz masaya şikayet gelirken belediye başkanı mevcut köpek yakalama ekiplerini bir türlü faaliyete sokmadı da şimdi her köpek kısırlaştırılması belediyeye X maliyete gelince mi  ekipler tüm faaliyete geçirilip kısır köpekler bile toplanıp küpeleri değiştiriliyor?<br />
 <br />
Her kısırlaştırılmadan birileri para kazanıyor olmasa neden  gönüllülerin zamanında kısırlaştırmış olduğu köpekler tekrardan kısırlaştırılmış gösteriliyor?<br />
 <br />
Bu konuda gerekli tespitler yapılmış ve İç İşleri Bakanlığına da rapor verilmiştir. Dileriz İç İşleri Bakanlığımız eğer varsa köpekleri telef ederek kendilerine rant sağlamak amacıyla Devletimizi de zarara sokanların cezasını verecektir.<br />
 <br />
Şu ara medyaya de yansıyan yine Beykoz Belediyesiyle ilgili bir hastanenin diploması bile bulunmayan birine usulsüzce ihale edilmiş olmasının konu edilmesi sanırım Beykoz Barınağı hakkındaki şüphelerin ne kadar doğru olabileceği konusunda bir fikir verebilir.<br />
 <br />
Hepimizin bildiği üzere gazetelere manşet olan iktidarda bulunan Beykoz Belediyesi ile ilgili<br />
bir sürü başka skandallar da zaten olmuştur.<br />
 <br />
 <br />
Beykoz barınağı gönüllülerinden,<br />
Yasemin Baban</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yesilgazete.org/2008/10/31/beykoz-barinaginda-neler-oluyor/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
	</channel>
</rss>
