[Eşyaların Hikayesi] Bir sandıkla Bir kilim

1 Aralık 2014 – 1 Aralık 2015 arasında 1 yıl süre ile gıda/ilaç gibi temel ihtiyaçları ve sayısı 5’i bulan istisnalar dışında hiçbir şey satın almama üzerine yaşadığı deneyimi ALMADIM blogundan paylaşan Selma Hekim ile gönüllü bir anlaşma yaptık.

Selma Hekim’in gönüllü sadelik deneyimini paylaştığı “ALMADIM” blogundaki ilk yazının ilk paragrafı

Anlaşmamız da şu; Yeşil Gazete Haftasonu ve Kitap eki [ha-ki]’de evindeki ve elindeki ‘şey’leri [Eşyaların Hikayesi] yazı dizisi üzerinden okurlarımız ile paylaşacak. “Satın almadan edindiğimizi hayatımıza kattığımız şeylerin bir öyküsü, ardında bıraktığı bir hatırası var” diyor Hekim. Biz de sözü ona bırakıyoruz.

***

Karadeniz’de köy evlerinin hemen yanı başında bazen erzak koymak, bazen de depo olarak kullanmak için dört direk üstüne inşa edilmiş bir yapı vardır, adı Serender. Bizim köyde serendere  serenti denir. Babamın daha sonra amcama kalan baba evinin serentisinin başka bir kullanım şekli daha vardı, nesiller boyunca bizim kuzenlerin evcilik mekanı oldu. Üst kat ev, alt kat dükkan olarak tasarlanırdı evciliklerde. Bir de alta, tahta direklere salıncak asılırdı ki bu da serentiyi tam bir oyun kompleksi haline getirirdi.

Benim serentiden çoktan el ayak çektiğim yıllarda, yanlış hatırlamıyorsam üniversiteden mezun olduğum bir zamanda,  nasıl olduysa olmuş yolum yine o oyun evinin etrafına düşmüştü. Evcilikten coşmuş çocuk hengamesinin içinde, bir sürü ıvır zıvır arasında bir hazineyle, babaannemin çeyiz sandığıyla karşılaştım o gün. Rahmetli yengem- ruhu şad olsun- hiç bizi kırmaz ne istersek yapardı. Ben babaannemin sandığını isteyince de  hiç ikiletmedi, al gitsin dedi, zaten serentinin altında çürüyüp duracak. Ben sandığı  bir heves aldım köydeki evimize taşıdım. Annem tahta kurusu vardır, bütün evi sarar diye eve koydurmadı. Ben de bir fırsatını bulunca İstanbul’a getirme niyetiyle sandığı evin altına koydum. Daha sonra her köye gidişte sandığa bir göz atıyordum ama nasıl taşıyacağımı bilemediğimden, otobüse uçağa yüklemek zor olduğundan olduğu yerde bırakıyordum. Gel zaman git zaman baktım sandık dışarı, bahçeye çıkmış, bir yerleri iyice kırılmış. Serenti altında çürüyeceğine bizim evin altında çürüyedurdu sandık.

Şu anda oturduğum ev eski bir Rum konağının bahçesine yapılmış,  iki ev neredeyse koyun koyuna.  Eski konakta Erzincanlı ev sahibimizin kardeşleri oturuyorlar. Taşındığımız  zamanlar annesi Serra Hanım da yaşıyordu. Bana kalsa Serra teyze derim ama çocukları Serra Hanım diyor diye şimdi öyle deyiverdim. Teyzeyle tek hatıram bana pencereden geliin diye seslenmesi, sonra da anlayamadığım bir şeyler söylemesiydi. Bizim taşınmamızdan bir-iki yıl sonra rahmetli oldu. Sonrasında bir gün balkonda otururken avludan bazı sesler geldiğini duydum. Ne yapıyorsunuz, ne ediyorsunuz derken anladım ki  Serra Hanım’ın sandığını mahalledeki hurdacıya veriyorlar.  “Durun” dedim, “sakın vermeyin, ben istiyorum o sandığı”. Bir babaanne sandığının daha elimden kaçmasına izin veremezdim. Hemen inip sandığı eve taşıdım.

Şimdi Serra Hanım’ın sandığı bizim evin sehpası oldu, yanı başında da benim kendi babaannemden kalan kilim var, yani bizim oraların deyimiyle dastar. Bu işler böyle demek, kime niyet kime kısmet;  kimin evinde kimin babaannesinin eşyası duracak bilinmiyor. Hele bir eşyanın macerasının nerede başlayıp nerede biteceği hiç bilinmiyor.  Kim derdi ki Erzincan’ın bilmem ne köyünden gelen sandıkla, Ordu Efirli’den gelen kilim bir gün aynı evde buluşacak, yarenlik edecek.

Düşünüyorum da, bu eşyalar yan yana duruyor ama acaba bu iki kadın kendileri yan yana gelseler ne yaparlardı, yarenlik eder miydi? Mezhep farkı, kültür farkı engeller miydi onları? Öyle ya da böyle, kendileri gitti, dünya malı dünyada kaldı. İsteseler de istemeseler de dünyanın şu zamanında bir evde yan yana düştüler ve bir yazıda.

 

Selma Hekim

Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+1Share on LinkedIn0Pin on Pinterest0Email this to someonePrint this page