Yüzüncü maymunun sırrı ve Yeşil Siyaset – Berkay Erkan

Biliyorum bu günlerde herkes referandum ve sonucuna odaklanmış durumda. Elbette bastığın yeri bilmek, dikkat etmek önemli. Ama ben sizden daha öteye, ileriye bakmanızı isteyeceğim. Görüş alanı biraz sisli ve puslu olsa da nereye gittiğimizi görmemiz gerek. Böylece adım atarken nereye gittiğimizi de biliriz. Aksi halde sadece önümüze bakarak ilerlersek yürüyüşümüz bir gün çıkmaz bir yolda ya da bir uçurum kıyısında bitebilir. Bu yüzden adım atarken ileriye de bakmak şart.

Pasifik okyanusunda bulunan irili ufaklı adalarda bir maymun türü yaşıyor. Macaca Fuscata diye adlandırılan bu Japon maymunlarının davranışlarını inceleyen bilim insanları belki de şimdiye kadarki en ilginç sonuçlara ulaşmıştı. Araştırmacılar bu adalardan sadece birinde kumlara tatlı patatesler gömdüler, maymunlar da bulup yediler. Maymunlar patatesleri yemeyi seviyorlar fakat üstündeki kumlardan hayli rahatsız oluyorlardı. Fakat patateslerin tadı güzel olduğu için kumlu olsa da yemeye devam ettiler. Bir gün 18 aylık bir dişi maymun (adı İmo!) belki de bir rastlantı sonucu, belki bilerek, patatesini küçük bir su birikintisinde yıkayarak yer. Böylece patatesleri kumlu yemekten kurtulur. Bir şey öğrenmiştir ve bunu aile üyelerine de öğretir. Aile üyelerinden sürünün diğer üyeleri de öğrenmeye başlar . Ancak sürü öyle çabucak bunu benimsemez. Bir kısmı uzunca bir süre patatesleri yine kumlu yemeye devam ederler. Sonunda, Koshima adasındaki bu maymunların 99 üyesi bunu öğrenir. Nihayet 100.cü maymun da artık bunu öğrenip yapmaya başlar. İşte bundan sonra çok ilginç bir şey olur ve adadaki tüm maymunlar çok kısa bir sürede patatesleri yıkayarak yemeye başlarlar. Ama bir sürpriz daha vardır ve bilim insanlarının açıklamakta hala zorlandıkları çok tuhaf bir şey daha gözlenir; Koshima adası ile hiçbir ilgisi olmayan diğer adalardaki maymun kolonileri de hiç görmemiş olmalarına rağmen aniden patatesleri yıkayarak yemeye başlarlar. Sanki değişim bir enerji gibi hızla yayılmıştır her yere.

Buna 100. Maymun etkisi denildi. Çünkü bir maymunla başlayan değişim önce yavaş ilerlese de 100. maymunla kritik bir düzeye geldiğinde şaşırtıcı bir şekilde başka yerlere de yayılmıştı. Fizikte anlatılan nicelik nitelik dönüşümü gibi adeta.  Ama benim dikkat çekmek istediğim şey ise 100. değil, birinci maymun, İmo. Eğer o ilk değişimi başlatmasaydı, 100. maymunun yarattığı etki de olmazdı. Değişimi başlatmak kendisi kadar önemli. Bir değişim gerçekleştiğinde mutlaka bütün çevresine yansıyor, yaygınlaşıyor. Anlaşıldığı gibi, amacım telaşlı günlerimize rağmen  gündeme bunu taşımak. Fakat daha fazla ilerlemeden önce mevcut duruma bir bakarak devam edelim.

İleriyi anlamlandırmak için bulunduğumuz yer ve zamanda neler olduğunun da farkında olmalı. Bilinen şey, Dünya çok zor günlerden geçiyor. Gelecek açısından olduğu kadar siyasete de büyük bir belirsizlik hakim. Yeryüzünün kaynakları artık sınırında ve bunun farkındalığı hala çok  yetersiz. İnsanlık gelecek açısından ilk defa bu kadar vizyonsuz. Toplumsal mücadele hemen her yerde olduğu gibi ülkemizde de bir geleceğe ilerlemek değil bugünü koruma kaygısında. Başka bir dünya mümkün diyor ama ne onu ve ne de nasıl mümkün olduğunu anlatamıyoruz. Üstelik bu kadar arzulanan bir dünya anlatıyorsak neden toplumun büyük çoğunluğu hala harekete geçmez pek anlayamıyoruz. Her yerde egemen güçlerin politikaları hala toplumu yönlendirebiliyor, buna da bir reçetemiz yok. Bilsek, bu zehirin panzehirini de bulmak kolay olacak. İnsanlığın arayışı sürüyor. Bütün bunların yanı sıra yıkıcılığı ya da kötücül sonuçları bize son derece açık görünen bir olayda bile aksine inanan ve savunanların olması bizi şaşırtmaya devam ediyor.

Peki, bu koşullarda siyaset açısından bizde durum nasıl? Halihazırda toplumsal muhalefeti oluşturan bütün siyasi hareketlerin ne kendilerine ne de eylemlerinin sonucuna dair geleceğe  güven duygusundan  yoksun olduğunu söylersek abartmış olmayız. Geçmişten gelen bir hatta faaliyetlerini sürdürmeye çalışıyorlar sadece. Bunda iktidarların eskisi kadar toplumsal destek kaygısı taşımamalarının payı kadar toplumsal hareketin dağınık ve bir siyasi merkezde toplanamayışının da payı var elbet. Ne var ki bunlar durumu izah etse de değiştirmiyor. Genel olarak dünyanın da içinde olduğu siyasi tıkanma ülkemizde daha derin hissediliyor.  Bu anlamda ülkemizde de hiçbir siyasi hareket toplumsal bir sinerji yaratamıyor. Hep birlikte dağınık bir telaş içinde çalışıyorlar. Çoğunlukla bu telaşın toplumda bir karşılığı da yok. Siyasi faaliyet, vizyonsuz, sadece mevcut halin korunmasına dönmüş durumda. Bu şekilde içine düşülen ruh hali ise tüm faaliyeti paralize ediyor. Oysa siyasi faaliyet, toplumsal yaşama dair bir iddianın organizasyonudur ve mevcut durumu koruma çabasının böyle bir iddia ile uzaktan  yakından ilgisi olmadığı çok açık.

Halen izlenen siyaset ile ne toplumsal harekete yön veren yeni bir gelecek tahayyülü yaratılabilir ne de bunu siyasete taşıyacak araçlar. O zaman sermayenin egemenliği sınır tanımaz bir şekilde tüm hak ve özgürlüklerin üstünden geçerken artık yeni sorunlar karşısında etkili bir siyasi hareketin nasıl gelişeceğine önem vermek, durumu buna göre değerlendirmek ve düşünmek zorunluluğu var demektir. Bugünkü siyaset tarzı, iktidara  kendi politikalarını dayatmak için çok fazla imkan tanıyor. İktidar hegemonyası, dışsal belirleyiciliğe sahip . Böylece toplumsal muhalefeti etkisizleştirecek şekilde yönlendirme yeteneği kazanıyor. 21. yüzyılın yeni siyasetini bütün olarak bu tıkanmayı aşabilen, buradan çıkabilen  yeni bir siyaset tarzı belirleyecek. Bu mümkün. Bunu başaracak olanlar da her şeye rağmen yine mevcut siyasetin içinden çıkacak.

Her siyasi hareketin koşullar karşısında faaliyet alanını belirleyen yetenekleri ve potansiyeli farklı doğal olarak. Savundukları ideoloji, geçmişleri, gibi pek çok unsur bunda etken. Uzun zamandır değişmeyen, kökleşmiş, eski mücadele gelenek ve birikimi ile şekillenen siyaset tarzı, mevcut tıkanmanın aşılamayacağını şimdiye kadar yeterince gösterdi. Buna bir alternatif ararken kaybolan güven duygusunu da kazanmak gerek. Bu yüzden yeni araçlara, yeni organizasyonlara, yeni bir dile, yeni bir vizyon geliştirmeye ihtiyacımız var. Bir de bunlar için gereken değişimi başlatacak cesarete.

Toplumsal muhalefeti oluşturan siyasi akımlar içerisinde pek çoğu, kemikleşmiş yapıları kadar siyasi genleri ile de böyle bir değişimi başlatmaya muktedir değiller. Eski sol, sosyalist akımlar, egemen ideolojinin şekillendiği aynı eksende kendilerini geliştirdiler; egemen olma hali üzerinden değişimi savundular. Bu yüzden sadece iktidar kavgasına girerek yıprandılar ve yeni koşullar ile toplumsal etkilerini kaybederek varlıklarını yeni döneme taşımakta aciz kaldılar. Hayatın içinde bir arayış ile yürüyen Yeşil düşünce, ekolojiyi savunurken toplumsal yaşama dair de doğa gibi,  var olma, yaşama haklarını öne çıkardı. İnsan ve topluma özgü her problemi böyle bir bütünlük içinde kavradığı için gelişimi iktidar eksenli olmadı. Faaliyeti daha çok yaşanan hayatı  bu günden değiştirmeye yönelik oldu. Bu yüzden somut gerçeklik ile ilişkisi daha canlı ve bu onu değişime daha açık hale getiriyor. Eğer böyle bir değişimi başlatacak gücü ve potansiyeli yok demiyorsak, yeşil siyaset bu misyonu üstlenebilir, üstlenmelidir.

Aslında siyaset genel olarak bir yol ayrımında. Siyasi hareketlerin önünde iki yol var:  Ya değişmeden eski dilde bir tekrar, geçmişin bir uzantısı olarak gittikçe daha etkisizleşerek ömrünü tamamlamak,  ya da değişip yenilenerek geleceğe daha güçlü yürüyen bir hareket olmak. Bu istense de istenmese de bir zorunluluk. Tarih geriye dönmez. Koşullardaki değişim de bitmeyecek. Kolay değil. Buna karşın siyasetin üzerinde belki yüzlerce yıllık alışkanlıklar var. O yüzden değişimi önce kendisinden başlatacak bilinç ve cesareti gösteren geleceğe doğru en büyük adımı atacak. İyi de bu değişim nasıl başlayacak? Bunun ilk aşaması, önce kullanılan dili değiştirmek olacak. Çünkü dilin değişmesi , düşünce ve kavrayışın değişmesi, giderek söylem ve ideolojik anlayışın değişmesi demek. Bu gün kullanılan dil eski siyasetin içinde gelişen bir dil. Yeni düşünce ufuklarını açmak için de bu anlamda yeni bir dil gerekli. Yol ayrımında biz de kendimize şu soruyu  sormalıyız: Başka bir dünya umudunun tükenmesine seyirci mi kalacağız, yoksa onu daha da büyütmek için gereken cesareti gösterecek miyiz?  Düşünmeye başlasak iyi olur.

 

Berkay Erkan

Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on LinkedIn0Pin on Pinterest0Email this to someonePrint this page