<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Yeşil Gazete &#187; Yeşeriyorum</title>
	<atom:link href="http://yesilgazete.org/category/yeseriyorum/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://yesilgazete.org</link>
	<description>AKTÜEL YEŞİL GAZETE</description>
	<lastBuildDate>Fri, 30 Jul 2010 10:16:52 +0000</lastBuildDate>
	
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Türkiye&#8217;de Her Yıl Bir Meksika Körfezi Faciası Yaşanıyor / Murat Bjeduğ</title>
		<link>http://yesilgazete.org/2010/07/30/turkiyede-her-yil-bir-meksika-korfezi-faciasi-yasaniyor-murat-bjedug/</link>
		<comments>http://yesilgazete.org/2010/07/30/turkiyede-her-yil-bir-meksika-korfezi-faciasi-yasaniyor-murat-bjedug/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 30 Jul 2010 09:15:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeşeriyorum]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yesilgazete.org/?p=10306</guid>
		<description><![CDATA[22 Nisanda BP şirketinin işlettiği, Meksika körfezindeki Deepwater  Horizon petrol platformundaki patlamanın üzerinden  3 ay geçti.  Milyonlarca litre petrolün denize akması, ABD&#8217;nin sert tepkisi, ulusal  ve uluslar arası medyada günlerce yer aldı. 11 ölü, denize karışan 700  milyon litre petrol, milyarlarca doları bulan maliyet ve etkileri çok  uzun sürecek ekolojik [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span class="drop">2</span>2 Nisanda BP şirketinin işlettiği, Meksika körfezindeki Deepwater  Horizon petrol platformundaki patlamanın üzerinden  3 ay geçti.  Milyonlarca litre petrolün denize akması, ABD&#8217;nin sert tepkisi, ulusal  ve uluslar arası medyada günlerce yer aldı. 11 ölü, denize karışan 700  milyon litre petrol, milyarlarca doları bulan maliyet ve etkileri çok  uzun sürecek ekolojik facianın sorumlusu British Petroleum (BP)  şirketinin CEO&#8217;su Tony Hayward ise tekne yarışlarının tadını çıkarırken  görüldü.<span id="more-10306"></span></p>
<p style="text-align: justify;">Meksika Körfezi&#8217;ndeki faciada deniz tabanından sızan petrolün su  yüzüne vurması dünyanın dikkatini bu facia üzerinde topladı ama  Türkiye&#8217;de de her yıl 10 milyon lt petrol, kar oranlarının düşmemesi  kaygısıyla gerekli önlemleri almayan &#8220;yerli&#8221; yabancı petrol  şirketlerinin dağıtım şebekelerinden toprağa sızıyor, sızıntıların yol  açtığı patlamalarda insanlar hayatlarını kaybediyor. Bu facia  görülmüyor, gösterilmiyor.</p>
<p>Bu musibet vesilesiyle Türkiye&#8217;deki  petrol dağıtım/üretim sektörünün sistematik olarak ihlal ettiği Sağlık &#8211;  Emniyet &#8211; Çevre / Güvenlik. (SEÇ/G) ilkesinin toplum ve emekçiler için  anlamı ve ekolojik mücadelenin neden kapitalizmle karşı karşıya  gelmeksizin sonuçlarına vardırılamayacağı üzerinde durmak istiyorum.</p>
<h2 style="text-align: justify;">BP ve diğerleri</h2>
<p style="text-align: justify;">BP, yıllar önce çevre sorunlarının kapitalizmin bile görmezden  gelemeyeceği boyuta ulaşmasıyla, logosunu da değiştirerek çevre mesajlı  şimdiki logosunu ve yeşil rengin öne çıktığı kurumsal kimliğini  kullanmaya başladı. Batıda, istasyon kanopilerinin güneş enerjisi ile  istasyonun aydınlatmasını sağlayacak enerjiyi üreten bir yeni görünüm  standardını uygulamaya geçiren BP, Latin Amerika&#8217;da milyonlarca hektar  arazi alarak / kiralayarak, şeker kamışından biyo yakıt üretme işine  soyunup ne kadar çevreci olduğunu dünyaya göstermeye heveslendi. Amaç,  gezegenimizin ekolojik çöküşüne engel olma sorumluluğu değil, azalan  petrole ve yaygınlaşan çevreci hassasiyete karşı, yeni alternatifleri  keşfederek en büyük karı ilk elde eden olma hesabıdır. Burada  atlanmaması gereken nokta şudur; o milyonlarca dönüm tarlalarda buğday  ve şeker kamışı yetiştirilerek çok sayıda insan tarımla geçiniyor, o  ürünlerle de insanlar doyuyordu. Bu kapitalist üretim ilişkilerinde  ihmal edilebilir bir nüanstır.</p>
<p style="text-align: justify;">Asıl iştigal alanı petrol / akaryakıt olmasına rağmen, sadece kar  odaklı olduğu için BP, Türkiye akaryakıt piyasasındaki faaliyetlerinin  dışında ülke ekonomisinin, o zamanki durumunu analiz ederek, akaryakıt  dışı faaliyetlerden de yurt dışı BP&#8217;ye rapor edilerek vaad edilmiş  yıllık hedeflenen kar oranına ulaşmayı ve aşmayı gerçekleştirebilir. Bu  akaryakıt dışı faaliyetlerden kasıt, örneğin ülkenin tekleyen  ekonomisinde repo, faiz vb. iyi kazanç getirdiğinde hemen oraya  yönelerek maksimum kar elde etmeye çalışmasıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Meksika körfezindeki ekolojik facia, kapitalizmin çevre duyarlılığı balonunu da fos çıkardı.</p>
<p style="text-align: justify;">SEÇ-G konusunda yaptıkları ile adeta böbürlenen BP, Türkiye&#8217;de diğer  şirketlere, öncü olmanın kibiriyle biraz tepeden bakar. Çünkü bu sektör,  çok ciddi iş kazalarının olduğu, yüksek riskler taşıyan ve sürekli çok  dikkatli olmayı gerektiren bir alandır. Maliyeti de az buz değildir.  Örneğin, BP, Türkiye&#8217;de ilk bodrumlu istasyon bayilerini iptal etme  öncülüğünü de yapan şirkettir. Çünkü akaryakıt buharı, havadan ağır  olduğu için istasyon sahasında gezinir ve eğer varsa bodruma kadar iner.  Bodrumda bir kibrit çakma, çay için tüp yakma veya sigara ile girme ile  infilaklar yaşanır. Bu memlekette çok yaşandı; ölümler, yaralanmalar ve  mal kayıpları artık vakay-i adiyeden oldu.</p>
<p style="text-align: justify;">Ancak, istasyon bayilik iptalleri çözüm olmadı, çünkü o istasyon  sahibi SEÇ-G&#8217;yi umursamayan başka bir şirkete transfer olarak, bodrumlu  bir vaziyette faaliyetine devam etti, ediyor, pimi çekilmiş bir bomba  gibi tıpkı.</p>
<p style="text-align: justify;">Giden her istasyon, satış kaybı, nihayet pazar payı kaybına yol  açtığı için, bu defa iptaller yerine, eğer yüksek tonajlı çalışan bir  istasyon ise, kaybetmemek için bodruma, gaz detektörleri takılarak  vaziyet kurtarıldı. Yani inceden inceye, satış ve kar için SEÇ-G  delinmeye başladı. Sonra da delik deşik oldu zaten.</p>
<p style="text-align: justify;">Yazı konusu Meksika faciasının sorumlusu BP olduğu için daha çok bu  şirket zikrediliyor ama aslında dünyada da burada da bütün petrol  şirketleri, ister arama &#8211; çıkarma, isterse dağıtım pazarlama alanlarında  faaliyet gösteriyor olsun hiçbiri masum değildir.</p>
<p style="text-align: justify;">Güney Afrika dünya kupası hezeyanı içerisinde kaynadı gitti; bütün  dünya, kupa maçlarının haberleri ile ilgilenirken, Afrika&#8217;dan gelen bir  petrol tankerinin patlaması sonucu 200 insanın hayatını kaybettiği  haberi vuvuzela vızıltısı gibi geldi.</p>
<h2 style="text-align: justify;">Son yıllarda piyasadaki gelişmeler</h2>
<p style="text-align: justify;">Türkiye&#8217;de SEÇ-G&#8217;nin şampiyonluğunu da BP yapıyor idi, ardılları da  BP&#8217;den geri kalmadıklarını kanıtlama hezeyanına kapıldılar. İstasyon  kanopilerinde, sürücülerin göz hizasında levhalar monte edilmeye  başlandı: Bu istasyonda düzenli olarak tank temizliği yapılmaktadır.  Aracınızı stop ederken cep telefonunuzu kapatın, sigaranızı söndürün.</p>
<p style="text-align: justify;">Tank temizliği meselesine sonra geleceğim.</p>
<p style="text-align: justify;">Dünyadaki trendleri tilki gibi izleyen bu şirketler, çevreciliğin  yükselen değer olmasının ardından kadın hareketleri de trendy akım  olarak gündeme gelip oturunca, Shell, genel müdür olma geleneklerine  aykırı olarak, her zaman ki şirket içi görev yapılan birimlerin dışında  bir çalışma seyri izleyen bir bayanı Shell Türkiye Genel Müdürü olarak  atayarak dikkatleri üzerine çekti. Ardından Shell&#8217;in şu aksiyonları  geldi, yeni bayan genel müdürüyle:</p>
<p style="text-align: justify;">* Çok iyi lokasyonları ile iyi bir istasyon networküne sahip olan  TÜRK PETROL ( hani şu şapka logolu olan açık mavi beyaz renkli  istasyonları olan şirket), Shell tarafından satın alındı ve bir anda  pazar payı artışını gerçekleştirdi.</p>
<p style="text-align: justify;">* Bu arada Koç grubu her nedense yıllardır uzak durduğu akaryakıt  sektörüne ilgi göstermeye başladı. Emekli bir öğretmenin küçücük bir  dükkânda mütevazı madeni yağ satıcılığı yaparken büyüleyici bir şekilde  Mersin merkezli kurduğu ve adı Opet olan şirket adeta bir tramplene  basmış gibi sıçradı. Bu sıçrama Koç&#8217;un dikkatinden kaçamadı ve Opet&#8217;in  büyük hissedarı oldu.</p>
<p style="text-align: justify;">* Akabinde de Shell ile ortak olarak, azimli girdiği TÜPRAŞ özelleşme  ihalesini, en yüksek fiyatı veren Koç-Shell konsorsiyumu kazandı.</p>
<p style="text-align: justify;">Yani akaryakıt sektörünün fiyat belirleyicisi, üreticisi, rafinerisi artık bu grubundu.</p>
<p style="text-align: justify;">2000&#8242;de Petrol Ofisi en çok kar eden kamu kuruluşlarının başında  geldiği halde, ter ter tepinilerek özelleştirildi. PO, artık İŞ-DOĞAN  ortaklığınındı. İlk operasyonda çalışan sayısı 5 binden, 950&#8242;ye  düşürüldü.</p>
<p style="text-align: justify;">Rivayet, Aydın Doğan&#8217;ın, Koç&#8217;un bu sektöre girmesinde koçbaşı işlevini gördüğü yönünde dillendirildi.</p>
<p style="text-align: justify;">Uzun yıllar boyunca Petrol ürünleri İşverenleri Sendikası (PÜİS)  başkanlığını yapan Hüseyin Aytemiz, hep akaryakıt bayi kar oranlarının  düşüklüğünden yakınarak her iktidarın enerji bakanı veya ilgili devlet  bakanı ile görüştü, bakanın olumlu bir yaklaşım içerisinde olduğunu  yıllarca ama yıllarca ifade etti. Ama hiç bir şey değişmedi. Bir tarafta  PÜİS bayi karlarının düşüklüğünden dem vurup bayilerin iflas aşamasına  geldiğini söylerken beri yandan da durmadan yeni istasyonlar açılmaya  devam etti.</p>
<p style="text-align: justify;">Liberalizasyon politikalarıyla birlikte, bir de ne görelim, PÜİS  genel başkanı, Aytemiz petrol isimli bir dağıtım ve pazarlama şirketi  kurarak bayi sıfatıyla hizmet verdiği akaryakıt ve madeni yağ sektörüne,  isim değiştirip Akpet olarak devam etti. Daha sonra da şirketini  oldukça iyi bir fiyata Rus / Azeri ortaklığı olan Lukoil şirketine  sattı.</p>
<p style="text-align: justify;">İlginç olan şudur: Bayi karları, şirket kar oranları düşük  yaygaralarına rağmen, Türkiye&#8217;de 4-5 şirket faaliyet gösterirken bu  rakam bugün 50&#8242;leri aştı.</p>
<p style="text-align: justify;">Liberalleşme ile birlikte görünmez bir el türkiye akaryakıt piyasasını düzenlemeye başladı !?</p>
<h2 style="text-align: justify;">Petrol ve alaturka kapitalizm</h2>
<p style="text-align: justify;">Akaryakıt sektörü denince, yer üstü tanklarından tanıdığımız,  terminaller, bu terminallerin sahibi olan akaryakıt dağıtım ve pazarlama  şirketleri, özelleşen TÜPRAŞ ve diğer terminaller Ataş, Çekisan,  buralardan tankerleri ile akaryakıt alan istasyon bayileri, her yerde  gördüğümüz rengârenk akaryakıt istasyonları, o istasyonlara dolum  tesislerinden mal getiren tanker şoförleri, istasyonlarda çalışan pompa  görevlileri, PÜİS ( Petrol ürünleri işverenleri sendikası ), Petrol-İş,  EPDK ( enerji piyasası düzenleme kurumu ), Pet-Der, Tabgis, Aka-der gibi  kuruluşlarla devasa bir organizma akla gelir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bütün bu yapı / organizma, dünyanın her yerinde olduğu gibi, bizde de  kapitalizme göbeğinden bağlıdır ve yegâne ama yegâne amacı en yüksek  kar olduğu için, 24 saatte 24 saat kapitalizmi yeniden üretir. Çok büyük  karlar söz konusu olduğundan, bu sektör, karlılığını daha çok  arttıracak personelini de oldukça yüksek ücretlerle istihdam eder,  eğitir. Bu eğitimler sayesinde, örneğin üniversitede öğrenci iken solcu  olan bir personel, farkına bile varmadan, mesela şirketinin patronu  Aydın Doğan&#8217;ı ya da BP&#8217;yi savunur ve takdir eder hale gelir. Hatta öyle  ki, kendisi de orada yüksek de olsa ücretli bir çalışan olduğunu unutur,  patron mantalitesini içselleştirir. İşten çıkarmalara cevaz verir.  Günün birinde, kendisinden daha iyi biri geldiğinde, kapı önüne konduğu  zaman hanyayı konyayı anlar, ama iş işten geçmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">İşçiler &#8211; emekçiler için durum farklıdır. Çünkü bu sektöre ait  şirketler ve yöneticileri, sendikadan, sendikal faaliyetlerden nefret  ederler. Bu nefret, Türkiye&#8217;de daha sınır tanımaz ölçülerdedir. Her  tasarruf tedbiriyle işçiler tenkisatın hedefi olurlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu şirketlerin insan kaynakları aynı zamanda bir ideolojik işlev de  görerek, personelin, sistem mantalitesine mutlak uyumunu sağlayıcı  eğitimler düzenler; personel tasnifini bu kriterlere göre yapar.</p>
<h2 style="text-align: justify;">Türkiye&#8217;de piyasa ve kar</h2>
<p style="text-align: justify;">Önce şunu vurgulamak lazım. Petrol karlılık oranını düz matematikle  hesaplamak neredeyse imkânsızdır. Çünkü rafineri fiyatları ile özellikle  İsrail ve Rus&#8217;ların spot piyasa fiyatları çok farklıdır. Nalıncı keseri  şahane bir el çabukluğu ile şirket lehine yontulur.</p>
<p style="text-align: justify;">Akaryakıt, mevsim ve ısı farklarına göre değişen kesafetten dolayı,  tonaj farklılığı gösterir. Bunu tam doğru hesaplamak çok güç iştir. Bu  güçlük ABD devlet yetkililerini bile isyan ettirdi. Petrol şirketleri  gerçek karlarını açıklamıyorlar eleştirisi, geçtiğimiz yıllarda TV  programlarında gösterildi.</p>
<p style="text-align: justify;">Kabaca ton başına 150 USD diyebiliriz.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye&#8217;de yılda ortalama sivil ve havacılıktaki tüketim ortalama 20 milyon ton civarındadır.</p>
<p style="text-align: justify;">16 milyon ton civarında ise beyaz ürün denilen benzin ve motorin tüketimi oluyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Pazar liderliği PO-SHELL-BP-OPET-TOTAL olarak sıralanır.</p>
<p style="text-align: justify;">Yanı sıra, madeni yağ pazarı vardır ki akaryakıttan çok daha yüksek  karlılığa sahiptir. Beyaz üründeki 150 USD diyebileceğimiz ton başına  karlılık, madeni yağda ton başına 200 ila 700 USD arasında değişebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Legal pazarda 330 bin ton madeni yağ tüketimi görünür.</p>
<h2 style="text-align: justify;">Görünmeyen ekolojik facia</h2>
<p style="text-align: justify;">Yer altı tanklarının temizliği meselesine gelelim.</p>
<p style="text-align: justify;">İstasyonlarda yer altı tanklarındaki atık yakıtın tasfiyesi SEÇ-G&#8217;nin  ve çevreci söylemlerin bir denek taşıdır. İşin aritmetiğine bakınca  başlığın haklılığı daha somut anlaşılır.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye&#8217;de şu an 12 bin 500 adet istasyon lisanslı olarak faaileyet gösteriyor, yapımı devam edenler hariç.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu istasyonlarda ortalama en az 3 adet akaryakıt yer altı tankı olur.  Bu tanklara boşaltılan motorin ya da benzin tank içerisinde zamanla  tank içindeki terleme, tankın iç paslanması ve oluşan korozyon ile  mutlaka temizlenmesi gereken bir atık birikir. Bu atık sıvı, erbabınca  vurgulandığı üzere, döküldüğü yerde 110 yıl ot bitmeyecek özelliktedir.  Ancak en az onbeş günde bir yapılması gereken tank temizliği SEÇ-G ile  birlikte istasyon sahiplerince değil de şirketlerce yapılmaya başlandı.  Tabii sektörün önde gelen şirketlerince yapıldı, küçük şirketler bu  konuya kafa bile yormuyorlar. Tank temizliği işlemi sonunda proses şu  şekilde işleyecekti sözüm ona: Tank içi atık tahliye edilerek bir fıçı  içerisinde bekletilecek ve tank temizlik çalışması bittikten sonra  şirket tankeri teker teker istasyonları dolaşıp bu atıkları toplayacak,  doğaya zarar vermeden  İzmit&#8217;te bulunan bir fabrikaya götürülecek ve  böylece atığın doğaya dökülmesi önlenmiş olacaktı.</p>
<p style="text-align: justify;">Uzatmadan söyleyeyim birkaç kez yapıldıktan sonra bırakıldı. Zaten  bayinin de ne zaman geleceği ya da gelip gelmeyeceği bile belli olmayan  tankerin gelmesini bekleyecek sabrı olmadığı için pompa görevlisine  &#8220;oğlum git arka bahçeye dök şunu&#8221; ya da &#8220;kanalizasyona boşaltın şunu,  eski köye yeni adet mi getirecekler&#8221; talimatları sonucu bu tehlikeli  atık 12 bin 500 istasyondan Anadolu&#8217;ya sürekli dökülüp duruyor. Ayda  ortalama 100 lt olsa 1 milyon 250 bin lt eder. Meksika faciasında bugüne  değin 700 milyon lt sızdı, memleketimizde ise ince ince kimsenin ruhu  bile duymadan bir yılda ortalama, hadi insaflı davranalım, 1 milyon 250  bin x (12 değil de) 8 diyelim, 10 milyon lt doğaya sızıyor. Çevre  örgütlerinin bu konuyu kesinlikle gündeme getirmeleri zaruridir. SEÇ-G  konusunda her türlü ahkam kesmeye hazır olan pazarın önde gelen  şirketleri bu durumu sessizce geçiştirip böyle bir sorun yokmuş salağına  yatıyorlar. Maliyet hesapları öyle gerektiriyor, dedik ya kar her şeyin  üstünde, çevre için bu uygulamanın getireceği harcama meblağı üst  yönetimleri asla memnun etmez.</p>
<p style="text-align: justify;">İndirgemecilik doğru bir yaklaşım değildir; itici gelir insanlara. En  ufak bir meselede hemen keseri kendine yontmak da antipatik bir  tutumdur. Ama bunu bile bile bu yazdıklarım da bana bu ara başlığı  yazdırıyor. Feminist &#8211; Yeşil &#8211; liberter devrimci sosyalizm anlayışımızın  perpektifinden baktığımız zaman kapitalizmin kadın ve çevre sorunundaki  ikiyüzlülüğünü bir özgül bağlamda gördük.</p>
<p style="text-align: justify;">Gelelim, bugüne değin DİSK dâhil hiçbir sendika tarafından adları  zikredilmeyen, varlıkları bile fark edilmeyen akaryakıt  istasyonlarındaki Pompa Görevlileri meselesine:</p>
<p style="text-align: justify;">12 bin 500 istasyonda en iyimser bir hesapla 2 kişi çalışsa, hiçbir  iş garantisi olmayan, gelecekleri kelimenin tam anlamıyla patronun iki  dudağının arasında ve 18-30 yaş arasındaki 25 bin emekçi yıllardır bir  başlarına. En düşük ücretle uzun mesai saatleriyle çalıştırılıyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu kitleye hitap edilmesi gerekir, buluşmanın imkân ve araçlarını  bulmak gerekir. PÜİS, Petrol Ürünleri İşverenleri Sendikası, devletten  her zaman daha çok kar isterken, Petrol Ürünleri Çalışanları Sendikası  neden yok sorusu hiç akla gelmez.</p>
<p style="text-align: justify;">Bunu zaten patronlardan bekleyemeyiz.</p>
<p style="text-align: justify;">O halde akıllara getirmek işçi hakları savunucularının boynunun borcudur.</p>
<p style="text-align: justify;">Eski zamanlarda devrimciler, gelecek kuşaklara sınıfsız, sömürüsüz ,  daha güzel bir dünya bırakmak için hayatlarını feda ederlerdi. Artık  barbarlığın geldiği bu noktada, aynı zamanda kendi hayatlarımızın gasp  edilmesi için mücadele zorunlu oluyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Kapitalizmle bir kez daha ve topluca bir hesaplaşma zamanı geliyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Yaşlı Cato Ceteum gibi durmadan tekrarlamalıyız: Kapitalizm yok olmalı</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yesilgazete.org/2010/07/30/turkiyede-her-yil-bir-meksika-korfezi-faciasi-yasaniyor-murat-bjedug/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tarımda Kapitalist Paradigmanın İflası–3 / Prof. Dr. Mustafa Kaymakçı</title>
		<link>http://yesilgazete.org/2010/07/30/tarimda-kapitalist-paradigmanin-iflasi%e2%80%933-prof-dr-mustafa-kaymakci/</link>
		<comments>http://yesilgazete.org/2010/07/30/tarimda-kapitalist-paradigmanin-iflasi%e2%80%933-prof-dr-mustafa-kaymakci/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 30 Jul 2010 09:13:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeşeriyorum]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yesilgazete.org/?p=10304</guid>
		<description><![CDATA[“GIDA SEKTÖRÜ’NDE TEKELLEŞME ve YABANCILAŞMA”
Tarımda, genelde dev işletmeler şeklinde ortaya çıkan kapitalist paradigma, gıda sektöründe de tekelleşme  ve yabancılaşmayı ortaya çıkarmıştır.

GIDA SANAYİNDE KÜRESELLEŞTİRME
Sermayeyi ellerinde tutan merkez ülkelerin (Genellikle ABD/AB kökenli) çokuluslu  şirketleri, piyasayı ellerine geçirmek ya da denetim altına almak için pazar liberalizasyonu denilen  politikalar uygularlar Bu kapsamda yürütülen politikalar özetle şunlardır;

Gelişmekte olan ülkelere uygulanan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong><span class="drop"></span>GIDA SEKTÖRÜ’NDE TEKELLEŞME ve YABANCILAŞMA”</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Tarımda, genelde dev işletmeler şeklinde ortaya çıkan kapitalist paradigma, gıda sektöründe de tekelleşme  ve yabancılaşmayı ortaya çıkarmıştır.<span id="more-10304"></span></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>GIDA SANAYİNDE KÜRESELLEŞTİRME</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Sermayeyi ellerinde tutan merkez ülkelerin (Genellikle ABD/AB kökenli) çokuluslu  şirketleri, piyasayı ellerine geçirmek ya da denetim altına almak için pazar liberalizasyonu denilen  politikalar uygularlar Bu kapsamda yürütülen politikalar özetle şunlardır;</p>
<ul style="text-align: justify;">
<li>Gelişmekte olan ülkelere uygulanan politikalar;  ticaretin serbestleştirilmesi,      kamusal düzenlemelerin azaltılması ve kaldırılması (özelleştirmek vb),      yabancı sermayeye eşit muamele hatta avantajlar, ekonomik istikrar      programları (özünde emek ücretlerinin düşürülmesi)  şeklinde özetlenebilir.. Kısaca      anılan politikalarla çokuluslu firmalar için yeni bir ticaret ve yatırım      ortamı oluşturulur.</li>
<li>Böylece, özelleştirilen        kamu şirketleri ile yerli firmalar, çokuluslu şirketlerce satın      alınmaya başlanır. Buna rekabete yenik düşme diyenler var. (?)</li>
<li>Küçük üretici, tarım ve gıda sektöründe devre dışı kalır ya da daha      ucuza mal satmak durumunda kalır.</li>
<li>Gıda sanayinde yeni üretim ve pazarlama teknikleri sağlanır.      Tekelleşen ve yabancılaşan gıda sanayi ürünlerini daha yüksek oranda      süpermarket / hipermarket       zincirleri ile pazarlar. Bu şekilde kar marjları yüksek  olur ve kar transferlerine olanak      sağlanır. Daha açıkçası ve doğrusu, gelişmekte olan ülkelerin dış ödemeler      dengesi  bu yolla da giderek      bozulur.</li>
</ul>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>TÜRKİYE’DE GIDA SEKTÖRÜNDE  TEKELLEŞME ve YABANCILAŞMA NE DURUMDA?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Birkaç örnek verelim;</p>
<ul style="text-align: justify;">
<li>Süt ve ürünleri piyasasını yedi şirket yönetiyor. Pınar, Ülker ve Danone en büyükleri. Daha sonra SEK, Yörsan ve Dimes geliyor.</li>
<li>Makarna piyasasında, dört şirketin egemenliği var.  Sektörde Ankara, Filiz, Piyale ve Pastavilla ilk sıralarda yer alıyor. Anılan firmaların piyasa payları yüzde 70’i geçiyor.</li>
<li>Bebek maması, yerli+yabancı ortaklığı ve yabancıların tekelinde. Payları yüzde 90. Group Danone ve Ülker Hero Baby, bebek piyasasının en büyükleri.</li>
<li>Yağ piyasasında kurulu kapasitenin yüzde 65’i, pazarın yüzde 80’i yabancıların olmuş. Sıvı yağlarda baş aktörler Suudi Savola Group.</li>
<li>Bira piyasasının hemen bütünü yabancıların. Dörtte üçü Efes Pilsen ve geriye kalan ise İsrail firmasının.</li>
<li>Hazır kahvede egemenlik Neskafe’de. Piyasanın üçte ikisini denetliyor.</li>
<li>Margarin sanayinin yüzde 90’ına yakını Ünilever, Ülker ve Marmara Gıda’nın</li>
<li>Çikolatanın egemeni Ülker. Şekerleme sanayi ise Shwepps’in eline geçti. (Türkiye’de gıda sektöründe tekelleşme ve yabancılaşmanın durumu hakkında daha ayrıntıl</li>
</ul>
<p style="text-align: justify;">bilgi; Oral N. Mülkiye Derneği, Bahar, 2009 Cilt:23, Sayı:262)</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>KİMLER KAYBEDİYOR?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Gıda sektöründe tekelleşme ve yabancılaşmadan kimler kaybediyor? Başlıcalarını sıralayalım;</p>
<ul style="text-align: justify;">
<li><strong>Küçük ve orta      ölçekli tarım işletmeleri</strong>. Bunlara Türkiye’de yaşanan süt krizinde      olduğu gibi büyük işletmeler de eklenebilir .Küçük ve orta ölçekli      işletmeler, gıda firmaları karşısında örgütsüz. Bu durumda ürünlerini      yok  pahasına gıda firmalarına      satma zorunda kalıyorlar. Üstelik son dönemlerde hızlanan  sözleşmeli tarım modeliyle gıda      firmalarına tek yanlı bağımlılık egemen olmuş. Kimi gıda firması      yetkilileri, “<strong>Çiftçiler,bizim      nikahlılarımızdır</strong>” diyebiliyorlar.</li>
<li><strong>Tüketiciler </strong>Kimileri gıda      ve perakende sektöründe yaşanan tekelleşme ve yabancılaşmadan      tüketicilerin karlı çıktığını söyleyebiliyorlar. Gerçekten durum böyle mi?      İki örnek verelim. Birisi et olsun. Et krizini tetikleyen öğelerden birisi      de gıda ve perakende sektörünün yapısal özelliğidir. Et krizinden hayvan      yetiştiricileri değil, hipermarketler karlı çıkmışlardır. Bunlar baskülde      oluşan fiyat artışını daha büyük ölçüde tüketicilere yansıtmışlardır.      İkincisi de domates olsun. Firmalar, salça yapmak ya da taze olarak      pazarlamak için tarladan domatesi yok pahasına topluyorlar. Siz salça      fiyatlarının düştüğünü ya da ucuz taze domates aldığınızı hatırlıyor      musunuz?</li>
<li><strong>Küçük ve orta      ölçekli gıda firmaları</strong>.       Bunlar çokuluslu şirketlerce satın alınıyor ya da kapanmak zorunda      kalıyorlar. Bundan yerli büyük gıda firmaları da etkilenecek gibi      gözüküyor. Ya taşeron firma olacaklar ya da firmalarını satarak belki de kendi      işletmelerinde işletme müdürü olarak görevlerini sürdürecekler.</li>
<li><strong>Çevre sağlığı</strong>. Gıda      sektöründe tekelleşme ve yabacılaşma, tarımda endüstriyel tarımla olası.      Bu durum ise çevre sağlığını olumsuz etkiliyor.</li>
<li><strong>Gıda      güvenirliliği ve yarayışlılığı</strong>. Gıda sektöründe tekelleşme ve      yabancılaşma, kıtalararası ve bölgesel ticareti de gündeme getiriyor. Bu      durumda kullanılan katkı maddeleri, gıdaların besleme açısından      güvenirliliğini ve yarayışlılığını azaltıyor.</li>
<li><strong>Küresel      ısınma</strong>. Gıdaların işlenmek üzere ya da işlendikten sonra, bölgeler,      ülkeler, hatta kıtalararası taşınması, çok büyük bir enerji gereksinmesini      de ortaya çıkartıyor. Küresel ısınmanın yeryüzünü tehdit ettiği günümüzde,      bu konunun önemi de dikkate alınmak zorunda.</li>
<li><strong>Beslenme      açısından tek tip insan oluşturma ve farklı kültürlerin yok edilmesi</strong>. Gıda      firmaları, reklamlarla hazır-hızlı yiyeceklerin tüketimini özendiriyor. Bu      şekilde, hamburger yiyen,kola ve bira içen ,çağdaşlaşmayı böyle sanan tek      tip insan tipi yaratılıyor,yaratılmak isteniyor&#8230; Farklı kültürler yok      ediliyor.</li>
<li></li>
</ul>
<p style="text-align: justify;"><strong>Not:</strong> Paradigma sözcüğü, değerler dizisi karşılığı olarak kullanılmıştır. Fransızca yoluyla Türkçe’ye giren Latince asıllı bir sözcük. Örnek, model ve numune karşılığı olarak da kullanılabiliyor.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yesilgazete.org/2010/07/30/tarimda-kapitalist-paradigmanin-iflasi%e2%80%933-prof-dr-mustafa-kaymakci/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8216;Le Tour de Zincir&#8217; ve &#8216;39&#8242;un sırrı! / Sarper Günsal</title>
		<link>http://yesilgazete.org/2010/07/28/le-tour-de-zincir-ve-39un-sirri-sarper-gunsal/</link>
		<comments>http://yesilgazete.org/2010/07/28/le-tour-de-zincir-ve-39un-sirri-sarper-gunsal/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 28 Jul 2010 09:55:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeşeriyorum]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yesilgazete.org/?p=10269</guid>
		<description><![CDATA[Bir Fransa  Bisiklet Turu daha geride kaldı. Hiç şüphesiz bu sezonki tur &#8216;zincir vakası&#8217;yla hatırlanacak. Contador&#8217;un gerisinde kalan Schleck&#8217;in &#8216;39&#8242; rakamını unutması zaman alabilir.
Fransa Bisiklet Turu’yla ilgilenenler bilir üç hafta süren mücadele Paris’in meşhur Şanzelize Caddesi’nde son buldu. Genel klasman şampiyonluğunu Astana’dan Alberto Contador, 39 saniye farkla kazandı. İspanyolun arkasında Saxo Bank’dan Andy Schleck ikinci [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span class="drop">B</span>ir Fransa  Bisiklet Turu daha geride kaldı. Hiç şüphesiz bu sezonki tur &#8216;zincir vakası&#8217;yla hatırlanacak. Contador&#8217;un gerisinde kalan Schleck&#8217;in &#8216;39&#8242; rakamını unutması zaman alabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Fransa Bisiklet Turu’yla ilgilenenler bilir üç hafta süren mücadele Paris’in meşhur Şanzelize Caddesi’nde son buldu. Genel klasman şampiyonluğunu Astana’dan Alberto Contador, 39 saniye farkla kazandı. İspanyolun arkasında Saxo Bank’dan Andy Schleck ikinci oldu. Contador ve Schleck arasındaki 39 saniye, tarihte en yakın zaman farkıyla biten ‘Tour’ değil. Birinci ve ikinci arasında, şimdiye kadar görülen en az fark sekiz saniye. Nasıl ‘Tanrı’nın eli’ futbolda tek bir şeyi çağrıştırırsa, ‘8 saniye’de bisiklet tarihinde 1989’da Greg Lemond’un kazandığı yarışı anlatır. Bu sene de tarihte yerini ‘39 saniye’ ya da ‘zincir skandalı’ olarak alacak sanırım.</p>
<p style="text-align: justify;">Schleck, yarışın 15. etabına 31 saniye farkla genel klasman lideri olarak başlamıştı. Genç Lüksemburglu parkurun son yokuşu Port de Bales’nin sonlarına doğru atağa kalktı. Ancak vites büyütürken zinciri attı ve durmak zorunda kaldı. O anda Contador ve birkaç sporcu daha Schleck’e karşı atak yaparak hızlandılar. Yokuş zirvesini Andy’nin önünde geçen Contador, Bagneres de Luchon’da biten etap sonunda Schleck’e 39 saniye fark yapıp (genelde artı 8’lik bir avantajı yakaladı) ‘Sarı Mayo’yu ele geçirmiş oldu. Kıyamet de burada koptu&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Kendi töreleri var</p>
<p style="text-align: justify;">Yol bisikleti, hem rakip hem de müttefik olmak zorundaki bir grup insanın yaptığı, oldukça geleneksel bir spor. Yazılı olmayan ama camia tarafından şiddetle uygulanan bazı kuralları var. Örneğin beslenme bölgesinde, sporcular yemek heybelerini alıp atıştırırlarken atak yapılmaz. Keza yarış lideri düşmüşse, tuvalet molası vermişse veya doğal olmayan bir nedenle geri kalmışsa da karşı bir atak hoş görülmez. Bu gibi kurallara uymayanları peloton cezalandırır, hatta aforoz eder. Bu açıdan bakıldığında, Schleck’in mekanik bir sorunla durmak zorunda kaldığında Contador’un atağa kalkması en hafif deyimle ‘yadırganacak‘ bir durumdu.</p>
<p style="text-align: justify;">Alberto Contador olağanüstü bir bisikletçi. Katıldığı son beş Büyük Tur’u kazanmayı başarmış bir yetenek (3 Tour, 1 Giro, 1 Vuelta). Gelmiş geçmiş en iyi yokuşçulardan biri olmasının yanı sıra zamana karşı yarışlarında da dünyanın en iyilerinden biri. Lakin, kazanma hırsı ona bazen ‘töre’ye aykırı şeyler yaptırıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Contador’un vukuatları</p>
<p style="text-align: justify;">Geçen yıl Fransa Turu ’nda, Alpler’deki kritik bir etapta, Schleck kardeşlerle beraber atak başlatıp, takım arkadaşı Klöden’in klasmanda geriye düşmesine neden oldu. Aynı yarışın Andora etabında ‘takım emirleri’ne karşı gelerek atak yaptı ve o zamanki takım arkadaşı Armstrong ’un da olduğu rakiplerine zaman kaybettirdi. Bu sene de, 12. etabın son bölümünde, önde yine bir takım arkadaşı (A. Vinokurov) etap zaferine giderken, Katusha ’dan Joaquin Rodriguez ile beraber atak yaparak onu yakalayıp geride bıraktı. Üstelik etabı da kazanamadı. Olağanüstü bir bisikletçi olmak olağanüstü bir sporcu olmakla eş anlamlı değil&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">‘39 saniye’ olayına Andy Schleck ve takımı fazla bir tepki göstermedi. Saxo Bank ‘Alışılmamış’ bulmakla yetinirken Schleck “Sanırım aynı şekilde hareket etmezdim ” diye nazik bir protestoyla yetindi ve gelecek etaplarda bu farkı azaltacağını belirtti. Ama Contador bir daha bu şansı vermedi. İki favori Tourmalet zirvesini soğuk, sis ve yağmur altında baş başa tırmanırken karşılıklı ataklardan sonuç alamadılar. Etap zaferini Schleck’e bırakarak günah çıkartmaya çalışan Contador, ‘Sarı Mayo’yu korumayı bildi. Zincir olayını tarihe kazıyan tesadüf ise cumartesi günkü zamana karşı etap sonunda aradaki farkın da 39 saniye olmasıydı. Bu durumu olgunlukla karşılamaya çalışan genç Schleck, ‘39’un acısını gelecek yıllarda çıkartmaya çalışacak artık.</p>
<p style="text-align: justify;">Gelecek notu: Contador ve Schleck’in yanı sıra genç sporcular Mark Cavendish, Van den Broeck, Nicholas Roche, Robert Gesink ve Roman Kreuziger sayesinde gelecek yıllarda da yarışlar çok heyecanlı olacak.</p>
<p style="text-align: justify;">‘Patron’un vedası</p>
<p style="text-align: justify;">Üç yıl ara verdikten sonra geçen yıl yeniden spora dönen Lance Armstrong, Tour 2009’u üçüncü  bitirmiş ve bu sene daha iyi bir dereceyi hedeflemişti. Yedi kezle turu en çok kazanan adam olan Amerikalı süperstar, Arenberg ’in Arnavut kaldırımlarında yitirdiği zamanı kapatamadığı gibi Morzine-Avoriaz etabında üç kez düşünce tüm umutlarını yitirdi. RadioShack’in liderlerini ne Arnavut kaldırımında ne de Alp Dağları’nda koruyamaması, Armstrong’un yarışı kaybetmesinde başlıca etkenlerden biri oldu. 39 yaşında en yaşlı ‘tur’ şampiyonu olmak için Rotterdam ’a gelen ve prologda da dördüncü olarak başarılı bir başlangıç yapan Armstrong, kağıt üstünde son derece yetenekli sporculardan kurulu takımından kritik hiçbir etapta destek alamadı. Yarışı 40 dakika geride bitiren ‘Patron ’un teselli armağanı takımının şampiyonluğu oldu. (Radikal)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yesilgazete.org/2010/07/28/le-tour-de-zincir-ve-39un-sirri-sarper-gunsal/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ben Var Ya Ben / Ahmet Kemal Şenpolat</title>
		<link>http://yesilgazete.org/2010/07/26/ben-var-ya-ben-ahmet-kemal-senpolat/</link>
		<comments>http://yesilgazete.org/2010/07/26/ben-var-ya-ben-ahmet-kemal-senpolat/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 26 Jul 2010 10:08:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeşeriyorum]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yesilgazete.org/?p=10221</guid>
		<description><![CDATA[Ben seni yerim . giyerim. Döverim.  Gerekirse Zikerim. Sirklerde televizyonlarda şaklabanlık yaptırırım.   Zehirlerim. Açlıkla imtihan ederim. Kafeslere tıkarım. Annenden  ayırırım. Doğurturum. Satarım. Yavrularını boğarım. Gözüne asit dökerim ,  yapıştırıcıyla kör ederim. Kürk yaparım. Ateş çemberinden geçiririm ,  ip üstünde gidebilmen için bisiklete bindiririm. Üzerinden rant  sağlarım. Kısırlaştırıyorum diyip yaralı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span class="drop">B</span>en seni yerim . giyerim. Döverim.  Gerekirse Zikerim. Sirklerde televizyonlarda şaklabanlık yaptırırım.   Zehirlerim. Açlıkla imtihan ederim. Kafeslere tıkarım. Annenden  ayırırım. Doğurturum. Satarım. Yavrularını boğarım. Gözüne asit dökerim ,  yapıştırıcıyla kör ederim. Kürk yaparım. Ateş çemberinden geçiririm ,  ip üstünde gidebilmen için bisiklete bindiririm. Üzerinden rant  sağlarım. Kısırlaştırıyorum diyip yaralı haline sokağa salarım.<span id="more-10221"></span> Üzerinden hem zehirlerken hem ameliyatını yapmış gibi görünerek para  kazanırım. O parayla çocuğuma ekmek alırım , su içiririm.  Doğada üremen  için kanallar açar sonra da vahşice avlarım , avlanman için yasalar  çıkarırım. Yunus gösteri merkezlerinde umut tacirliği yaptırırm ,  hastalıklara şifa olduğu yalanını atarım , doğada yapmayacağın  hareketlere zorlarım . Ancak ve ancak bunları yaparsan sana bir  kova  ölü balık veririm. Anneni katlederim , kanlı bir dünyadan seni  kopartarak alır uzak topraklara getiririm.</p>
<p style="text-align: justify;">Hile  yaparım köftenin içine zehir koyarım. Aldatırım.Çünkü  ben insanım.</p>
<p style="text-align: justify;">Ben insanım ,doğanın efendisiyim.  Avantajlı ırkım. Bu dünya beni eğlendirmek ve gönlümü hoş tutmak için  vardır , dünya yalnızca benim gibi kurnazlar için vardır. Ben kirletirim  , tüketiirim , diğerleri ise temizler ve tasarruf eder.  Diğer insan  türdeşlerimi neden köpek eti yiyorsun diye suçlarım ama kendim  löppedenek minnacık kuzuyu mideye indiririm , zavallı yavru danayı ve  yavru pilici soslar boğazımdan geçiririm. Düşünmem.  Yemeyenleri az geri  kalmış kültür diye suçlarım. Herkesi köpek sevmeye , foklara sempati  duymaya zorlarım. Ama kutup ayılarını boz ayıların doğal yaşamlarını yok  edip onları yok etmek için plansız şehirleşme yaratırım , metroyu ,  raylı sistemleri reddederim. havayı kirletir ozonu delerim. Buzulların  erimesine neden olurum , oradaki canlıların hayatları sona ermesini  düşünmem. Ben insanım kendi içimde dahi çelişki yaşarım.</p>
<p style="text-align: justify;">Hayvana tecavüz edeni yere batırırım  , ama dişleri sökülmüş ayıyı köpeklere parçalatır kumar oynarım ,  parası ile içki içerim . Doğadan koparırım hayvanat bahçesi denen zulüm  kafeslerine sizleri tıkar bilet satar para kazanırım. İnsanlara hayvan  sevgisi öğretirim.</p>
<p style="text-align: justify;">Görevimi yapmam , suçu senin üzerine  atarım. Kuş gribini , kuduzu , uyuzu senin suçun olarak gösteririm .  Acı çektirerek onları  yok ederim. Ama onlar can çekişirken ben büromda  bilgisayarda tetris oynarım , fal açarım , aracımın eve gidiş servis  saatini hesap ederim. Ay başında maaşımı çatır çatır alırım. Emir  kuluyum derim , işimi yapar geçerim.</p>
<p style="text-align: justify;">Çok sıkıştığımda &#8220;ama bitkilerin de canı  yanıyor , maydonoz da mı yemeyelim&#8221; diyip çelişki bulurum , insanlara  yardım etmedğim halde hayvan haklarını savunanlara insan haklarının daha  olmadığından bahsederim. Ben insanım. İşime nasıl gelirse paradigmamı  öyle yaşarım. Alaya alırım , reddederim , küçümserim.</p>
<p style="text-align: justify;">Ko-medyaya pembe haberlerini veririm ,  sana nasıl milyon dolarlık miras kaldığını , günde kaç kilo biftek  yediğini , kuaförde saçının nasıl tarandığını , yağmurda çizmelerinin  süsünün hangi dükkandan alınacağını anlatırım. Cins hayvan kulüpleri  reklamları yaparım , canım sıkılıdğı zaman on iki yıl sonra terk ederim.</p>
<p style="text-align: justify;">Yerim , severim , giyerim ,  zikerim , döverim , terk ederim , zehirlerim , ALDATIRIM , HİLE YAPARIM.</p>
<p>Ben var ya ben ..ben egomun  çatlaklarında gezerim. İş yapmak isteyenleri birbirine kırdırır ,  ellerimi ovuştururum. Menopozumun getirdiği buhranı senin üzerinde  denerim.</p>
<p>En kahraman Rıdvan ben olurum.</p>
<p>Sonunda ben var ya  , ben hep “bir”  olurum diğerleri ise sıfır olur.</p>
<p>Hayvanları ben sevgimle bile öldürürüm.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yesilgazete.org/2010/07/26/ben-var-ya-ben-ahmet-kemal-senpolat/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Nükleer Santral Terörün Bir Numaralı Hedefi Olacak / Özgür Gürbüz</title>
		<link>http://yesilgazete.org/2010/07/26/nukleer-santral-terorun-bir-numarali-hedefi-olacak-ozgur-gurbuz/</link>
		<comments>http://yesilgazete.org/2010/07/26/nukleer-santral-terorun-bir-numarali-hedefi-olacak-ozgur-gurbuz/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 26 Jul 2010 09:25:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeşeriyorum]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yesilgazete.org/?p=10212</guid>
		<description><![CDATA[Türkiye&#8217;deki eğitim kurumlarında ekonomi dersi veren öğretim  görevlilerine gün doğdu. Bundan böyle “riskli yatırım” nedir diye soran  öğrencilerine örnek vermek için zorlanmayacaklar. Mersin&#8217;den Silifke&#8217;ye,  oradan da 170 km daha ileriye git, Alanya&#8217;ya varmadan dur. Akkuyu  Nükleer Santrali&#8217;ni göreceksin, işte sana “riskli yatırım” demeleri  yetecek. 
Akkuyu nükleer santralinin riski, güvenlikten atık [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span class="drop">T</span>ürkiye&#8217;deki eğitim kurumlarında ekonomi dersi veren öğretim  görevlilerine gün doğdu. Bundan böyle “riskli yatırım” nedir diye soran  öğrencilerine örnek vermek için zorlanmayacaklar. Mersin&#8217;den Silifke&#8217;ye,  oradan da 170 km daha ileriye git, Alanya&#8217;ya varmadan dur. Akkuyu  Nükleer Santrali&#8217;ni göreceksin, işte sana “riskli yatırım” demeleri  yetecek. <span id="more-10212"></span></p>
<p>Akkuyu nükleer santralinin riski, güvenlikten atık sorununa, elektrik  fiyatından denetimine kadar, bir nükleer santral için hayati önem  taşıyan unsurlarla, Rusya&#8217;yla yapılan ve uyku sersemi yazıldığı belli  olan bir anlaşmadan ibaret değil. Bu risk, Rus yapımı, rüşdünü  ispatlamamış bir teknolojinin seçilmesi ve dünyada 43 yılın üzerinde  çalışmış bir santral yokken, Akkuyu&#8217;da yapılması düşünülen santralin 60  yıl çalıştırılmasının planlanmasıyla da sınırlı değil.* Akdeniz&#8217;in  göbeğine kurulacak bir nükleer santralle, Türkiye&#8217;nin 22 milyar dolar**  civarında gelir elde ettiği turizm sektörünün geleceğinin karartılmasını  da risk almak şeklinde nitelemekten çok “yanlış ötesi yatırım” olarak  tarif etmek gerekir. Türkiye, turizmdeki rakiplerinin eline hem koz  vermekte hem de yerli turizm de dahil olmak üzere, net bir gelir  kalemini riske atmaktadır. Ne için? Elektrik üretmek ve Rusları zengin  etmek için. Ne istihdam yaratılmasından, ne de bir teknoloji  transferinden bahsediyoruz. Anlaşma, Rusların gelip Akkuyu&#8217;da santral  kurması ve ürettiği elektriği alım garantisi güvencesiyle satmasından  ibaret. Üstelik, santralden üretilecek elektriğin kat ve katı, başka  kaynaklardan sağlanabilecek veya basitçe tasarruf edilerek, enerjiyi  daha akıllı kullanarak karşılanabilecekken.</p>
<p><strong>22 milyar dolar riske atılır mı?</strong><br />
İşin ilginç tarafı, Turizm Bakanlığı&#8217;nın, “Dünya&#8217;da ve Türkiye&#8217;de  Turizm” adlı 2008 yılı raporunda aynen şöyle yazıyor: “Türkiye Turizm  Stratejisi 2023 belgesinde belirtildiği üzere, Türkiye uzun vadeli bir  turizm stratejisine sahiptir ve bu stratejinin ana hedefi 2023 yılında  dünyanın en çok turist çeken ve en fazla turizm geliri elde eden ilk 5  ülkesinden biri olmaktır”***. AKP&#8217;nin yaratıcılığında sınır yok ama  “nükleer santral turizminin” tutacağından şüpheliyim. Bu, “çok yüzdünüz,  gelin biraz da radyasyon alın” demek gibi bir şey. Nükleer santralin  adının bile turistleri kaçıracağı günümüzde, en ufak bir sızıntının veya  rakip ülkelerin propagandasının, Turizm Bakanlığı&#8217;nın hayallerini  altüst edeceğini söylemek zor değil. Aldığımız risk bu kadarla kalsa  iyi, dahası var&#8230;</p>
<p><strong>Nükleer santral bir numaralı hedef</strong><br />
8 Kasım 2007&#8242;de, Güney Afrika&#8217;nın tek nükleer araştırma merkezi  Plendaba&#8217;ya silahlı dört kişi saldırdı. Elektirikli çitleri geçen ve  kontrol odasını hedef alan saldırganlar, santraldeki bir yetkiliyi  öldürdü, ancak vurulan acil hizmet müdürünün ölmeden alarmı çalıştırması  sonucu saldırganlar kontrol odasına ulaşamadan santralden kaçtı. Güney  Afrika&#8217;daki bu saldırı, Noel zamanı ülkenin tek santrali Koeberg&#8217;e  düzenlenen sabotaj girişiminden iki yıl sonra meydana geldi. Nükleer  santralleri hedef seçmek çok da yeni bir şey değil. 18 Ocak 1982&#8242;de  Fransa&#8217;nın Phoenix nükleer santrali daha inşa halindeyken, roketli  saldırıya uğradı. Saldırıyı düzenleyen Chaim Nissim, elektronik ve  bilgisayar mühendisliği diplomasına sahip, İsviçre&#8217;ye taşındıktan sonra  Cenevre Kantonu&#8217;nda Yeşiller Partisi&#8217;nden milletvekili seçilmişti. 2003  yılında yazdığı kitapta olayı kendisinin gerçekleştirdiğini, silahları  da “Çakal Carlos” aracılığıyla sol gruplardan elde ettiğini yazdı#.  Kimseye zarar vermemek için boş reaktörü hedef aldığını söyledi. Yeşil  eylemcinin uyarı atışıydı yaptığı.</p>
<p><strong>Santralde faciaya yol açmak için yol çok</strong><br />
Bu üç örnek, nükleer santrallerin terör hedefi haline geldiğini ve bunun  kötü niyetli bir fanteziden ibaret olmadığını göstermek için önemli. 11  Eylül&#8217;den sonra, atom santrallerinin terör saldırılarının hedefi olması  ihtimali daha fazla konuşulmaya başlandı. 1985 yılında Nobel Ödülü  almış Nükleer Savaşa Karşı Doktorlar adlı örgütün kurucularından ve  Amerika&#8217;daki Nükleer Politika Araştırma Enstitüsü Başkanı Helen  Caldicott, konuya dikkat çeken ve uzmanların görüşlerinden derlediği  UPI&#8217;da (United Press International) yayımlanan makalesinde, nükleer  santrallerin sadece havadan bir uçak saldırısı tehdidiyle değil, karadan  ve denizden de saldırılara karşı savunmasız olduğunu yazdı. Kontrol  odasını hedef almanın şart olmadığını, nükleer santrallere dışardan  elektrik sağlayan hatlara, santralin acil durumda çalışması için  bekletilen jeneratörlerine saldırı düzenlemenin de mümkün olduğuna  dikkat çekti. Denizden patlayıcı madde dolusu bir botla santralin  soğutma suyunu emen borularına yapılacak bir saldırı, yakıt dolu bir  yolcu uçağıyla reaktöre tepeden çakılmak veya stratejik güvenlik  önlemlerini hedef almak, soğutma kulelerindeki suyu boşaltmak gibi daha  birçok olasılıktan bahsediliyor.</p>
<p><strong>11 Eylül nükleerin kabusu oldu</strong><br />
Bunların bir teoriden ibaret olduğunu söyleyecek nükleer taraftarları  çıkacaktır. Bu taraftar kitlesine, İngiltere Parlamentosu Bilim ve  Teknoloji Komisyonu&#8217;nun Temmuz 2004&#8242;te hazırladığı, “Nükleer tesislere  terörist saldırısı riskinin değerlendirmesi” başlıklı 148 sayfalı raporu  okumalarını öneririm. Raporda sadece santrallere yönelik bir terör  eyleminden değil, nükleer yakıtların taşınması sırasındaki  saldırılardan, nükleer maddelere erişim için yapılacak girişimlere kadar  birçok risk analiz ediliyor. O raporda da, reaktörün kalbi yerine  dışarıda kalan bölümlere yapılacak saldırının santrale daha büyük zarar  verebileceğine dikkat çekiliyor##. 11 Eylül&#8217;den sonra uçakla yapılacak  saldırılara karşı nükleer santrallerin dayanıp dayanmayacağına ilişkin  testlerin çeşitli ülkelerde yapıldığı belirtilen raporda, birçok ülkenin  güvenlik nedeniyle sonuçları açıklamadığına dikkat çekiliyor. Rapora  yansıyan Almanya ve İsviçre&#8217;den verilen örnekleri özetlersek,  Almanya&#8217;da, kaynar sulu reaktörlerin (BWR), basınçlı su reaktörlerine  (BWR) göre daha zayıf olduğuna dikkat çekilmiş. İsviçre&#8217;deki çalışma da  ise, iki eski reaktöre büyük ticari uçakla yapılacak bir saldırının,  güvenlik sistemi ve ekipmanına etkisinin gözardı edilemeyeceğini, iki  yeni reaktörde ise etkisiz olacağı belirtilmiş. Reaktörün kalbi  dışındaki yangın ve dumanın etkili olabileceğine de değinilmiş. Tüm  raporlarda, büyük bir uçakla, yüksek hızda, bir santrali kalbinden  vurmanın ne kadar zor olduğu vurgulanmış, bununla beraber, santralin  kalbi dışındaki ekipmanların daha korumasız olduğu, yangın ve jet yakıtı  gibi diğer etkenlerin sonuçlarının çok da kestirilemediğine değinilmiş.  Fransa ve Belçika&#8217;daki nükleer tesislere saldırı olursa bunun  İngiltere&#8217;yi nasıl etkileyeceği tartışılmış.</p>
<p><strong>Uçak düştüğünde Bakan nerede olacak?</strong><br />
Her gün 3-5 kişinin terör saldırıları sonucu öldüğü ülkemizde böyle bir  rapor hazırlama gereği bile duyulmadan yasa çıkaranları, bu konuda da,  patron ve iktidar korkusundan ve bilmemezlikten olsa gerek, tek kelime  edemeyen medyayı kutlamak gerek. Neyse ki, Enerji Bakanı Taner Yıldız,  her ne kadar görmezden gelmeye çalışsa da tehlikenin farkında. 11  Mart&#8217;ta yaptığı açıklamada, Sinop&#8217;a santral yapması için girişimde  bulunulan Kore firmasının güvenliğini övmek için şunları söylemişti:  “Güvenliğini denemek için daha önce Fantom uçağı çaktılar. Beton kalıyor  bir şey olmuyor. 11 Eylülden sonra ‘Boeing 737 uçak vurduracağız’  diyorlar”###. Bakan Yıldız en azından bunun olabileceğinin farkına,  nükleer firmalar da. Burada atlanan, çalışan bir santralde bu deneyi  yapmakla boş reaktör duvarına uçak indirmek arasındaki fark. Sayın  Yıldız&#8217;ı bu deney yapılırken reaktör odasında görmek isterdim. En  azından esprili bir bakanımız var. Bırakın uçağın kontrol odasını hedef  almasını, santral sahasına atılacak birkaç el bombasının bile nasıl bir  panik yaratacağını hayal etmek zor. O panikde neler olacağını da. Asıl  soru şu, bu riski almaya gerek var mı? Riskin olasılığı düşük ama risk  büyük. Uçak düşme olasılığını bilerek uçağa biniyoruz ama uçak düşerse  sadece uçaktakiler ölüyor. Nükleerde sızıntı veya patlama olduğunda bu  riski almak istemeyen benim gibiler de ölüp gidiyor. Riskin büyüklüğü ve  oranı arasındaki fark bu. Tüm Türkiye&#8217;nin sonunu getirebilecek bu  yasayı onaylayan milletvekilleri ve Cumhurbaşkanı&#8217;nın gece yattıklarında  ne düşündüğünü gerçekten merak ediyorum.</p>
<p>21 Temmuz&#8217;da Kuzey Kafkasya&#8217;da, Rusya&#8217;ya ait bir hidroelektrik santrale  yapılan silahlı saldırı, Murat Karayılan&#8217;ın 18 Temmuz&#8217;da The Daily  Telegraph&#8217;da yayımlanan, “turistik tesisleri vururuz” tehdidi, El  Kaide&#8217;nin geçmişteki saldırıları, Hizbullah&#8217;ın Türkiye&#8217;deki varlığı gibi  birçok nedeni üst üste koyduğunuzda, Türkiye&#8217;de kurulacak nükleer  santralin getireceği tehlike de ortada. Nükleer santrale iki el bombası  atsanız, ülkede turist kalmaz. Denk gelir de santralde, Çernobil, Üç Mil  Adası benzeri büyük bir kazaya veya büyük bir sızıntıya neden  olursanız, Türkiye bir daha kendini toparlayamaz. Reaktörlerin savaş  durumunda bir numaralı hedef olabileceği gerçeğini, teknolojiye sahip  olmasına rağmen İsrail&#8217;in araştırma reaktörünün ötesinde bir reaktör  kurmaya çalışmamış olmasını da dikkatinizi çekmek istiyorum. Santralin  atom bombasından kat ve kat daha fazla radyasyona ev sahipliği yaptığını  anımsatalım. Mersin&#8217;den, Antalya ve Alanya&#8217;dan binlerce insanın  bulabildiği araçlarla bölgeden kaçmaya çalıştığını bir hayal edin. 24  yıl aradan sonra hala girilemeyen Çernobil&#8217;deki toprakları. Rüzgardan,  güneşten, kayıp ve kaçağın telafisinden, elektriğin tasarrufundan,  akıllı kullanılmasından atom santralinin üreteceği elektrikten daha  fazlası üretilebilecekken, bizi böyle bir kumar oynamaya, 75 milyonun  hayatını kumar masasına koymaya iten nedir acaba?</p>
<p><span style="font-size: x-small;"><em><strong>*</strong> 6007 sayılı  Kanun&#8217;un “gerekçe” bölümü</em></span><br />
<span style="font-size: x-small;"><em><strong>** </strong>2009 yılı  turizm geliri, Turizm Bakanlığı. </em></span><br />
<span style="font-size: x-small;"><em><strong>*** </strong>Dünya&#8217;da ve  Türkiye&#8217;de Turizm, </em></span><a href="http://www.kultur.gov.tr/"><span style="font-size: x-small;"><em>www.kultur.gov.tr</em></span></a><br />
<span style="font-size: x-small;"><em><strong># </strong>http://www.enotes.com/topic/Cha%C3%AFm_Nissim,  22 Temmuz 2010</em></span><br />
<span style="font-size: x-small;"><em><strong>##</strong> Parliamentery  Office of Science and Technology, “Assessing the risk of terrorist  attacks on nuclear facilities”, s.58. Temmuz 2004. </em></span><br />
<span style="font-size: x-small;"><em><strong>###</strong> <a href="http://www.milliyet.com.tr/ucak-nukleer-santrale-carpacak/turkiye/sondakikaarsiv/09.07.2010/1210367/default.htm">http://www.milliyet.com.tr/ucak-nukleer-santrale-carpacak/turkiye/sondakikaarsiv/09.07.2010/1210367/default.htm</a></em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://ozgurgurbuz.blogspot.com">http://ozgurgurbuz.blogspot.com</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yesilgazete.org/2010/07/26/nukleer-santral-terorun-bir-numarali-hedefi-olacak-ozgur-gurbuz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tarımda Kapitalist Paradigmanın İflası–2 / Prof. Dr. Mustafa Kaymakçı</title>
		<link>http://yesilgazete.org/2010/07/19/tarimda-kapitalist-paradigmanin-iflasi%e2%80%932-prof-dr-mustafa-kaymakci/</link>
		<comments>http://yesilgazete.org/2010/07/19/tarimda-kapitalist-paradigmanin-iflasi%e2%80%932-prof-dr-mustafa-kaymakci/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 19 Jul 2010 15:14:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeşeriyorum]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yesilgazete.org/?p=10180</guid>
		<description><![CDATA[“ENDÜSTRİYEL TARIMLA NEREYE?”
Tarımda kapitalist paradigmanın önemli ögelerinden birisi, genellikle dev tarımsal işletmelerle gerçekleştirilen endüstriyel tarımdır. Küresel kapitalizmin hizmetinde endüstriyel tarım, zengin kuzey ülkelerinde olduğu kadar çevre ülkelerinde de egemen bir tarım sistemi olma doğrultusunda yol alıyor. Endüstriyel tarımın getirdiklerinden çok, olumsuzlukları konusunda kitlelerde yeterli bilginin olmadığı gözlemleniyor. Günümüzde birçok kişi, endüstriyel tarımın küçük ve orta [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span class="drop"></span>ENDÜSTRİYEL TARIMLA NEREYE?”</p>
<p>Tarımda kapitalist paradigmanın önemli ögelerinden birisi, genellikle dev tarımsal işletmelerle gerçekleştirilen endüstriyel tarımdır. Küresel kapitalizmin hizmetinde endüstriyel tarım, zengin kuzey ülkelerinde olduğu kadar çevre ülkelerinde de egemen bir tarım sistemi olma doğrultusunda yol alıyor. Endüstriyel tarımın getirdiklerinden çok, olumsuzlukları konusunda kitlelerde yeterli bilginin olmadığı gözlemleniyor. Günümüzde birçok kişi, endüstriyel tarımın küçük ve orta ölçekli işletmeler şeklinde yapılan çiftçilikten daha üstün olduğunu sanıyor. Durum böyle mi? Bunu tartışmakta yarar var.</p>
<p>ENDÜSTRİYEL TARIM DOĞAYI YOK EDİYOR</p>
<p>•            Büyük ölçekli endüstriyel tarım, tek çeşide ya da ırka (monokültür) dayanan tarımı ortaya çıkarmış bulunuyor. Ancak monokültür tarım,  biyoçeşitliliği (bitki ya da hayvan çeşitliliği) yok ediyor. Bu durum ise iklim değişikliliğini yaratıyor, toprağın yapısal özelliklerini bozuyor.</p>
<p>•            Endüstriyel tarım, tekelci şirketlerin ürettiği tohum (hibrit ya da transgenik tohum gibi) ve damızlıkların her yerde kullanımını dayatıyor. Bu durum  değinildiği üzere biyoçeşitliliği ortadan kaldırıyor. Biyoçeşitliliğin yok olması, ortaya çıkabilecek salgın hastalıklar karşısında doğanın bütünüyle yok olmasına neden olabilecektir.</p>
<p>•            Endüstriyel tarım, kimyasal gübre için doğal kaynakları (örneğin petrol, fosfor, potasyum ve kalsiyum gibi) onları yeniden üretilebileceğinden daha hızlı bir şekilde tüketiyor. Yoğun tarımsal ilaca da gereksinme duyuluyor. Büyük ölçekli hayvancılık işletmeleri de aşırı gübre, idrar ve karbon salınımı yaratıyor. Sonuçta, büyük ölçekli işletmelerin atıkları çevreyi, toprağı, suyu ve havayı kirletiyor.</p>
<p>•            Büyük ölçekli tarımsal alanların işlenmesi de erozyonu körüklüyor.</p>
<p>•            Endüstriyel tarım, bitkisel yakıt üretimini de gündeme getiriyor. Bitkisel yakıt üretimi, kimyasal gübre kullanımının artmasına yol açtığı gibi, küresel ısınmayı da engelleyemiyor.</p>
<p>ENDÜSTRİYEL TARIM İNSAN SAĞLIĞINI TEHDİT EDİYOR</p>
<p>•            Endüstriyel tarım doğayı tahrip ediyor, aynı zamanda yoğun girdi kullanımı ile  de insan sağlığına  zarar verecek kirletilmiş gıda üretimine yol açıyor.</p>
<p>•            Endüstriyel tarımla elde edilen ürünlerin besin değerleri, köylü tarımcılığıyla üretilen ürünlere göre daha düşük. Bunun yanında lezzetleri ve aromatik özellikleri de arzu edilen düzeyde değil.</p>
<p>ENDÜSTRİYEL TARIM SOSYAL AÇIDAN YIKIMLAR YARATIYOR</p>
<p>•            Endüstriyel tarım, büyük ölçüde makineli tarımı gerektirdiği için kırsal kesimde işgücü kaybı yaratıyor,.işsiz kalanlar kentlere göç etmek zorunda kalıyor.Ancak  sanayi ve hizmet sektöründe yeterince iş olmadığı için toplumsal eşitsizlik ve sorunlar ortaya çıkıyor.</p>
<p>•            Büyük sermaye tarafından gerçekleştirilen endüstriyel tarım, salt toprakları değil, su kaynaklarını (nehirler, göller, yeraltı suları gibi) denetim altına alıyor. Bu durum ise su kaynaklarının düşük gelirli kesimler tarafından kullanımını, hatta suya erişimini kısıtlıyor.</p>
<p>ENDÜSTRİYEL TARIM, EMPERYALİZMİN HİZMETİNDE</p>
<p>•            Endüstriyel tarım, çok uluslu şirketlerin daha çok toprak satın alınmasına neden oluyor. Denetimsiz ve büyük toprak alımları, emperyal ülkelerin egemenliğinin pekişmesine yarıyor.</p>
<p>•            Endüstriyel tarım, çevre ülkelerini hammadde ithalatçısı duruma getiriyor. Örneğin bugün Türkiye, yem, gübre, tarımsal ilaç, damızlık  vb üretiminde, dışa tam bağımlı. Bir yandan da üretim desenini kendi istediği doğrultuda şekillendiriyor. Ortaya çıkan bu durum, gelişmekte olan ülkelerin ulusal kalkınma politikalarını dumura uğratıyor. Endüstriyel tarım, zengin kuzey ülkelerinde de eşitsizliği ve göçü yaratıyor.</p>
<p>•            Endüstriyel tarım,  çiftçilerin gelirlerinin çoğunun girdi denetimini ellerinde bulunduran tekelci şirketlere aktarılmasına neden oluyor.  Bu durum, sürekli bağımlılığı ortaya çıkartıyor.</p>
<p>•            Endüstriyel tarımı, tarım şirketleri aracılığıyla  gıda sektöründe tekelleştirmeyi yaratıyor ,finans sektörü ile işbirliği içinde büyük mağaza zincirleriyle  üretici ve tüketiciler üzerinde egemenlik kuruyor.</p>
<p>Not: Paradigma sözcüğü, değerler dizisi karşılığı olarak kullanılmıştır. Fransızca yoluyla Türkçe’ye giren Latince asıllı bir sözcük. Örnek, model ve numune karşılığı olarak da kullanılabiliyor.</p>
<p>•            .27 Mayıs 2010</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yesilgazete.org/2010/07/19/tarimda-kapitalist-paradigmanin-iflasi%e2%80%932-prof-dr-mustafa-kaymakci/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Şirketlerin Korkusu &#8220;Sanayi Casusluğu&#8221; / Josha Weber</title>
		<link>http://yesilgazete.org/2010/07/19/sirketlerin-korkusu-sanayi-casuslugu-josha-weber/</link>
		<comments>http://yesilgazete.org/2010/07/19/sirketlerin-korkusu-sanayi-casuslugu-josha-weber/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 19 Jul 2010 10:58:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeşeriyorum]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yesilgazete.org/?p=10176</guid>
		<description><![CDATA[Casusluğun tarihe karıştığını sananlar yanılıyor. Soğuk Savaş dönemi  sona erdi, teknoloji çağında artık sanayi casusluğu yapılıyor. Söz  konusu sanayi casusluğu olunca, kullanılan yöntemler de bir o kadar  farklılık gösteriyor. Örneğin fazla mesai yapan hırslı ve çalışkan bir  stajyer, oldukça sıcakkanlı görünürken kemerinde gizli kamera taşıyan iş  ortağı ya da elektronik [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span class="drop">C</span>asusluğun tarihe karıştığını sananlar yanılıyor. Soğuk Savaş dönemi  sona erdi, teknoloji çağında artık sanayi casusluğu yapılıyor. Söz  konusu sanayi casusluğu olunca, kullanılan yöntemler de bir o kadar  farklılık gösteriyor. Örneğin fazla mesai yapan hırslı ve çalışkan bir  stajyer, oldukça sıcakkanlı görünürken kemerinde gizli kamera taşıyan iş  ortağı ya da elektronik postalardaki ekler üzerinden şirketlerin  bilgisayar sistemlerine sızan bir bilgisayar uzmanı.<span id="more-10176"></span></p>
<p style="text-align: justify;">İlk bakışta oldukça zararsız görünen bu faaliyetlerin, uluslararası  rekabet içindeki şirketler için çok ağır sonuçları olabiliyor. Alman  Anayasa’yı Koruma Dairesi’nin son yıllık raporunda, özellikle Rusya ve  Çin&#8217;den gelen devlet destekli sanayi casusluğu tehlikesine işaret  ediliyor. Federal İçişleri Bakanı Thomas de Maziere, sanal âlemdeki  tehlikelere şu sözlerle dikkat çekiyor:</p>
<p style="text-align: justify;">“Casusluk faaliyetlerinin çoğalması, internet üzerinden veri alış  verişinin artmasıyla açıklanabilir. Bu nedenle casuslukla karşı karşıya  kalma riski önemli oranda artıyor.”</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Zarar 50 milyar euro tutarında</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Sanayi casusluğunun amacı yüksek nitelikli teknik bilgileri ele  geçirmek. Özel Sektör Bilgi Güvenliği Çalışma Grubu&#8217;ndan Berthold  Stoppelkamp, sanayi casusluğunun yol açtığı zararın boyutlarını,  “Gerçekten bu şekilde oluşan zararın 20 milyar euro civarında olduğu  sanılıyor&#8221; şeklinde açıklıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Daha iddialı tahminlerse sanayi casusluğunun Alman ekonomisine  verdiği zararın 50 milyar euro tutarında olduğu yönünde. Alman Anayasayı  Koruma Dairesi&#8217;nin casuslukla mücadele birimi başkanı Burkhard Even,  çok sayıda olayın karanlıkta kaldığını söylüyor:<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;">“Aydınlatılamayan olayların sayısı çok fazla. Olayların büyük bir  kısmı bize bildirilmiyor, zira ya şirketler farkında olmuyor, ya da bu  olayın polise veya bize intikal etmesi halinde bunun kamuoyuna  yansımasından ve şirketin itibarına zarar vermesinden endişe ediyorlar.”</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>&#8220;Son sürüm programlar kullanılmalı!&#8221;</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Güvenlik Danışmanı Christian Schaaf, özellikle Çin kaynaklı sanayi  casusluğunun &#8216;elektrikli süpürge&#8217; yöntemiyle çalıştığını belirterek, bu  yöntemi şu şekilde açıklıyor: &#8220;Daha sonra değerlendirmek üzere mümkün  olduğunca çok bilgiyi ele geçirmeye çalışıyorlar. Böylelikle, kendi  şirketleri ya da branşları için ilginç olabilecek bilgiler üzerine  yoğunlaşıyorlar. Diğer istihbarat birimleri ise kendilerini  ilgilendiren, sadece belli bir şirket ya da branş üzerine çalışıyor.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Peki, sanal casusluk vakalarının arttığı, bilgiyi korumanın  zorlaştığı günümüzde, şirketler sanayi casusluğuna karşı nasıl önlem  almalı? Federal Enformasyon Teknolojileri Güvenliği Dairesi’nden Michael  Michael Hange&#8217;nin bazı önerileri var: “Önemli olan örneğin aktüel bir  antivirüs programı ve Firewall kullanılması, aynı zamanda standart  programlarının en son sürümünün yüklenmesi. Zira en büyük tehlikelerden  biri, programların zaaflarından faydalanılması. Bu nedenle firmaların  güncelleme hizmeti kullanması çok önemli.”</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Josha Weber / Çeviri: Başak Özay</em></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Editör: Ahmet Günaltay</em></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yesilgazete.org/2010/07/19/sirketlerin-korkusu-sanayi-casuslugu-josha-weber/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tarımda Kapitalist Paradigmanın İflası–1 / Prof. Dr. Mustafa Kaymakçı</title>
		<link>http://yesilgazete.org/2010/07/18/tarimda-kapitalist-paradigmanin-iflasi%e2%80%931-prof-dr-mustafa-kaymakci/</link>
		<comments>http://yesilgazete.org/2010/07/18/tarimda-kapitalist-paradigmanin-iflasi%e2%80%931-prof-dr-mustafa-kaymakci/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 18 Jul 2010 10:16:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeşeriyorum]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yesilgazete.org/?p=10162</guid>
		<description><![CDATA[“TÜRKİYE’DEN BİR ÖRNEK; KIRMIZI ET BUNALIMI”
Dünya genelinde olduğu üzere Türkiye’de de son 30 yılda ekonomide de tek ve biricik gerçeğin liberal-kapitalist bir düzen olduğu, evrensel bir söylem olarak dayatıldı. Reel sosyalizmin bunalıma girmesi ve çöküşü ile dünyanın tek kutupluluğa dönüşmesi de liberal-kapitalist sistemin başarısı olarak gösterildi. Bu bağlamda, kapitalizm dünyanın eriştiği en mükemmel sistemdi. Bunun [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span class="drop"></span>TÜRKİYE’DEN BİR ÖRNEK; KIRMIZI ET BUNALIMI”</p>
<p style="text-align: justify;">Dünya genelinde olduğu üzere Türkiye’de de son 30 yılda ekonomide de tek ve biricik gerçeğin liberal-kapitalist bir düzen olduğu, evrensel bir söylem olarak dayatıldı. Reel sosyalizmin bunalıma girmesi ve çöküşü ile dünyanın tek kutupluluğa dönüşmesi de liberal-kapitalist sistemin başarısı olarak gösterildi. Bu bağlamda, kapitalizm dünyanın eriştiği en mükemmel sistemdi. Bunun yerine başka bir sistemin geçmesi artık söz konusu olamazdı. Bu anlamda tarihin sonu gelmişti.<span id="more-10162"></span></p>
<p style="text-align: justify;">KAPİTALİZM DÜNYA DİNİNE NASIL DÖNÜŞTÜ?</p>
<p style="text-align: justify;">Kapitalizmin dünya dinine dönüştürülmesinde özellikle, Amerika Birleşik Devletleri ve Britanya’daki kimi düşünürler(!) önemli rol oynadılar. Bunlara göre, ekonomik çözümlemede emek-sermaye ile merkez-çevre (emperyalizm) çelişkileri güncelliğini yitirmiş ve eskimiştir.Ulus devletler yerine etnik ve dinsel temele dayalı yapılanmalar öne çıkarılmalıdır.. Ulus devletleri yerine etnik ve dinsel temele dayalı yapılanmalar öne çıkarılmalıdır. Çünkü ulusal devletler mal, hizmet ve doğal kaynaklar üzerinde sermayenin egemenliğini kısıtlamaktadır. Bu durum ise kapitalizmin küreselleşmesini engellemektedir. Arkalarındaki tekelci firmaların desteğiyle bu ideolojilerini yaygınlaştırmak için vakıf, açık toplum enstitüleri ve iletişim ağı kurdular. Kimi bilim kişileri, yazarları ve siyasetçileri fonladılar.</p>
<p style="text-align: justify;">Sonuçta bu ideolojik çalışmalarla liberal-kapitalizm büyük bir kesim tarafından normal ve doğal bir süreç olarak kabul edildi. Kısaca bu konuda önemli düzeyde kültürel egemenlik kuruldu, bir başka deyişle insanların beyinleri işgal edildi.</p>
<p style="text-align: justify;">KAPİTALİZM TARIMA NASIL YANSIDI?</p>
<p style="text-align: justify;">Liberal kapitalizm Türkiye Tarımı’nı da etkiledi. Bu bağlamda öne çıkan başlıca uygulamalar şunlar oldu;</p>
<p style="text-align: justify;">•            Tarımsal desteklemeler giderek azaldı. Varolan destekler üretimden daha çok işletme büyüklüğü temeline dönüştürüldü ve istikrarsız bir şekilde gerçekleştirildi.</p>
<p style="text-align: justify;">•            Tarımsal KİT’ler özelleştirildi. Örneğin Süt Endüstri Kurumu, Yem-Sanayi gibi kurumlar özelleştirildi. Et-Balık Kurumu işlevsiz duruma getirildi.</p>
<p style="text-align: justify;">•            Tarımsal ürün ithalatı, sözde iç piyasayı terbiye etmek amacıyla yapıldı, bu süreç devam ediyor.</p>
<p style="text-align: justify;">•            Küçük ve orta ölçekli işletmelerin desteklenmesi ve örgütlenmesi yerine dev tarım işletmelerinin desteklenmesi gündeme sokuldu. Bu bağlamda tarımsal üretim artışının kapitalist işletmelerde gerçekleşebileceği yaklaşımı egemen oldu.</p>
<p style="text-align: justify;">DEV BESİCİLİK FİRMALARI ET SPEKÜLATÖRLERİ Mİ?</p>
<p style="text-align: justify;">Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehdi Eker, kırmızı ette meydana gelen fiyat yükselmesini spekülatörlere bağlıyor. Kim bu spekülatörler? Bildirildiğine göre bu spekülatörler canlı hayvan besisi yapan firmalar imiş, bir başka deyişle dev kapitalist işletmelermiş. Toplam 11 adet dev kapitalist işletme 200 bin baş canlı besi hayvanı stoklamış durumdaymış. Bu sayı yaklaşık 2200 bin kesime gelmiş hayvan sayısının yüzde 10’una tekamül ediyormuş. Demek ki 11 adet dev besi firması piyasayı denetliye biliyormuş, tüketicinin cebindeki parayı almaya çalışıyormuş.</p>
<p style="text-align: justify;">Şimdi soralım?</p>
<p style="text-align: justify;">Destekleme politikalarını büyük sermayenin hayvancılık sektörüne girmesi doğrultusunda düzenleyenlerin bunlardan şikayet etmeye hakları var mı? Daha dün, mayınlı toprakları bir bütün olarak şirketlere verelim diyenler dev besicilik firmalarını suçlar şekilde neden açıklamalarda bulunuyorlar?</p>
<p style="text-align: justify;">Doğru oturalım, doğru konuşalım. Liberal-kapitalist baylar! Tarımda, tarımın bir kolu olan hayvan yetiştiriciliğinde dev işletmeler modeli, bir başka deyişle büyük ölçek kavramı, Türkiye’nin çıkarına değildir. Bu görülmelidir. Kırmızı ette yaşanan krizin belki de yararı (!) bu olmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">Önümüzdeki haftaki yazımızda, tarımda kapitalist paradigmanın önemli öğelerinden birisi olan dev tarımsal işletmelerin, bir başka deyişle endüstriyel tarımın açmazlarını anlatmaya devam edeceğiz.</p>
<p style="text-align: justify;">Not: Paradigma sözcüğü, değerler dizisi karşılığı olarak kullanılmıştır. Fransızca yoluyla Türkçe’ye giren Latince asıllı bir sözcük. Örnek, model ve numune karşılığı olarak da kullanılabiliyor.</p>
<p style="text-align: justify;">mustafa.kaymakci@ege.edu.tr</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yesilgazete.org/2010/07/18/tarimda-kapitalist-paradigmanin-iflasi%e2%80%931-prof-dr-mustafa-kaymakci/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kendi Anayurdunda Mülteci Olanlar: Süryaniler / Zeynep Tozduman</title>
		<link>http://yesilgazete.org/2010/07/18/kendi-anayurdunda-multeci-olanlar-suryaniler-zeynep-tozduman/</link>
		<comments>http://yesilgazete.org/2010/07/18/kendi-anayurdunda-multeci-olanlar-suryaniler-zeynep-tozduman/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 18 Jul 2010 09:57:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeşeriyorum]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yesilgazete.org/?p=10156</guid>
		<description><![CDATA[İki gün evvel haber ajanslarına düşen Mardin/ Nusaybin’deki Mor Yakup Kilisesi ile ilgili acı haberle sarsılan Süryaniler  ‘Sofeg hoğil = Edi bese= Yeter artık ‘. Diyorlar.
Diasporadan ve Turabdin’den (Süryani mitolojisine göre Mardin bölgesinin adı) görüştüğüm ortak dostlarım ne zaman bitecek bu acı diyen çığlıklarını görmemek için vicdanların kör olması gerekir. Olay geçtiğimiz gece Mardin/Nusaybin ilçesinde [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span class="drop"></span>ki gün evvel haber ajanslarına düşen Mardin/ Nusaybin’deki Mor Yakup Kilisesi ile ilgili acı haberle sarsılan Süryaniler  ‘Sofeg hoğil = Edi bese= Yeter artık ‘. Diyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Diasporadan ve Turabdin’den (Süryani mitolojisine göre Mardin bölgesinin adı) görüştüğüm ortak dostlarım ne zaman bitecek bu acı diyen çığlıklarını görmemek için vicdanların kör olması gerekir. Olay geçtiğimiz gece Mardin/Nusaybin ilçesinde 1700 yıllık Süryani Kilisesi Mor Yakup’un duvarlarına ‘şerefsizler defolun,’Siyonistler defolun’yazısı ile ilgili. <span id="more-10156"></span>Mardin’nin Nusaybin ilçesinde restorasyon çalışmaları süren ünlü Mor Yakup Kilisesinin duvarlarına kimliği belirsiz kişilerce spray boyalarla yazılan hakaret ve tehdit içeren sözleri yazanlar henüz bulunamadı.</p>
<p style="text-align: justify;">M.S.313 yılında inşa edilen ve ‘İnanç Projesi’  kapsamında Mardin müzeler müdürlüğü  tarafından restorasyon çalışması  sürdürülen ayrıca NUSAYBİN belediyesinin de destek verdiği bu proje çalışmalarına rağmen Mor Yakup Kilisesi şeriaçı ve faşit güçler tarafından duvarlara yazdıkları yazıyla, aklı sıra son kalan Süryanileri de anayurtlarından kaçırtmak istiyor. Nusaybin; Süryani, Kürt, Ezidi halklarının iç içe yaşadığı bir yerleşim yeridir. Nusaybin Belediye Başkanı Ayşe Gökkan’nın olayı sahiplenmesi ve bu olayın sıkı takipçisi olacağını bilmek biraz olsun yüreklere su serpmiştir. Savaş, ganimet, insana zülumetme, insana kıyma anlayışlarıyla yüzyıldır beslenen zihniyetler bölgede yaşanan çatışma ortamını fırsat bilip Süryani halkının bir mirası olan Mor Yakup Kilisesine hakaret ve aşağılama içerikli yazmaları ise çok anlamlı. Kilise; devlet olamamış Süryani halkının tek ortaklaştığı adresdir. Amaç Nusaybin’de az sayıda kalan Süryanileri yaşadıkları yerden kaçırtıp mal varlıklarına konmak ya da bir şekilde gaspetmek.</p>
<p style="text-align: justify;">Turabdin bölgesinde 3000 Süryani yaşıyor. Nusaybin de ise yaklaşık 60 aile. Altmış Süryani aileyi, ailesi gibi görmeyecek kadar gözünü  kan bürümüş insanlara insan demekde zorlanıyor kadın yüreğim. Yetmedi mi? verdiğiniz zulüm. Kendi anayurdunda mülteci olmak…</p>
<p style="text-align: justify;">Sadece Süryani halkına özgü bir şey bu durum yaşadığımız  ülkede. Yaşadıkları bunca zülme rağmen Turabdin’de yüzyıldır Hoşgörü ve sabır çiçekleri ektiler insanlığın bahçesine, yürek coğrafyasında bu duygu nedir bilirmisiniz? Kilise duvarına yazılan hakaret ve tedhitler öncelikle bu bölgede yaşayan Süryanileri tedirgin etmiştir. Sonra İnsanım diyen, vicdan sahibiyim diyen bölgede yaşayan barışseverleri ve tüm insanlığı tedirgin etmekde&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Oysaki Süryani halkının geri dönüşü bölge ekonomisine katkı sağlıyabileceği gibi değişik kültürlerle bir arada yaşamanın güzelliğini de öğrenmiş olacaklardır. Sanırım bu ülkede yüzyıllardır bindiği dalı kesen İnsanlar olarak da tarihe geçeceğiz. Şöyle bir geriye bakalım 1915 den bu yana neleri kaybettiğimize. Süryani, Ermeni, Ezidi bu ülkeden gitti/gitmek zorunda kaldı o günden bu yana bölge Refaha, bolluğa Barışa mı? Kavuştu.</p>
<p style="text-align: justify;">1 Haziran da bölgede başlayan operasyonlardan en çok etkilenen/etkilenecek olan halk Süryaniler’dir diye yazmıştım bir yazımda. Daha önceki yazılarımda bu konulara uzun, uzun değindiğim için pas geçiyorum. Savaş yıkıcıdır ve kurşun adres sormaz. Savaşdan beslenen bazı kesimler bu ortamı fırsat bilip içinde yaşattığı canavarı dışarı salar. İnsan yakan; doğayı, insanlığa mal olmuş kültürel mirasları da yakar. İnsana kıyan kültürlere hayda hayda kıyar. Ama bir gün gelir İnsan almasada İntikamını Doğa mutlak alır.1990 lı yıllarda yaşanan düşük yoğunluklu savaşdan olumsuz etkilenen Süryani halkına artık geç de olsa devletin yasal anlamda sahip çıkması gerekir. Konu emniyete yansımıştır. Mor Gabriel manastırı bu konuda Nusaybin emniyetine olayı inceleme talebinde bulunmuştur. Failler bulununcaya kadar biz barışseverler, ekolojistler, sosyalistler ve insan hakları savunucuları olarak bu olayın takipçisi olacağız. Mor Gabriel dedim de 14 Temmuz da Mor Gabriel manastırının AKP’li Çelebi aşiretinin açtığı dava yüzünden bitmek bilmeyen TOPRAK davaları nedeniyle mahkemeye geliş-gidişleri halen devam etmekde. Mahkeme 03.11.2010 ertelendi. Mahkemeden 5–6 gün evvel ise Mor Gabriel manastırının interneti kesilmiştir. Baskı, zulüm, kan ile beslenen korucu anlayışlar; Mahkemenin olduğu gün ise Mardin/Midyad’da</p>
<p style="text-align: justify;">1600 yıllık tarihiyle yerli ve yabancı turistlerin ilgisini çeken Deyrulumur (Mor Gabriel) Manastırı’nın hangi yol güzergâhında olduğunu gösteren trafik yol levhasının üzeri bantla kapatıldı.</p>
<p style="text-align: justify;">Midyat Emniyet Müdürlüğü&#8217;nün yanında bulunan yön levhasının üstünün kim veya kimler tarafından hangi amaçla kapatıldığı bilinmiyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir hafta içersinde peşpeşe yaşanan bu 3 olay sizce tesadüf müdür? Hayır, hepimiz biliyoruz ki bu olaylar organize bir işdir.2009 Haziran’nında başlayan demokratik açılım paketinden Süryani Açılımının payına düşen hep acı, hep gözyaşı, hep korku, hep kahır süzülmüştür dudaklarından. Bu ülkede birlikte yaşamayı öğreninceye kadar sanırım bu acılar devam edecek. Savaş çığırtkanlarına inat Halkların bir arada kardeşçe ve barış içersinde yaşıyabileceğini bilen biz barışseverler BARIŞ taleplerimizi göndere çekmeliyiz. Tamda bu günlerde ihtiyacımız olan tek şeyin BARIŞ olduğunu bilerek den Bölgede yaşayan bütün halklardan, Süryani halkına destek vermelerini bekliyoruz. Gelin hep birlikte İnsanı yakmaya değil, İNSANA YANMAYA gidelim. Yüzyıldır bu ülkede Süryani halkına yaşatılanlar yazıktır, Günahtır, Ayıptır.</p>
<p style="text-align: justify;">Süryani halkı  bu toprakların en eski mirascısı  ve yerli halkıdır ve Süryanilerin bölge halkıyla ise hiç  sorunları yoktur. Yaşadıkları  bunca zulme rağmen Turabdin’de yüzyıldır Hoşgörü ve sabır çiçekleri ektiler insanlığın bahçesine. Yaklaşık 1 haftadır Süryani halkının yaşadığı bu dram dileriz ki bununla kalır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yesilgazete.org/2010/07/18/kendi-anayurdunda-multeci-olanlar-suryaniler-zeynep-tozduman/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Soykırım limited şirketi: &#8216;Çekirgeleri Dinlemek&#8217; / Kaya Genç</title>
		<link>http://yesilgazete.org/2010/07/15/soykirim-limited-sirketi-cekirgeleri-dinlemek-kaya-genc/</link>
		<comments>http://yesilgazete.org/2010/07/15/soykirim-limited-sirketi-cekirgeleri-dinlemek-kaya-genc/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 14 Jul 2010 22:22:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeşeriyorum]]></category>
		<category><![CDATA[Arundhati Roy]]></category>
		<category><![CDATA[Çekirgeleri Dinlemek]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yesilgazete.org/?p=10086</guid>
		<description><![CDATA[Arundhati Roy&#8217;un yeni kitabı &#8216;Çekirgeleri Dinlemek&#8217;, adını Hrant Dink&#8217;e  ithaf edilen bir konuşmadan alıyor. Roy&#8217;un okura sunduğu çarpıcı  argümanının odağında, neo-liberalizmin felsefesiyle soykırım  pratiklerinin huzursuz edici ortaklığı var. Yazar, en çok seyredilen  televizyon kanallarından yüz binlerce tirajlı günlük gazetelere uzanan  bir medya aygıtının çeşitli terör eylemlerindeki şüpheli ve sanıklar  [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span class="drop">A</span>rundhati Roy&#8217;un yeni kitabı &#8216;Çekirgeleri Dinlemek&#8217;, adını Hrant Dink&#8217;e  ithaf edilen bir konuşmadan alıyor. Roy&#8217;un okura sunduğu çarpıcı  argümanının odağında, neo-liberalizmin felsefesiyle soykırım  pratiklerinin huzursuz edici ortaklığı var. Yazar, en çok seyredilen  televizyon kanallarından yüz binlerce tirajlı günlük gazetelere uzanan  bir medya aygıtının çeşitli terör eylemlerindeki şüpheli ve sanıklar  hakkında yaptığı hayat kaydırıcı yayınları da anlatıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Bundan iki yıl önce Boğaziçi Üniversitesi’nin Albert Long Hall  binasında kuş cıvıltıları arasında konuştuğumuz Arundhati Roy, bize  “İsrail, Birleşik Devletler ve Türkiye’nin oluşturduğu ‘şer ekşeni’ne  (axis of evil) Hindistan’ı da ekleyin,” demişti. “Siz bir Avrupa Birliği  üyesi olmak için mücadele ediyorsunuz, biz ise Birleşik Devletler’den  biri olmak için.”</p>
<p style="text-align: justify;">Hindistan’ın kuzey doğusundaki Meghalaya eyaletinde doğan Arundhati Roy  (onu en çok Küçük Şeylerin Tanrısı isimli Booker ödüllü romanıyla  tanıyoruz) hayatının son on beş yılını, etkileri dünya çapında takip  edilen, kapitalist/neo-liberal/erkek iktidarına karşı yürüttüğü şiddetli  bir savaşa adadı. Osman Akınhay’ın harika çevirisiyle bu haftadan  itibaren Türkçede okuyabileceğimiz son kitabı Çekirgeleri Dinlemek,  2002-2009 yılları arasında yazılmış dergi makalelerini, insan hakkı  ihlalleri üzerine sunumlarını, web yazılarını, bir hikâyesini ve George  W. Bush’un Delhi hayvanat bahçesinde yaptığı hayali bir konuşmayı  dramatize eden bir tiyatro metnini içeriyor. Okudukça görüyoruz ki, bu  metinlerdeki başlıca kritik nesnesi olan Hindistan hükümetinin  pratikleri, Roy’un iki yıl önce söylediği gibi, Türkiye, İsrail ve  Birleşik Devletler arasındaki ideolojik birliğin bir başka çeşitlemesi.  Sayfaları çevirdikçe bize uzak olabileceğini düşünebileceğimiz bu  dünyanın aslında içinde yaşadığımızı fark ediyoruz. Neo-liberalizmin  felsefesi, özgül farklılıklarına karşın küresel boyutta etkili olan  stratejilerin örgütlenişine önayak oluyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Çekirgeleri Dinlemek’te anlatılan, en çok seyredilen televizyon  kanallarından yüz binlerce tirajlı günlük gazetelere uzanan bir medya  aygıtının çeşitli terör eylemlerindeki şüpheli ve sanıklar hakkında  yaptığı, aceleye gelmiş ve sonuçları itibarıyla hayat kaydırıcı yayınlar  örneğin, bizim için çok tanıdık ve güncel. Beş (veya altı) silahlı  saldırgan tarafından 13 Kasım 2001’de Hindistan Parlamentosu’na  düzenlenen ve saldırganlarla birlikte sekiz güvenlik görevlisiyle bir  bahçıvanın ölümüyle sonuçlanan olayın ardından Hindu milliyetçisi ana  akım medya, bunu ülkede yaşayan Müslümanlar kadar komşu Pakistan’a da  bir savaş açma vesilesi olarak temsil etti. Bu çerçevede devletin  aygıtları (polis ve medya) tarafından yoğun bir işkenceye maruz  bırakılan ve teröristlere yardım ve yataklıkla suçlanan sanıkların  masumiyetleri ortaya çıktığında, kimse onlardan özür dilemedi.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hindistan’ın 11 eylül’ü</strong><br />
Bir başka tanıdık uygulamaya, devlet destekli linç eylemlerine geçelim.  27 Şubat 2002’de Hindistan’ın Godhra eyaletinde 500 kişilik bir radikal  grubun saldırısı sonucunda 58 Hindu, yanarak ölmüştü. Çekirgeleri  Dinlemek’in çarpıcı açılış bölümünde (‘Demokrasi: Kendi Ülkemizde Onu  Kimler Temsil Eder?’) Vadodara’da yaşayan bir okuru Roy’a Godhra tren  felaketinin ardından yaşanan ayaklanmalar sonucunda, bir arkadaşının  göstericiler tarafından yakalandığını, karnının yarıldığını ve içinin  hâlâ yanmakta olan paçavralarla doldurulduğunu anlatıyor. Hindu  milliyetçileri eski Kongre milletvekili İhsan Cefri’nin evini kuşatmış,  kalabalık evinden zorla çıkardıkları Cefri’yi linç etmişti. Çekirgeleri  Dinlemek’te Roy’un incelediği bir başka mesele, Hindistan’ın Kaşmir  eyaletindeki insan hakkı ihlalleri. Kaşmir’in bağımsızlığını destekleyen  Roy’un 2008’deki Mumbai saldırıları üzerine yazdıkları ise, kitaptaki  bütün yazıları bütünleyici bir nitelik taşıyor. Senatör John McCain,  saldırılardan sonra “Eğer Pakistan hükümeti saldırının arkasındaki kötü  adamları yakalamakta Hindistan’a yardımcı olmazsa Hindistan’ın  Pakistan’daki terörist kampları bombalayacağına dair duyumlar aldım,”  diyor ve Washington’un bunu engellemek için hiçbir şey yapamayacağını  söylüyor. Çünkü yaşanan olay, ‘Hindistan’ın 11 Eylülü’dür.’</p>
<p style="text-align: justify;">Buradan kitabın asıl meselesine geliyoruz. Roy’un argümanına göre,  Birleşik Devletler’in öncülük ettiği ‘demokrasi koalisyonu’yla demokrasi  arasında büyük bir uçurum ve dahası, bir karşıtlık var. 1989’da  Sovyetler Birliği’nin çöküşünün ardından Hindistan hükümeti İsrail ve  Birleşik Devletler’in en hevesli müttefiklerinden biri oldu. Bu süreçte  Hindistan, Kaşmir’de bir askeri kuşatma başlattı, tıpkı İsrail’in  Filistin’de, Birleşik Devletler’in Irak ve Afganistan’da yaptıkları  gibi. Ancak girilen ittifakın asıl amacı, ülkenin ‘ittihat’ ve  ‘terakki’si, yani birlik ve gelişimiydi. Gayri safi yurt içi hasılanın  (GYSH) yükselmesi, yeni konut projelerinin hayata geçirilmesi,  Hindistan’ın Birleşik Devletler, Japonya ve Çin gibi rakiplerini geride  bırakıp bir ‘dünya devi’ olması, sinema endüstrisi Bollywood’un Amerikan  sinema aygıtının uluslararası kârlarını geçecek oranda kazançlar elde  edebilmesi için, Hint kültürünün kendi içindeki ayrık otlarını kesmesi,  ‘Müslümanlar’ gibi ‘modernlik dışı’ özneleri gerekirse imha etmesi  gerekiyordu. Bu yolda her tür önlem ve pratik mübahtı, ne de olsa  Birleşik Devletler himayesinde Hindistan demokratikleşiyor, ‘modern  dünyanın vazgeçilmez bir parçası’ haline geliyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Ve nihayet, kitabın bizi daha da çok ilgilendiren meselesine, yakıcı  yüreğine ulaşıyoruz. 2008 yılında Roy’u İstanbul’a getiren ‘katastrof’,  yukarıda tarif edilen tür bir modernleşmenin ‘bu topraklarda’ yıkıp  geçtiklerinin hatırasını, varlığını yazılarında ve konuşmalarında  yaşatmayı bir hayat pratiği haline getiren gazeteci Hrant Dink’e  düzenlenen suikastti. Roy’un Uluslararası Hrant Dink Vakfı için Dink’in  birinci ölüm yıldönümünde yaptığı (‘Çekirgeleri Dinlemek’ başlıklı)  konuşma bir kez daha Türkiye modernleşmesindeki hedefler ve araçlar  (ends and means) meselesini bize hatırlatıyor. 1915 katastrofunun  sorumlusu İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin adından yola çıkıyor Roy; ne  pahasına ittihat, ne pahasına terakki diye soruyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Çekirgelere dair anlattığı yürek burkan hikâye şu: Arundhati Roy’un  dostu David Barsamian’ın annesi Arexie, 1915’te on yaşındaymış. Yaşadığı  (Diyarbakır’da bulunan) Dubne köyünü basan çekirge sürülerini hâlâ  hatırlıyormuş Araxie; köyüler çekirgelerin kötü olaylara alamet olduğunu  söyleyip dertleniyormuş ve gerçekten de köylülerin başına geleceklerin  bir işareti olmuş bu çekirgeler ve 1915 katastrofu yaşanmış.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Salman rüşdi ve şürekası</strong><br />
Bugün inandırılmaya alışık olduğumuzun aksine, çekirgeler ‘demokrasi  düşmanı barbarların’ değil, demokrasi havarilerinin gelişini haber  veriyor. Üstelik Roy bunun tarihsel arka planını da önümüze seriyor:  Birleşik Devletler, bir soykırım üzerine (Amerikan Yerlileri) kurduğu  uygarlığını başka soykırımlarla (Vietnam, Hiroşima) mükemmelleştirdi.  1876 ile 1902 arasında, 20. yüzyıldaki faşizm deneyimlerinin teorik ve  pratik önçalışmasının büyük oranda yapıldığı bir dönemde, Hindistan’da  yaşanan kıtlık 12.2 ile 29.3 milyon kişinin hayatına mal olurken,  Britanya İmparatorluğu Hindistan’dan kendi topraklarına hammade ve  yiyecek taşımayı sürdürüyordu (çünkü ‘şov devam etmeli’ydi).</p>
<p style="text-align: justify;">Bugün ise Hindistan’ın kendi egemenleri, soykırım olarak tanınabilecek  suçların uygulayıcısı konumunda. Otuz milyondan fazla kişi  Hindistan’daki baraj inşaat projeleri yüzünden evsiz kaldı, büyük  şirketlerin devletle işbirliği içinde ülkeyi kalkındırma projelerine  karşı haklı bir direniş sergileyen Maocu gerillalar güvenlik güçleri  tarafından imha edilmeye çalışıldı. Buna ancak ‘boynuz kulağı geçti’  denir; fakat benzer uygulamalara imza atmış olan, imza atan bir devlet  geleneğinin tanımladığı yurttaşlar olarak, Çekirgeleri Dinlemek’te  Hindistan’a yöneltilen eleştirilerin Türkiye’deki pratiklerle  bağlantısını kurmaktan da hiç geri durmamamız gerekiyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Mumbai saldırılarını anlattığı etkileyici yazısında Arundhati Roy,  neo-liberalizmin buradaki çeşitli zenginlik sembollerinin ülkedeki  korkunç gelir dengesizliğini de gösterdiğini söylemişti. Bu durumun  ifade edilmesi, bir süredir demokrasi havarilerinin korkutucu  liderlerinden olmayı seçmiş Sör (ve romancı) Salman Rüşdi’nin öfkesini  üzerine çekmişti. “Mide bulandırıcı sözler, Arundhati Roy kendinden  utanmalı,” diyen Rüşdi ve şürekası, Hindistan ve Çin ve ‘gelişmekte olan  pazarlar’ın diğer örneklerinde ittihat ve terakki getirecek bir  ekonomik kalkınmacılığa inanmaya devam edebilirler elbette, itiraz  etmeyiz. Ama onlara inanmayı çoktan bıraktığımızı söylememize de izin  verin. Bu saf liberal erkekler yerine, erkek egemenliği, sömürgecilik,  emperyalizm ve özgürlük sorunu arasındaki bağlantıları romanlarında  yeniden kuran Jane Austen’ın takipçilerine inanıyoruz. Yani Şok Doktrini  kitabında şeceresi Adam Smith’e ve elbette daha öncesine uzanan bir  baskıcılık söylemini ifşa eden ve bunun günümüzün liberalleşme  pratikleriyle bağlantılarını kuran Naomi Klein’a ve bize çekirgeleri  dinlemeyi öğreten, Arundhati Roy’a.</p>
<p><strong><span><strong>Beyaz bereli genç çocuklar </strong></span></strong><br />
Ben Hrant Dink’le hiç tanışmadım; bu şanssızlığı ömrümün sonuna dek  telafi etme şansım da yok. Onun hakkında kendi yazdıkları, söyleyip  yaptıkları ve hayatını nasıl sürdürdüğünden öğrendiğim kadarıyla şundan  eminim ki, eğer bir yıl önce burada, İstanbul’da olsaydım, bu şehrin kış  havası esen sokakları ve caddelerinde “Hepimiz Ermeniyiz”, “Hepimiz  Hrant Dink’iz” yazılı dövizlerle onun tabutunun arkasında sessizce  yürüyen yüz bin kişinin arasında ben de olurdum. Hatta belki de elimde,  “1 milyon 500 bin + 1” yazılı bir döviz taşırdım. Eğer öyle bir şey  olsaydı, Hrant Dink’in tabutunun arkasında yürürken zihnimin içinde  acaba neler gezinirdi? (&#8230;)</p>
<p style="text-align: justify;">Ben buraya ‘küresel entelektüel’ rolü oynayıp size ders vermeye ya da  1915’te Anadolu’da meydana gelen olaylarla ilgili belleği (veya bu  olayların unutuluşunu) saran sessizlikte bir gedik açmaya gelmiş  değilim. Hrant Dink bunu yapmaya çalışan biriydi ve bedelini hayatıyla  ödedi.</p>
<p style="text-align: justify;">İstanbul’a geldiğim gün saatlerce sokakları arşınladım ve güzel,  esrarengiz, heyecan verici bir şehirleri olan İstanbul halkına imrenerek  bakarken, bir arkadaşım bana şehirde birdenbire göze çarpmaya başlanan  beyaz bereli delikanlıları gösterdi. Bu genç çocuklar başlarına  geçirdikleri beyaz bereyi, Hrant’ı öldürürken kafasında aynı beyaz bere  olan çocuk katille dayanışma olsun diye takıyorlardı. Açıkça ortadaydı  ki, bu suikastla hedeflenen hem Hrant’ı cezalandırmak, hem de bu ülkede  Hrant’ın cesaretinden (yalnızca söze dökülemez olan şeyi dile  getirmesinden dolayı değil, aynı zamanda düşünülemez olanı düşünme  cesareti göstermesinden) esinlenebilecek başka insanlara gözdağı  vermekti.</p>
<p style="text-align: justify;">Hrant Dink’i katleden merminin üzerinde bu mesaj yazılıydı. Üstelik bu,  Türk devletinin görüşlerinden daha farklı bir çizgide durmaya cüret  etmiş Orhan Pamuk, Elif Şafak ve diğerlerinin aldıkları ölüm  tehditleriyle de iletilmekte olan mesajdır. Hrant Dink’in kendisi de  öldürülmeden önce, ‘Türklüğü’ alenen aşağılamayı cezai bir suç olarak  telakki eden Türk Ceza Yasası’nın 301. maddesi uyarınca üç defa yargı  önüne çıkmıştı. Bu mahkemelerin her biri Türk devletinden Türkiye’deki  faşist sağ harekete, Hrant Dink’in meşru bir hedef olduğu yönündeki  sinyali oldu. Oysa gerçekleri söyleyerek Türklük nasıl aşağılanabilir?  Türklüğün ne olduğunu sınırlayıp tanımlama hakkı kim(ler)dedir?  <strong>Kitaptan</p>
<p>ÇEKİRGELERİ DİNLEMEK<br />
Demokrasi Üzerine Saha Notları<br />
Arundhati Roy<br />
Çeviren: Osman Akınhay<br />
Agora Kitaplığı, 2010<br />
352 sayfa</strong></p>
<p style="text-align: justify;">(Radikal Kitap&#8217;tan alınmıştır)<strong><br />
</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yesilgazete.org/2010/07/15/soykirim-limited-sirketi-cekirgeleri-dinlemek-kaya-genc/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
