Koca kız çocukları – Gizem Kastamonulu

Büyümesine bir türlü izin verilmeyen koca kız çocuklarına,

20’lerinizin sonunda lise çağlarınızın ergenlik sancılarını yeniden yaşıyorsanız, yalnız değilsiniz! Bu yazı gayet kişisel olmakla birlikte, özne olarak sanki araştırmalar sonucu böyle geniş bir kitlenin var olduğu sonucuna varılmış gibi ‘onlar’ öznesi kullanacaktır. Sırf okuyup özdeşlik kuracak öznelerin varlığı umut edilip,  yalnız olmamanın huzuruna kavuşabilmek için. Öteki türlü yazı 15 yaş günlüklerime benzeyecek diye korkuyorum.

Ailelerinin üniversite okumuş, hatta belki güç bela iyi bir iş de bulmuş kızları ( bu durum erkekleri de kapsar bazı durumlarda ama bu 8 Mart rüzgârını arkasına almış bir erkeksiz kadın yazısıdır) artık evlenip çocuğa karışma yaşları geldiğinde,  o zamana kadar izledikleri ‘makbul’ hayat yolunda bazı tökezlemeler yaşayabilmektedir. İşler bırakılıp, sevgililerin parmağına yüzük takılmadığında; iki kuruş parayla seyahatlere çıkılıp,  görünmeyen elin ekonomik düzenine uymayacak girişimcilik planlarıyla gelindiğinde; çocuk, ev, araba veya herhangi bir şey sahibi olmak reddedildiğinde ve benzeri birçok durumda ergenlik döneminin sancılı aile ilişkilerine hızlı bir zamanda yolculuk yapılabilmektedir. Odanıza kapanıp, tütsü yakıp Bulutsuzluk Özlemi dinlemek istemek buna bir örnektir.

Dışarıdaki hayatında kendini ifade etmesini bilen, güçlü, özgüvenli bir kadın da olsanız, feminist de olsanız, anne babanızla kendi kişisel hayatınızın gidişatı üzerine gelişen bir tartışmada, karşılarında hala onların küçük kız çocuğu olduğunuzdan, kendiniz olan o kadına dönüşmek, annenin babanın sizi öyle görmesini sağlamak çok zorlaşabilir. Bunun sebebine ben izninizle sevgi tahakkümü diyeceğim.

Küçükken anneni mi babanı mı daha çok seviyorsun diye sorarlar ya, sen de cevap verirsin, ikisini de eşit seviyorum diye.  Ayrılmaz ki, onlar senin canın. İkisini de dünyadaki her şeyden çok seversin. O ne biçim soru öyle? Onlar da seni zaten dünyadaki her şeyden ama her şeyden çok severler. Karşılaştırılamaz, varlığı dünyanın her yerinde onanmış, kutsanmış, yüceltilmiş, öyle böyle değil bir sevgiden bahsediyoruz. Hatta bahsederken yüreğiniz böyle kabarcık kabarcık oluyor.

Bu mevcut sevgi verili alındığında da, bu sevgiliyi üzmek kırmak dünyanın en ama en kötü şeyi oluyor.  Anneni babanı üzeceğine kafanı kır daha iyi.  Onlar seni yıllarca ne emeklerle büyütmüş yetiştirmişler, sana dünyanın en kutsal sevgisini vermişler ve sen bu sevgiye ihanet ediyorsun.  Aldığın her kararda, onların seni görmek istedikleri yerden uzaklaştığını fark ettikçe omuzlarına çöken bir yük bu sevgi. Hep gözlerinin önüne gelen,  büyüdüğün evde geride bıraktığın senin için endişelenen, ağlayan birer anne baba görüntüsü bu sevgi. Ve bazen de tahakkümün devamı için yapılan bir duygu sömürüsü bu sevgi. Bu, onlar böyle düşündüğü için değil, sen onların çocuğu olduğun için ve bu sahiplik hiçbir durumda bozulamaz bir durum olduğu için.  Tapusu anne babada saklı, belki kocaya kiraya verilebilen bir sevgi çocuk sevgisi. Çok ağır oldu böyle söyleyince.

Önce büyüdüğün anne baba evinden ayrılıkla başlar, okumak için mesela. Bu aynı zamanda seni büyüten, o yaşına kadar her allahın günü doyuran yemeklerden de vazgeçiştir. Artık kendi karnını doyurmayı öğrenmen gerekir. Ya da anne yemeklerinin sayıları birkaç ayda bir gelen kolilerle sınırlı kalır. Sonra ekonomik ilişkinin kesilişi gelir.  Ayaklarının üzerinde durabilmenin kesin göstergesi olarak: maaşa geçmek ve harçlık almayı bırakmak. Bu belki de ailenle olan somut bağlarının evlenmeden önceki son halkasıdır. Evlenirsin ve artık ortamlarda …’nın kızı değil, kendi ailesi olan bir kadınsındır. Pek çok durumda bu …’nın karısı olarak devam eder ama olsun yine de tebrikler, ortamlara hoş geldin!

Bu somut bağlar haricinde bir takım fikirsel bağlar da kopmaya başlar. İlk akla geleni mesela, artık onlardan öğrendiğin partiye oy vermeyi bırakır, kendi politik aklını geliştirirsin. Hatta gider onları eleştirmeye, onların politik tercihlerini etkilemeye başlarsın. Bu ikinci aşamada, tersine öğrenme dönemine geçilmiş olur ki bence kurulmasını umut ettiğimiz birbirinden öğrenmeye dayalı yetişkin ilişkisi açısından hayırlı olan da budur. Becerebilen anne baba ve çocuklarına da buradan bir tebrikler.

Onların iyi bulduğu işlerde çalışmayı reddedebilirsin. KPSS’ye girmemeni kimse bir türlü anlayamaz. Evlenmeyeceğim ben dediğinde, sahipsiz bir kız çocuğu olarak hayata nasıl tutunacağının endişesi kaplar. Çocuk sahibi olmayacağım demek ise, sanki onların torun hakkını ellerinden almak demektir adeta.

Böyle yıka döke, hayatınızı geride bıraktığınız anne babalarınızın hayal kırıklıkları üzerine kurmaya çalışırsınız. Bir de onca restleşmeden sonra, onların dediğine gelmek dünyanın en büyük hezimeti, ‘biz sana dedik’ lafı dünyanın en ağır küfrüdür.

Bu ilişkinin daha dengeli modelleri elbette mevcuttur. Sevgisini çocukları üzerinde bir tahakküm aracı olarak kullanmayan ebeveynler de vardır. Çocuklarını 18 yaşında kapının önüne koyan vicdansız Amerikalı anne babalar ile, kızını elinden tutup evlendirme programına götüren anne baba arasında bir yer aradığımız. Nitekim skala çok geniş. Ama sanırım amaç, başa da dönersek, artık yetişkin bir birey olmuş kadının bağımsızlığını kabul etmeleri, hayatına kedisinin karar vermesine laf etmemeleri, mümkünse destek olmalarıdır. Anne babanın manevi desteğiyle atılan adımlarda hep daha güçlü hisseder insan kendini. Anne babaların da, çocuklarının tercihleri sebebiyle yaşadıkları hayal kırıklıklarını olgunlukla sineye çekip bu işi duygu sömürüsüyle lehlerine çevirmeye çalışmamaları gerekir. ‘Ama biz senin iyiliğin için söylüyoruz kızım’ lara karınlar doymuştur. Kadının özgürleşmesi önce ailesinden özgürleşmesiyle başlıyor bana göre. Çünkü kararlarınızı ilk onayan meclis aile meclisidir. Üç seçenek mevcuttur: Ya kendinizin seçmediği bu meclis sizi yönetecektir; ya kararlarınız öyle ya da böyle çeşitli müdahaleler ve değişikliklerle bu meclisten geçecektir; ya da meclisi tanımayacaksınızdır. Bunların hiç biri olmayıp ikili bir hayat da sürebilirsiniz: Anne babanızı ‘gerçek’ hayatınızın mümkün olduğunca dışında tutup yaptıklarınızdan çok da haberdar etmeyerek. Böylece ne onları üzmüş, ne de kararlarınızı etkilemelerine izin vermiş olursunuz. Ancak o zaman da ailesinin gerçekten kim olduğunu bilmedikleri çocukları olursunuz. Bu dürüst olmayan modelde de içiniz zaten hiç rahat etmez. Özgür ve ailesine karşı dürüst kadınlar olmak için illa meclisi tanımamak durumunda kalmamak asıl derdimiz. Le Guin ailesiz toplumun bir örneğini Mülksüzler romanında yarattığında ‘ay ne vicdansız, gaddar insanlarmış’ gibi duygular uyandırmış olabilir belki. Lakin anne ve babanın çocukları üzerinde sevgiyi ve onları büyütmek için verdikleri emeği alet ederek kurdukları bu tahakküm artık belli bir yaştan sonra çok küçük düşürücü bir duyguya dönüşür. Büyük ölçekte, toplumda kimliğinin tanınmamasıyla aynıdır bana göre.

Burada meseleyi kız çocukluğundan kadın olmaya geçişle sınırlı tutmuş gibi oldum ancak işin özü sanırım özgür çocuklar yetiştirmekte. Çocuğun iradesinin de, bunu bir şekilde ifade etmeye başladığı andan itibaren tanınmasında ve kendi hayatıyla ilgili vereceği kararlarda yönlendirmeye ihtiyaç duyduğu zamanlar olsa da,  karar vericinin kendisi olmasında. Muhtemelen dünyanın uygulaması en zor şeylerinden birinden bahsediyorum. Ama iradenizin tanınması ve/veya hayatınızla ilgili konularda muhatap alınmanız bir insan hakkıdır, ya da olmalıdır… Yani bence. Bilmem anlatabildim mi?

“Bir anne ol anlarsın” dan öte geçebilen aile içi tartışmalar ümidiyle…

 

Gizem Kastamonulu

Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on LinkedIn0Email this to someonePrint this page